İçeriğe geç

Yertinç Temsilcisi

Bölüm 17 · 17 dk okuma

Yertinç Temsilcisi

Bölüm 17

Tek Çıkış Yolu

Güneş ışığı gözlerimi yakmaya başladığında uyandığımı anladım. Gözlerimi açmak istemiyordum. Çünkü açtığım anda, anlatmam gereken şeyler de benimle birlikte uyanacaktı. Bir süre hareketsiz kaldım. Sonra güçsüz kollarımla doğruldum. Karşımda, bir koltukta uyuyakalmış Latife Abla’yı gördüm.

Demek ki bütün gece başımda beklemişlerdi.

Sırtımı yatağa yasladığımda çıkan hafif gıcırtıyla irkilen Latife Abla hemen uyandı. Gözleri bana kilitlendi. Ayağa kalkıp yanıma geldi. “Canım… iyi misin?”

Sadece başımı sallayabildim. Bedenimdeki sızı hâlâ dinmemişti. Dün yaşadıklarım birer birer zihnime doldu. O bayırdan aşağıya savruluşum, ağaca çarpışım… Orada ölebilirdim. Ama yaşıyordum. Şans mıydı bu, yoksa başka bir şey mi… bilmiyordum.

“Ne oldu sana böyle? Üstün başın parçalanmış hâlde seni arka bahçede bulduk.”

Bakışlarım avuç içlerime kaydı. Dün dikenlerin, dalların tenime batışını hissetmiştim. Bugünse… tek bir çizik bile yoktu. Kapıdan gelen sesle başımı çevirdim. Aybars yanımıza doğru sessizce yaklaşıyordu.

“Anne, biraz izin ver,” dedi yumuşak ama kararlı bir sesle. “Anlatmak isterse anlatır.”

“Biliyorum,” diye karşılık verdi Latife Abla. “Ama eğer kötü bir şey olduysa… ablan gibi…”
Sesi bir an titredi. “Anlatması lazım, biliyorsun.”

“Ablam gibi bir şey olmadı,” dedi Aybars. “Bırak biraz nefes alsın.”

İkisi arasında bakışlarım gidip geldi. Neyden bahsettiklerini tam olarak bilmiyordum ama bunun iyi bir konuşma olmadığı belliydi. İçimde kabaran huzursuzluğu bastırmak için gözlerimi kapattım. Sonra aralarına girip konuşmayı kestim.

“Biraz yalnız kalmaya ihtiyacım var, Latife Abla. Bu konuyu daha sonra konuşuruz… için rahatlasın diye.”

Sesimdeki soğukluk odaya yayıldı. Latife Abla bir an durdu. Sonra yanağıma eğilip saçlarıma küçük bir öpücük kondurdu. Çıkmadan önce Aybars’ın önünde durup bir şeyler fısıldadı. Ne dediğini bilmiyordum. Bilmek de istemiyordum.

Kapı kapandığında odada yalnız kaldık.

Zihnim, üst üste yığılmış düşüncelerle doluydu. En başta da o varlıklar… Ne idiler? Gerçek olamayacak kadar tuhaflardı. Ama ben onların içindeydim. Kendimi bir şeye inandırabilirsem belki rahatlayacaktım. Ama hayır… Ormanda, benim bildiğim dünyadan çok daha fazlası vardı.

Bakışlarımı tavana diktim. Düşüncelerimi toparlamaya çalıştım. Ama o sözler, rüyamda bile peşimi bırakmamıştı: “Ay gibi parlak, pars gibi yırtıcı.”

Ve bu… bir ismin anlamıydı.
Aybars’ın isminin.

Zihnimde bu gerçekle boğuşurken başka bir ses araya girdi. Yanıma yaklaşan adımlar… Onun adımları.

“Ne olduğunu ne zaman anlatacaksın?”

Derin bir nefes aldım. Yavaşça verdim. Bakışlarımda gezinirken doğrudan gözlerimin içine bakıyordu. Gözlerindeki mavilik, Karadeniz gibi koyu ve parlaktı. Sorguluyordu beni. Sanki bir şey sakladığımı biliyor gibiydi.

Başıma başka bir şey geldiğine inanıyorlar mıydı? Peki ben… ormanda tuhaf yaratıklarla karşılaştığımı, bir kurdun beni oradan buraya kadar taşıdığını… nasıl anlatabilirdim?

