İçeriğe geç

Yertinç Temsilcisi

Bölüm 16 · 9 dk okuma

Yertinç Temsilcisi

Bölüm 16

Ölümün Eşiğinden

Saniyeler geçiyordu. Bir sinek üzerimde dolaşıp duruyordu. Ne kadar hareket etmeye çalışsam da bedenim yerinden kıpırdamıyordu. Her denememde biraz daha yoruluyordum.

Dakikalar geçti. Dayandığım ağacın tepesinde bir kuş neşeyle ötüyordu. Kemiklerim sızladıkça, ne zaman öleceğimi düşünüyordum. Artık uyumak istiyordum.

Saatler geçti. Güneş kayboldu. Soğuk rüzgâr kanımı kuruttu. Öleceğimi biliyordum. Burada yatarken kendi ölümümü hazırladığım için içimden defalarca küfür ediyordum.

Uzaktan gelen kurt ulumaları, yeni yeni ortaya çıkan baykuş sesleri ve karanlıkta dolaşan yarasalar kuşların yerini almıştı. Ne kadar istesem de bir türlü ölüme sarılamıyordum. İşte buradaydım. Belki birkaç kemiğim kırılmıştı, dikenlerle parçalanmış derim artık yara bere içindeydi.

Tamamen yalnızdım. Soğuk rüzgâr çıplak tenime kırbaç gibi çarpsa da bedenimdeki ağrılar bunu yok sayıyordu. Karnımla kolumun arasında belki beş santim bile yoktu ama içime batan o sert şeyin kırılan kolumdan çıkan bir kemik olduğunu düşünmemek için kendime defalarca baskı yapıyordum. Sadece bir dal parçası…

Ama zihnim artık kendini kandırmak için çok geç olduğunu söylüyordu. Kırılmanın verdiği acıyla kaçtığım gerçek, karşıma dikilmişti. Kurumuş gözyaşlarım bu düşünceyle yeniden doldu. Havanın iyice kararmasıyla etrafı bulanık görmeye başladım. Dalların ucunda seçebildiğim kızıllık da kaybolduğunda… pes ettim.

Artık birinin gelmesini değil, ölümün gelmesini bekliyordum.

Soğuk.

Ve siyah.

Beni sıcak ve canlı tutan tek şey, anılarımda titreyerek beliren görüntülerdi. Belki onlar da hayal ürünüydü. Çünkü çocukluğuma dair çok az şey hatırlardım. Hayatımın yedi yaşımdan öncesine ait tek bir kare bile yoktu. Ama şimdi… belki de içinde bulunduğum bu hâl yüzünden, hayatımın parçaları birer birer gözlerimin önünde canlanıyordu. Beynim hiç olmadığı kadar hızlı çalışıyor, aynı zamanda hiç olmadığı kadar duygusal oluyordu.

Burası benim son yerim miydi? Hayatım burada mı bitiyordu? Üniversiteden yeni mezun olmuştum. Hayatımda “aile” diyebileceğim kimse kalmamıştı ama tanıştığımız günden beri bana destek olan Aybars vardı. Daha çok kısa bir süredir arkadaştık. Birlikte yaşamamız gereken daha çok an vardı.

Latife Abla’nın yanına gidip sekreterlik yapacak, onunla uzun sohbetler edecektim. Sonra yeni bir iş bulacak, çalışacak, hayallerimi gerçekleştirecektim. Ve tuhaf bir şekilde… burada böylece yatarken, Kutay’dan bile ayrı kalacak olmak canımı yakıyordu. Onunla daha yeni tanışmıştım. Birlikte bu delice olayları konuşmamız, gizemleri çözmemiz gerekiyordu. Ve bunları yaparken onu tanımak… onu gerçekten tanımak istiyordum.

Gözlerimden yaşlar süzülürken, “Ben daha kocamla tanışmadım!” diye içimden haykırışım şiddetlendi. Aşkı hiç tam anlamıyla yaşamamıştım. Hep uzaktan sevmiştim, hep yarım kalmıştım. Şimdi ise… aşkı tatmadan ölecektim. Çok erkendi. Bu kadar çabuk bitmemeliydi.

Gözlerimden akan yaşlar kulaklarıma doluyor, nefes alıp vermemi zorlaştırıyordu. Gözlerimi kapattım. Dudaklarımdan titrek, acı dolu iniltiler yükseliyordu. Ağlarken bir an bayıldığımı sandım… ya da belki uykuya daldım. Çünkü gördüğüm yer artık orman değildi. Bambaşka bir yerdi.

Kendimi bir odanın içinde koşarken hatırladım. Dalgalı saçlarım koşarken havalanıyordu. Üzerimde, normal hayatımda asla giymeyeceğim bir elbise vardı. Beni zorlasalar bile giymeyeceğim bir elbise…

Kahkahalarıma bir çocuk sesi karıştı. Görüntü, filmlerdeki gibi ağır çekimdi. Yavaş… ama sıcaktı.

Bir erkek çocuğu bana sesleniyordu. Ya da ben öyle hayal ediyordum. Çünkü çocukluğumda hiç arkadaşım olmamıştı. Annem on yaşıma kadar beni neredeyse hiç evden çıkarmamıştı. Okula ancak on bir yaşımda başlayabilmiştim.

Hayalimde koştuğum, taş duvarlı ve boydan boya beyaz mermerle kaplı koridorda bir an durup arkama baktım. Beni yakalamaya çalışan, benden yaşça büyük erkek çocuğu gördüm. Yüzündeki sıcak gülümseme bana güç verdi. Daha hızlı koşup, şımarık bir sesle koridorda yankılanmasını istedim:

“Beni yakalayamazsın ki!”

O da neşeyle karşılık verdi:

“Seni yakalayacağım, Umay… Yakaladığımda sana gününü göstereceğim.”

Daha çok güldüm. Başımı öne çevirdiğim anda bir şeye çarptım ve kendimi soğuk zeminde buldum. Bakışlarım yere kaydı. Duvarlardaki meşalelerin ateşi, beyaz mermerde titreyerek yansıyordu.

Beni anıdan koparan şey, bir karganın korkuyla ötüp kanat çırparak havalanması oldu. Gözlerim dalların arasında gezindi. Sonra yeniden ormanın sessizliğiyle baş başa kaldım. Rüzgârın uğultusu ve baykuşların çığlıkları eşlik ediyordu bana. İnlemelerimin arasına, geçen saatlerin ardından başka bir ses karıştı: ormanda ağır ağır yürüyen birinin, kurumuş yaprakları ve dalları ezerek çıkardığı ses.

Kalbim çılgınca çarpmaya başladı. Bir ormancı olması için dua ettim. Tüm gücümle bağırmaya çalıştım: “Yardım… yardım ed… yardım edin!”

Hışırtı yaklaştı. Sonunda görüş alanıma, zarif ve beyaz bir siluet girdi. Bana doğru yürüyordu. Belki de insanların durmadan anlattığı Ölüm Meleği buydu. Ölüm geldi diye sevindim. En azından artık acı çekmeyecektim.

Yanımda durdu. Eğilip yüzüme yaklaştı. Yeniden nemlenen gözlerimin izin verdiği kadarıyla bana bakan varlığa baktım. Daha doğrusu… bir yaratığa. Uzun siyah saçlarının arasından sivri kulakları görünüyordu. Alnının ortasında, kıvrımlı şekillerle işlenmiş gibi duran bir iz vardı. Kaşları yoktu. Ona bakarken içimde tanıdık bir his belirdi.

Dudaklarıma solgun bir tebessüm yerleşti. Fısıldadım:

“Hazırım.”

Uzun, beyaz parmaklarını uzatıp alnımda gezdirdi. Dokunuşu acımı hafifletirken, bir an önce bitmesi için dua ettim. Başucumda durup beni dikkatle inceledi. Sonra başını kaldırıp etrafına baktı. Bakışları bir noktada sabitlendi. Ben de onu izledim.

Az ilerimde, ormanın içinde duran iri beyaz kurdu gördüm. Oydu. Korkup kaçtığım… ve sonunda bu bayırdan yuvarlanıp burada kalmama sebep olan kurt. Beyaz yaratık ona bir şeyler söyledi. Kurt çekinerek başını eğdi, boğuk bir inleme çıkardı. Sahne tuhaftı. Neden Ölüm Meleği bir kurtla konuşuyordu? Belki de ona teşekkür ediyordu. Giderken yalnız olmayacaktı… çünkü beni de yanında götürecekti.

Gözlerini yeniden bana çevirdiğinde başucumda onun gibi bir varlık daha gördüm. İlk gördüğümde Ölüm Meleği sandığım şey… tek değildi. İkiydiler.

Ellerini bana uzattıklarında korkuyla geri çekilmek istedim ama ciğerlerime batan kaburgalarım hareket etmeme izin vermiyordu. Elleri bedenimin üzerinde bir süre dolaştı.

Ne yaptıklarını anlamaya çalışıyordum ama zihnim dağılmıştı. Mantığım kırık bir cam gibi paramparçaydı. Bedenimde hissettiğim şey giderek hızlanıyordu. Sanki ruhum çekiliyordu. Derimin altı önce alev alıyor, sonra buz kesiyordu. Yanma ve soğuk birbirine karışıyordu. Bir süre sonra iyice güçsüzleşen bedenimi serbest bıraktılar.