“Zamanı geldiğinde…”

“Ben de onu soruyorum,” diye sözümü kesti. “Fazla geç olmadan anlat. Yalnız başına hiçbir şeyi halledemezsin.”

Zihnimde tek bir gerçek vardı: yalnız değildim. Yanımda Kutay vardı. Dün olanları ona anlattığımda bana kızacağını ama bana inanacağını da biliyordum. Bu yüzden… gerçekten yalnız değildim.

“Yalnız değilim,” dedim. “Merak etme.”

“Peki,” dedi kısa bir duraksamadan sonra. “Sen öyle diyorsan…”

Aramızda ağır bir sessizlik çöktü. O an, midemden yükselen açlık sesi odanın içini doldurdu. Yatağımın kenarında oturan Aybars’ın sırtı bana dönüktü. Sesimi duyunca başını çevirip bana baktı. Kaşı havadaydı. Yüzü sertti. Dünkü hâlim yüzünden ne kadar gergin olduğu her hâlinden belliydi.

Tam o anda guruldayan midemden nefret ettim. Yatağın içine gömüldüm. Aybars eliyle önce midemin üzerine koyduğum elimi tuttu. Parmaklarının titremesinden, kendi içinde bir şeyle savaştığını anlıyordum. Dokunuşu yavaşça elime yayıldı, sonra parmaklarımın arasına kayıp elimi sıktı.

“Yemek istediğin bir şey var mı?”

Dudağımın içini kemirdim. Bu temas… beni sakinleştiriyordu. Sanki en başından beri buna ihtiyacım varmış gibi. Kalbim hızlandı. Bakışlarımı kaçırdım.

“Bir şey yemek istemiyorum.”

“Midene pek öyle gelmiyor.”

Sesim bir kez daha yükselince başımı geriye atıp yastığa gömdüm. “Fark etmez… her şeyi yiyebilirim.”

Dudaklarından hafif bir kıkırtı döküldü. Göz ucuyla ona bakarken kalbimin bu kadar hızlı atmasına engel olmam gerektiğini biliyordum. Çünkü ne yaparsam yapayım… benimle o şekilde ilgilenmeyeceğini biliyordum. Aramızdaki bu tuhaf yakınlık bir flört değildi. Onun gözünde, el ele tutuşan iki arkadaştık sadece.

“Bunu biliyorum,” dedi. “Yemek sipariş edeceğim. Hamburger olur mu?”

“Ve patates kızartması.”

“Yanına da soğuk çay… limonlu.”

Beni bu kadar iyi tanımasına rağmen aramızda hiçbir şey ilerlememişti. Başımı sallayıp onu onayladım. Kalkmak üzereyken elini bir kez daha tuttum.

“Evet…”

Bana baktı.

“Son kez soruyorum,” dedim. “Gerçekten… benimle evlenmeyi hiç düşünmez misin?”

Yanakları kızardı. Gözlerini benden kaçırdı. Kendine birkaç saniye tanıdı. “Bu kadar ciddi bir şeyi bu kadar kolay söyleme.”

Elini bıraktım. O an, onunla ilgili taşıdığım tüm umutları da bıraktığımı hissettim. İçimde yok olan parçalar bir boşluk yaratırken, beni fark etmemesi için dudaklarımdan dökülen kahkahayı engellemedim. “Dün olanları… bir gün sana anlatacağım, Aybars.”

Konuyu değiştirmiştim. Hem de hiç güvenli bir konuya değil. Yüzündeki utangaç tebessüm, sabırlı bir ifadeye dönüştü.

“Umarım o ‘bir gün’ çok uzun sürmez.”

Ona yalnızca yarım bir gülümseme verdim. Kendime bile söz veremezken başkasına nasıl verebilirdim? Zihnimde hiçbir şey netleşmemişti. Dün yaşadığım o karanlık, kabus gibi anları… kimsenin zihnine yükleyemezdim. En azından henüz.

Bu yüzden sızlayan bedenimi bir süre daha yatağın içinde tuttum. Üzerimdeki ağırlıktan kurtulmak istiyordum. Midemdeki bulantı neredeyse geçmişti. Bedenim… iyiydi. Sanki görünmez bir el dokunmuş, bütün yaralarımı onarmış gibiydi. Ama zihnim… düşüncelerimin girdabına çoktan kapılmıştı. Birine anlatmadıkça rahatlayamayacaktım.

Zorlukla yataktan kalktım, kendimi banyoya sürükledim. Sıcak suyun altında bedenimin gevşediğini hissettim. Her ne kadar içimdeki ağrı dinmiş olsa da etimdeki sertlik, kemiklerimdeki sızı… dün yaşadıklarımın hayal olmadığını fısıldıyordu.

Duştan sonra aynanın karşısına geçtim. Tenim eskisi gibiydi. Sanki hiç o bayırdan yuvarlanmamıştım. Geriye yalnızca sararmaya başlamış birkaç ezik ve birkaç çizik kalmıştı. Onun dışında… neredeyse hiçbir şey yoktu.

Dudaklarımdan küçük bir kıkırtı döküldü. Aynadaki kendime bakarken gülüşüm büyüdü.
“Dün o lanet yere gittin,” dedim fısıltıyla. “Ne oldu? Dün hayatının son günü olabilirdi, aptal kız… Tüm gizli gerçekleri öğrenmek istedin de ne oldu?”

Gözlerim doldu. Kahkaham yavaş yavaş yakarışa dönüştü. Yatağın kenarına kendimi bıraktım, yere oturdum. Göz ucuyla bedenime bakıyordum… korkuyla.

Ben… delirmiş olmalıydım.

Bunların hiçbiri normal bir insanın yaşayacağı şeyler değildi. Zihnim bana durmadan aynı şeyi söylüyordu: Bu bir hastalık. Bu bir yanılsama. Sen delirmiş olmalısın. Ama içimde, tüm bu “deliliğin” peşinden gitmem gerektiğini haykıran başka bir şey vardı.

Kuruyan gözyaşlarımın arasından Fırtına yeniden yanıma geldi. Bacaklarımın üzerine çıktı, başını karnıma yasladı. Onu okşamaya devam ettim.

“Dün başıma gelenler… daha önce yaşadıklarım…” Sesim titredi. “Fırtına… ben deliriyor muyum?”

Kısa bir havlama sesi çıkardı. Kuyruğunu salladı. Gülümsememe engel olamadım.
“Ormanda o yaratığı gördüm. Ve ona saldıran bir kurt…” Yutkundum. “Fırtına… ben tam olarak neyin içindeyim?”

Bana baktı, birkaç boğuk inilti çıkardı. Boynunun altını okşadım. “Merak etme… başıma kötü şeylerin gelmesine izin vermeyeceğim.” Ya da en azından… umuyordum. Başına küçük bir öpücük kondurdum.

Tüm bunları anlatmam gereken tek bir kişi vardı. Ormana gitme fikrini ilk o yerleştirmişti zihnime. Ve ben… bir aptal gibi, tek başıma gitmiştim. Kutay’a ulaşmalıydım. Onunla konuşmalı, yaşadıklarımın beynimin bana oynadığı bir oyun olmasını dilemeliydim.

Yerimden kalkarken kararımı çoktan vermiştim.

Hazırlanmaya başladım. Çantamı almak için masama uzandığımda ilaç şişesini gördüm. O an… içimden bir şey koptu. Şarjı iyice azalmış telefonumu çıkardım. Dün düşerken ekranı çatlamıştı ama hâlâ çalışıyordu.

Evet… telefonum yanımdaydı. Ama kolumu kıpırdatıp alamamıştım. Çünkü… kırıldıklarını biliyordum. Kollarıma kısa bir bakış attım. Kendi kendime acı bir gülüş attım. Nasıl bir deliliğin içindeydim ben?

Dün… ölümle neredeyse kol kola girecektim.

Saçlarımın arasından ellerimi geçirdim. Sakinleşmeye çalıştım.

Ben gerçekten delirmiş olmalıyım.

Telefonu açtım. Kapanmadan önce şarja taktım. Fırtına’yı yere indirdim. Yatağa oturdum. Kamerayı açtım. İlacı içerken kendimi kayda aldım.

Tablet boğazımdan aşağı inerken midemden yukarı doğru yayılan kötü hissi bastırmaya çalıştım. Normalde sorun çıkarmayan midem, bu kez ilacı reddeder gibiydi. İçimde bir şeyler eziliyor, bükülüyordu. Sanki vücudum… onu kabul etmiyordu.

Koşarak lavaboya gittim.

Beyaz olması gereken şey, ağzımdan siyah bir karanlık gibi çıktı. O görüntüyle midem daha da kasıldı. Kustum. Ve yine kustum. Midem boş olsa bile bedenim durmak bilmiyordu. Öğürüyor, sanki içimde ne varsa söküp atmak ister gibi davranıyordu.