Bilincim açıktı ama hiçbir tepki veremiyordum. Son bir güçle elimi kaldırıp birinin bileğine dokundum, bana bakmasını istedim.

“Siz… nesiniz?” Sesim titriyordu. “Bana ne yaptınız?”

Sadece bunları söyleyebilmiştim. Ciğerlerim yeniden acıyla kıvranmaya başlamıştı. Üzerime eğilen varlık kulağıma yalnızca şunu fısıldadı: “Onu bul. Ondan öğren. O sana yardım edecek.”

Hafif aksanlı sesi kulaklarımı doldururken kim olduğunu düşündüm. Aklıma kimse gelmezken yanımdan uzaklaşacağı sırada onu yeniden durdurdum.

“Kim?”

“Ay gibi parlak… pars gibi yırtıcı olan.”

Sonunda yanımdan tamamen uzaklaştıklarında, yeniden yalnız kaldığımı hissettim. Gittiklerinde bedenimdeki ağrı neredeyse yarı yarıya azalmıştı. Zorlukla doğrulup bir ağaca yaslandım. Güneşin yerini alan parlak dolunay, etrafı aydınlatıyor, karanlığın beni yutmasına izin vermiyordu.

Gözüm bir kıpırtıya takıldı. Çekingen adımlarla yine o kurt yaklaşıyordu. Ondan kaçamıyordum. Ama bana zarar vermeyeceğine dair içimde beliren his o kadar güçlüydü ki… ona direnemezdim. Zaten hareket edemiyordum.

Yanıma geldi. Yerde duran elimi kokladı, sonra hafifçe yaladı. Korkuyla elimi geri çektim. O da benim gibi irkilip geri çekildi. Sonra yeniden yaklaştı, önümde durdu. Tuhaf bir şekilde bir adım yaklaşıyor, sonra yine geri çekiliyordu. Bunu birkaç kez daha yaptı. Gözlerimin içine bakarken sanki bir şey anlatmaya çalışıyordu.

İstemsizce elimi ona uzattım. Sonra diğer elimi. Büyük bedenine yaslandım. O yavaşça yürümeye başladı. Sırtında kendimi bırakırken düşündüm: bir kurt nasıl böyle davranabilirdi? Bugün yaşadıklarımın hepsi… normalmiş gibi. Anormal olan tek şey bendim.

Sarsıla sarsıla ilerlerken sonunda kendimi uykuya bıraktım. Yorgunluktan tükenen bedenim, bir kurdun üzerinde taşınıyordu.

…

Kulağıma dolan sesler… Gözlerimi açma isteği giderek güçlendi. Sonunda açtım. Birisi bana doğru koşuyordu. Beni sarstı, bir şeyler söylüyordu ama sesi boğuk geliyordu. Her şey, gözlerini açamayan bir film karakteri gibi… görüntüler gelip gidiyordu.

Bir an Aybars’ın beni kollarına alıp götürdüğünü gördüm. Sonra yine karanlık. Ardından yeniden aydınlık… bu kez yüzünde endişe vardı. Aceleyle beni taşıyordu. Sonra tekrar karanlık.

Gözlerimi son kez açtığımda saatin kaç olduğunu bilmiyordum. Başımın içindeki uğultu bitmek bilmiyordu. Odaya baktım. Ay ışığı içeri dolmuştu. Bir yerlerden gelen bir kurt sesi odayı doldurdu. Ardından Fırtına’nın korkuyla inleyen sesi kulağımı yaktı.

“Bir şey yok… buradayım.”

Nazik bir ses odayı yumuşattı. Sahibinin kim olduğunu biliyordum. Ne kadar endişeli olduğunu da. Yaptığım aptallık yüzünden kendimden nefret ettim. Ve bunu ona yaşattığım için… utandım.

Fırtına’yla ilgilenirken yeniden bana döndüğünde gözlerimi kapattım. Uyuyor sanmasını istedim. Olduğum yerde döndüm, sırtımı ona verdim. Gözlerimi tekrar açtığımda ışığa alışmak için bekledim.

Bugün olanları hatırladım. Oraya bir şey bulmak için gitmiştim… ama bir şey değil, çok fazla şey bulup dönmüştüm. Ve bu dönüşün içinde ölüm bile vardı. Kurdun bana zarar vermediğinden, hatta beni buraya getirdiğinden emindim. İlk gördüğümde içimde beliren güvenin sebebi belki de buydu.

Peki ya o tuhaf, beyaz tenli varlıklar… İnsan değillerdi. Uzun kulaklar, soluk yüzler… ve ellerini üzerime koyup bana yaptıkları o şey…

“Umay?”

Aybars’ın sesi geldi. Uyanık olduğumu anlamıştı. Gözlerimi daha sıkı kapattım. “Umay, uyanıksın biliyorum!”