Lavabonun kenarına tutunup çömeldim. Ağlıyordum. Bedenim… ilacı reddetmişti. Neredeyse on beş yıldır içtiğim şey… bu kez beni dışarı atmıştı.

Gözyaşlarımı sildim. Yüzümü yıkadım. Lavaboda kalan o siyah kalıntıya baktım. Suyla göndermeye çalıştım. Yetmedi. Temizlik malzemesi döktüm. Yine yıkadım. Ama lavabonun hâlâ kirliymiş gibi hissettirmesi… içimi daha da ürpertti.

Daha fazla orada oyalanmadan kendime biraz alan tanıyıp banyodan çıktım, yeniden odama geçtim. Yatağa uzanıp dinlenmeye çalıştım. Telefonuma gelen bildirimle uzanıp aldım.

AYBARS: HADİ, BEKLİYORUM

Mesaja karşılık, biraz önce çektiğim videoyu gönderdim. Ama kustuğumu ona söylemedim.

Sonra bir daha telefona bakmadım.

Hazırlanıp çıkmak üzereyken odanın köşesine atılmış eşyalar gözüme çarptı. Dün üzerimde olan kıyafetler… Çamur içindeydiler, yırtılmışlardı. Dün bedenim bu kumaşların içindeydi. Kıyafetler bu hâlde, ama bedenim neredeyse sapasağlamdı.

O beyaz varlıklar bana bir şey yapmıştı. Tahminlerime göre… beni iyileştirmişlerdi. Belki bir çeşit şifacıydılar. Beni şans eseri mi bulmuşlardı? Asıl saçma olan şuydu: Dünyada yalnızca ellerini koyarak seni iyileştiren varlıklar vardı ve beni bulmaları bir “şans” mıydı?

Deliriyorum. Hem de basit bir şekilde değil. Yatağımın altında olduğuna inandığım bir yaratığın gerçekten var olduğuna inanmak gibi…

Daha fazla oyalanmadan evden çıktım. Fırtına’yı yeniden Aybars’a bırakmak için onlara gittim. Kapıyı çalmadan önce onu sıkıca öptüm, sonra zili bastım.

“Üzgünüm bebeğim,” diye fısıldadım. “Bu işi çözene kadar… biraz benden uzak durmak zorundasın.”

Kapıyı Latife Abla açtı. Küçük dostumu ona uzattım. “Abla, sadece biraz bakar mısınız? İlçe merkezine gitmem lazım.”

Şaşkınlığını gizleyemedi. Bana engel olmak ister gibi “Ama daha iyileşmedin…” diye konuştu.

“İyiyim. Sadece bakmanız yeter.”

Fırtına’yı ona verdim. Verandadan hemen çıkıp yolda hızlı adımlarla yürümeye başladım. Arkamdan adımı duyunca döndüm. Aybars bana sesleniyordu.

“Nereye gidiyorsun?”

“Merkeze. İşim var.”

“Ben de seninle geliyorum. Seni bu hâlde gönderemem.”

“Bana hasta gibi davranma,” dedim sertçe. “Senden daha güçlüyüm!”

Gözlerini devirdi, ellerini beline koydu. Yüzünde ‘Ciddi misin?’ ifadesi vardı. Elimi ona doğru uzattım. Israrlı bakışlarıma dayanamayıp avucunu benimkine koydu. Hiç düşünmeden elini büktüm. Acıyla sızlanışını izledim.

“Çocukken dövüş dersleri aldım. Kimse bana kolay kolay yaklaşamaz. Şimdi git… işim var.”

Elini tutup sallarken arkamı döndüm ve yürümeye devam ettim. Aklımda tek bir şey vardı: kliniğe gidip Kutay’ın numarasını almak ve bütün bu saçmalıklar için bir çözüm yolu bulmak.

İnternete girip vampirleri araştırarak Edward’ın gerçekten vampir olduğunu kanıtlayamazdım. Ya da kendimi, böyle varlıkların yaşadığına ikna edemezdim. Eğer gerçekten gizli yaşayan şeyler varsa, onları tanıyan biri hemen aptal gibi internete yazmazdı. Bana yalnızca onları gören, onlara inanan biri lazımdı. Ve şu an elimde sadece Kutay vardı.

Bana Yaratılış Efsanesi’nden söz etmişti. Zihnimde yeniden kurmaya çalıştım: Kayra Han… Kişi… kibir… ağaç… dallardan gelen insanlar… Erlik… şeytan… Kayra’nın göğe çıkışı… insanlar için bırakılan melekler… iki âlem arasındaki perde…

Buraya kadar her şey “efsane”ydi. Ama sonrası… artık benim aklıma kalıyordu.

Kutay, meleklerin bizim bildiğimiz türden varlıklar olmadığını söylemişti. Dün gördüklerimle bu anlatılar birbirine benzemiyordu.

Tek bir şey kesindi: Anneme benzeyen o varlık kötüydü. İyi biri neden annemin suretine girip beni peşinden sürüklesin? Kurt bana zarar vermedi; yalnızca ona saldırdı. Ve bir de beni iyileştiren varlıklar vardı. Onlar iyiydi. Ama kesinlikle insan değillerdi.

İşte her şey burada bozuluyordu. İçinde bulunduğum su çok bulanıktı; dibini göremiyordum. Belki de… sadece durmalıydım. Beklemeliydim. Suyun kendi kendine durulmasını…

Otobüs merkeze vardığında indim ve kliniğe doğru yürüdüm. Yapmam gereken tek şey vardı: Kutay’ın numarasını almak ve onunla buluşmak. Yalnızca buna odaklanmalıydım.

Hızlı adımlarla ilerledim. Kliniğe vardığımda merdivenleri ikişer ikişer çıktım. Anahtarla içeri girdim. Masanın üzerindeki defteri karıştırdım. Sonunda aradığım isme ulaştım. Numara… oradaydı.

Hiç düşünmeden çevirdim.

“Alo?”

“Alo, Kutay Uysal ile mi görüşüyorum?”

“Evet, benim. Siz kimsiniz?”

“Ben klinikten arıyorum.”

“Ah… Umay!” diye güldü. “Neden bu kadar resmi arıyorsun?”

Gülüşü kulağıma doldu. Sesi, dün hayal sandığım o küçük çocuğu anımsattı bana. Ama şimdi bunun sırası değildi.

“Aslında…” dedim, sesim boğazımda bir yere takılarak. “Geçen günkü konuşma hakkında aramıştım. Neden şimdi yaptım bilmiyorum ama… senden başka gidecek yerim yokmuş gibi hissediyorum. Eğer müsaitsen… buluşabilir miyiz?”

Bir anlık sessizlik oldu. Ardından arka plandaki gürültü kulağıma çarptı; hareketli bir yerdeydi. Kalbim daraldı. Müsait olup olmadığını sorgulamadan buluşmak istediğimi dile getirmiştim. Sanki ağzımdan çıkacak tek bir cümleyi bekliyordu… ve ben o anda, kendimi onun hayatında hiç bana ait olmayan bir yere koyduğumu anladım.

Bu farkındalık, kendimle ilgili kurduğum o anlık yansımayı dağıttı.

Dizlerimin titrediğini hissettim. Telefonun ucunda ufak bir soluk sesi duyuldu. “Benden başka gidecek yerin yok…” diye tekrar etti. Bu söz içimde yankılandı. Tonu alaycı mıydı yoksa ben mi öyle duymak istiyordum ayırt edemedim.

Fakat hissettiğim bu çaresizlik ile en ufak bir nazik göstergesi, anlayış için dilenebilirdim.

“Üzgünüm…” dedim, sesim bana ait değilmiş gibi titrerken. Dizlerimin üzerine çökerken “Ben… meşgul olabileceğini düşünemedim,” diye fısıldadım.

“Hayır güzelim,” dedi. O kelime dudaklarından döküldüğü anda zihnimde aynı anda bir ses daha yankılandı. Bu ses bana tüm bunların bir rüya olduğunu ve uyumaya devam etmem gerektiğini söyleyen bir sesti. Zihnimin derinliklerinde yankılanmıştı sanki bana bir şey hatırlatıyor gibi. Kaşlarımı çattım.

Hıçkırığımı bastırmak için dudaklarıma kapandım. İçimde büyüyen yalnızlık, bedenimin sınırlarını zorlayan bir karanlık gibi yayılıyordu. Bu tarafımı kimseye açmamıştım. Güçlü durmak, yük olmamak, kimsenin hayatına fazlalık gibi sızmamak… Bunlar benim için bir tercih değil, bir hayatta kalma biçimiydi.

Yalnızlıktan korktuğum için böyle yürümüştüm bu dünyada. Ama şimdi, bu karanlığın ortasında, kendi ağırlığımla baş başa kaldığımı hissediyordum. Sırf o boşluğu susturmak için neredeyse tanımadığım birine tutunma düşüncesi… içimdeki sınırları tehlikeli bir biçimde zorluyordu.