Odanın içinde ayak sesleri. Yatağın yanına geldi, çömeldi. Gözlerimi ona çeviremedim. Yutkundum. “Tüm gün uyudun. Hiç hareket etmedin. Sırtını dönünce anlamayacağımı mı sandın?”

Cevap vermedim. Yastığa daha da gömüldüm. Kaçmak istiyordum. Elini saçlarımda gezdirdi. Ama huzur değil… ezilme hissi verdi bana. “Bir şey düşünme… uyu…”

Gözlerimi kapattım. Ama zihnimde kırmızı ışıklarla yanıp sönen tek cümle vardı:

Ay gibi parlak, pars gibi yırtıcı olan.

Yarım saatten fazla süren sessizliğimde hâlâ yanımdaydı. Ne uyuyabiliyordum ne kalkabiliyordum. Sonunda kalktı. Uzaklaşan adımlarını duydum. Birkaç dakika daha bekledim. Sonra gözlerimi açtım. Odadan çıkmıştı.

Derin bir nefes aldım.

Ama zihnimden silinmeyen görüntüler vardı: anneme benzeyen o yaratıklar… beni iyileştirdiklerini düşündüğüm o iki varlık… Ve onu parçalayan kurt…

Soğuk gözler. Kırılan boyun. Midem yeniden kasıldı.

Bana söyledikleri tek şey şuydu:

“Ay gibi parlak, pars gibi yırtıcı olan.”

Fısıltıyla tekrarladım:

“Ay gibi parlak, pars gibi yırtıcı…”

Ama bu söz odada yalnız olmadığımı ele verdi.

“Efendim?”

Aybars’ın sesi. Gözlerimi sıktım. Kendime küfrettim. “Umay? Bir şey mi söylemek istedin?” Cevap vermedim. Yatağın yanına yeniden geldi. “Bana bir şey diyecek misin?”

Israrı beni sıkıştırdı. Tek nefeste söyledim: “Ay gibi parlak, pars gibi yırtıcı olan.”

“Adımın anlamı bu… Neden?”

Bir anda yataktan fırladım. Başım döndü, şakaklarımı sıktım. Sırtımda bir el hissettim. Gözlerimi açtığımda karşımdaki mavi gözlerde yalnızca endişe vardı. “Yatmalısın! Kendini zorlama… Sana ne dedim? Hiçbir şey düşünme, uyu.”

Beni yeniden yatağa yatırmasına izin verdim. Kapı açıldı. Gelen kişiyi merak etsem de başımı kaldırmadım. Zihnimde yankılanan tek isim vardı: Aybars. Bu sözler yalnızca ona söylenmişti.

“Aybars, artık dinlemelisin. Ona ben bakarım.”

Latife Abla’nın sesi odayı doldurdu. Yorganı başıma kadar çektim. Zihnimdeki mantık kırık cam parçaları gibi beni kesiyordu. Belki de durmanın zamanı gelmişti. Aybars’a ormanda olanları anlattığım an… bana deli gibi bakacağını biliyordum.

Yapacağım ilk şey belliydi. Yarın, ilk iş Kutay’a gidecek ve olan bitenin tamamını anlatacaktım. Böylece deli olmadığımı kanıtlayacak, bizden gizlenen gerçeklerin peşine birlikte düşecektik. Şimdilik… tek çıkış yolum oydu.

Zaman akıyor, ama bana her şey donmuş gibi geliyordu. Biliyordum; hiçbir şey bir saniye öncesiyle aynı kalmayacaktı. Bir anlık bir karar… tüm hayatı yerinden söküp atabilirdi. Bugün ormana gitmek için kendime güvenmem gibi.

Annem sandığım o varlığın peşinden gitmem… benim için bir son olabilirdi. O kurdun orada oluşu, beni kurtarması… yalnızca şansımın yaver gitmesiydi.

En kötüsü, ne zaman biteceğini bilmediğim o bayırdan aşağıya yuvarlanmaktı. Bedenimin her parçası parçalanırken ölümle aramdaki mesafenin ne kadar ince olduğunu hissetmiştim. O beyaz varlıklar bana o anda yardım etmeseydi… çoktan ölmüştüm. Bugün yaşadıklarımın hepsi, ardı ardına dizilmiş tesadüfler gibiydi.

Şans eseri hâlâ nefes alıyordum.

Düşünceler zihnimi boğuyordu. Buna rağmen onları susturamıyordum. Gözlerimi sımsıkı kapattım. Hepsini itmek için içimden saymaya başladım. Her sayı, bir anıyı, bir görüntüyü, bir korkuyu geriye itiyordu. Sonunda… yorgun zihnim pes etti.

Uyku, beni ağır ve karanlık kollarının arasına aldı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.