“Üzgünüm Kutay… Kapatmam gerek.”

“Bir dakika. Umay, iyi misin?”

Sesindeki endişe, içimde tutmaya çalıştığım şeyi yerinden oynattı. Gözlerimden tek bir damla düştü. Başımı salladım, yalanı hazır bekletiyordum ama söyleyemeden sesi yeniden üzerime kapandı.

“Yanına geliyorum. Nerede olduğunu söyle.”

Nefesim dudaklarımdan titreyerek dökülürken, kendimi tamamen yere bıraktım. “Klinik…” demekle yetinip konuşmayı orada kestim.

“Beş dakikaya oradayım, güzelim. Beni bekle.”

Hat kapandığında sessizlik üzerime çöktü. Masaya yaslandım, nefesimi toparlamaya çalışırken göğsümün içinde bir şeyin daraldığını hissettim. Son iki aydır yaşadıklarım, üzerime birer birer atılan toprak gibiydi; her an biraz daha ağır, biraz daha boğucu. Midem kasılıyor, parmaklarım irademden bağımsız titriyordu. Dizlerimi kendime çekip başımı dayadım. Belki birkaç dakika… belki sadece birkaç nefes…

Ama karanlık geri çekilmiyordu.

Aklımın içinde, bana ait olmayan bir düzen kuruluyordu sanki. Gerçek, yavaş yavaş eğilip bükülüyor; düşüncelerim, beni kendi içime doğru çeken bir tuzağa dönüşüyordu. Delirdiğimi değil… çözülmekte olduğumu hissettim. Ve bundan kaçacak hiçbir yerim yoktu.

Şu an bu hâlde olmamın sebebi açlıktı, kendime bunu telkin ediyordum. Bir saat önce kusmuştum. Sonra durmadan yürümüş, nefes almadan buraya gelmiştim. Dinlenmeye, düşünmeye, korkuya bile vakit bırakmadan… yalnızca Kutay’a ulaşmak için.

Yanımda Latife Abla vardı. Aybars vardı. Bana dokunabilecek, beni tutabilecek insanlar. Ama onlara yaslanamazdım. Çünkü yük olmak istemiyordum. Çünkü birine tutunursam, gerçeğimi de teslim etmem gerekecekti. Ve ben, artık birinin “sadece kafanda kuruyorsun” demesine dayanacak hâlde değildim.

Aybars’a anlatsam… yine geçiştirecekti. Yine “korkmuşsundur” diyecekti. En kötüsü de bilmediğim şeyleri öğrenirken bana eşlik etmeyeceğinden korkuyordum. Beni o karanlığın içinde yalnız bırakmasından. Ya da… beni kendimden korumak adına, benden vazgeçmesinden.

Dışarıdan bir korna sesi yükseldi. Ardından kısa bir bağrışma… Güneş camdan içeri süzüldü, sokakta hayat bütün sıradanlığıyla akmaya devam ediyordu. İnsanlar yürüyordu, gülüyordu, bir yerlere yetişiyordu. Dünya hâlâ dönüyordu.

Ben ise burada, kendi kırılganlığım görünmesin diye herkesten uzak duruyordum.

Çünkü son iki ayda öğrendiğim tek şey şuydu: Gerçek, insana her zaman merhametle gelmiyordu. Ve ben… ona tek başıma bakabilecek kadar güçlü olduğumu henüz bilmiyordum.

Kutay’ın kapatmadan önce söylediği “Beni bekle” cümlesine öylesine sıkıca tutunmuştum ki… O an anladım; aslında tek istediğim şey yalnız olmadığımı bilmekti. Birinin, karanlığın içinde kaybolmadığımı görmesi.

Baş dönmem biraz olsun hafifleyince kendimi doğrultmaya çalıştım. Beni bu hâlde, dağılmışken, içim çözülmüşken karşısına çıkmak istemiyordum. Ona hep mesafeli, kontrollü, dokunulmaz tarafımı göstermiştim. Şimdi ise bu hâlimle benden uzaklaşacağı düşüncesi, şizofren olma ihtimalim kadar acı vericiydi.

Masaya tutunarak ayağa kalktım. Avuç içim sert yüzeye öylesine kenetlenmişti ki… Kendimi ikna etmeye çalıştım. Hepsi açlıktan. Hepsi yorgunluktan.
Toparlan, Umay. Bu kadar çaresiz olduğunu kimseye gösterme.

Ayaktaydım ama tek başıma dengede kalabilecek gibi değildim. Bakışlarım kollarımdaki morluklarda, çiziklerde dolaştı. Dün yaptığım o aptalca cesareti hatırlayınca kendime bir kez daha kızdım. Birinin beni bulup kurtarmasına muhtaç kalacak kadar savunmasızdım.

Ve şimdi… o anların gölgesi hâlâ üzerimdeyken, burada duruyor ve hâlâ şüphe etmeye devam ediyordum.

Kendime kısa, kuru bir gülüş bıraktım.

Ne kadar kaçarsam kaçayım… gerçek, benden vazgeçmiyordu.

Merdiven boşluğunda bir gürültü ofisin içini doldurdu. Birisi aceleyle yukarı tırmanıyor olmalıydı. Kutay olma ihtimaliyle başımı kaldırdım. Saate baktım. Zaman ağır çekimde akıyordu. Ve tam o an, bu saatlerde beni ölüme sürükleyen kararı verip evden çıktığım an geldi aklıma.

“Ben bir aptalım…”

Kapı gürültüyle açıldı.

Omzumun üzerinden gelen kişiye döndüm. Kutay, bir eli kapı tokmağında, nefes nefese kalmış hâlde bana bakıyordu. Endişe yüzüne kazınmıştı; alnındaki ter, buraya koşarak geldiğini anlatıyordu. Bakışlarımız buluştuğunda, gözlerindeki derinlik göğsüme sıcak bir nefes gibi doldu.

Yalnız olmadığımı hatırlatan o tanıdık his…

“Neyin var?”

Bana doğru yürürken ona dönüp ayakta kalmaya çalıştım. Ama halsiz bedenim beni yarı yolda bıraktı; sanki altımdan zemin çekilmişti. Düşmeye başladım.

Tam o anda Kutay beni tuttu.

Kolları bedenimi sardığında başımı istemsizce göğsüne yasladım. İçimde kabaran ağlamayı bastırmaya çalışıyordum. En kırık hâlimi en son görmek isteyeceğim adam, beni düşmekten kurtaran tek şey olmuştu.

Elim koluna kaydı. Ya teni fazlasıyla sıcaktı… ya da ben gereğinden fazla üşüyordum.

“Sadece… bir süredir yemek yemedim bu yüzden.”

Beni kendine doğru çekerek ayakta kalmamı sağladı. Cebinden telefonunu çıkarıp birkaç tuşa bastı. “Ekmek arası döner. Yanında limonlu soğuk çay… ve mercimek çorbası. Latife Psikiyatri ve Danışmanlık Merkezine.”

Telefonu kapatıp oturmam için sandalyeye yönlendirdi. Arkamda dururken bir an için dizlerimin beni gerçekten taşıyabileceğine inandım.

Tüm bu süre boyunca sadece onu izledim. Yaptıklarını nasıl adlandırmam gerektiğini bilmiyordum. Ama sanki bunu daha önce de yapmış gibiydi… sanki tereddüt etmiyor, karar vermiyor, sadece hatırlıyordu. Ve ben, nedenini bilmeden, kendimi güvende hissediyordum.

Düştüğüm yerden beni çekip almıştı. Birkaç dakika önce içimde yankılanan karanlık, şimdi sanki ağır bir perde gibi aralanıyordu. Bu his, karanlığın ortasına düşen bir ışık değildi… daha çok, yolumu yeniden bulmamı sağlayan bir işaret gibiydi.

Bal rengi gözleri yüzümde gezindi.
“Solgun görünüyorsun. Yemek yediğinde daha iyi olacaksın.”

Üzerime bu şekilde titremesi, beni iyi hissettirmeye çalışması… bunların hiçbirini istememiştim. Yine de hepsi olmuştu. Sanki bana destek olmak bir tercih değil de onun için kaçınılmaz bir görev gibiydi. Yavaşça nefes alıp verdim.

“Kollarının hâli ne? Tüm bu çürükler…”

Beni incelemeye başlamıştı bile. Bakışlarını üzerimde hissettikçe içimde tuhaf bir sükûnet yayılıyordu. Aybars beni bu halde gördüğünde sadece bana sınırlı alan tanımıştı fakat bu duygu ben de kaçma isteği uyandırmıştı. O an anlayışa değil, bir sarılmaya ihtiyacım olduğunu biliyordum. Fakat şu an bu duygu, bana onunla birlikte gelmişti.

Bu duygunun adını bilmiyordum. Her zaman bir şeyler yanlış hisleri ile bu yaşıma kadar gelmiştim. Yaşadığım yerler, çevremde ki insanlar, bazen annem hatta kendimin bile yanlış olduğunu farkındaydım. Bu duygunun üzerini sürekli kapatmaya çalışsam bile… Kutay’ın hayatıma girişi ile o yanlış duygusu yerini gerçek ile değiştirmişti.

Yoksa çok mu hassastım. Şu an zihnim karanlık, dünya ise karmakarışıktı fakat ben onun varlığı ile kendimi güvende hissediyordum.

Dudaklarımda beliren gülümsemeyi engelleyemedim. Cevap vermek yerine onu izlemeyi seçtim. Ama bu, bir dostun verdiği sıcaklıktan fazlasını çağırıyordu. İçimde, adım atmamam gereken bir eşiğe doğru sessizce çekiliyordum.

Parmak uçları ezilmiş tenimin üzerine sakince dokunurken başını kaldırıp bana baktı. Gülümsediğimi görünce bir anlığına duraksadı.

“Bu haldeyken gülebiliyor musun?”

Elleri tenimi usulca okşarken, az önce soğuk olan bedenim yavaş yavaş ısınmaya başlamıştı. Bu temasın gereksiz olduğunu biliyordum. Kendime sürekli uzak durmam gerektiğini söylediğim bu adama karşı, kapıdan içeriye telaşla girdiği andan beri koyduğum tüm sınırlar birer birer çözülüyordu.

Eli yüzüme ulaştığında çenemi nazikçe kavrayıp boynuma doğru eğildi. “Bir gün içinde başına ne geldiğini merak ediyorum,” dedi. “Bu ezikler cuma günü sende yoktu.”

Bakışları boynumda geziniyordu. Kalp ritmim hızlanıyor, düşüncelerimin iyice birbirine karışmasını sağlıyordu. Ama bu bir merak değildi yalnızca… sanki bir şeyleri hatırlamaya çalışıyor gibiydi. Gözlerinde karanlık bir ciddiyet vardı. Kalbim hızlandı.

“Ben iyiyim,” dedim sonunda, onu durdurmak istercesine. Eğer biraz daha böyle devam ederse, kendime çizdiğim sınırların hangisinin yıkılacağını bilmiyordum.

“Öyleymiş gibi durmuyor.”

“Dün… başıma biraz iş açmış olabilirim.”

Kaşlarını çattı. Çenesini hafifçe sıktı, burnundan ağır bir soluk verdi. Tam bir şey söyleyecekmiş gibi başını olumsuzca salladı ki kapıdan içeri kurye girdi.

Kutay cüzdanına uzandı. Hiç tereddüt etmeden ücreti ödedi. Ardından bu kez beni masanın başına yönlendirdi, sandalyeyi çekti. Yemekleri önüme açarken hareketleri acele değil… kesin gibiydi.

“Ye,” dedi sadece. Sesinde itiraz kabul etmeyen bir yumuşaklık vardı.

Bu çok tuhaftı. Nasıl oluyordu da sevdiğim her şeyi biliyor gibiydi?

Döneri lavaş yerine ekmekte severdim. Soğuk çayı her zaman limonlu içerdim. Çorbayı sormamıştı bile… doğru olanı seçmişti.

Bunlar birer tesadüf müydü? Yoksa ben bilmediğim bir yerden mi tanınıyordum? Ama şu an zihnimi kemiren daha büyük bir şey vardı.

Dün ormanda yaşadıklarım.

“Dün…” diye söze girdim.

Elini hafifçe kaldırdı. Sesi yumuşaktı ama netti. “Yemeğini ye. Sonra kafeye geçeriz. Burada konuşmayacağız.”

Bakışlarını kısa bir an yüzümde tuttu. Sanki beni değil… üzerimde görünmeyen bir şeyi ölçüp biçiyordu.

“Eminim Latife Hanım bu saatte burada bulunmamızı istemez.”

Onu dinledim.

Sessizce yemeğime döndüm. Aybars’ın yanında hamburger yerken boğazım düğümlenirken, şimdi bu yemeği sakinlikle bitiriyordum. Gerçekten açtım belki… ama sadece midem değil.

Sanki bir şey, içimde ilk kez yerine oturuyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.