Yemek yedikten sonra bedenim eski haline geri dönmüştü. Titreme çekilmiş, kaslarımın içindeki soğuk çözülmüş, yerini yabancı bir uyanıklık almıştı. Kutay’la birlikte kliniğin yanındaki kafeye geçmiş, yalnızca birer içecek söylemiştik. Buhar tüten fincanlar aramızda, sanki konuşmamız gereken her şeyin önüne dikilmişti.
Nereden başlayacağımı bilmiyordum. Üzerime çöken o ısrarcı bakışlar, suskunluğumu parçalamaya çalışan görünmez bir baskı gibiydi. Düşüncelerimi toparlamaya çalıştım. Dün yaşadıklarımı öğrenirse, Aybars gibi üstüme geleceğini, aklımdan şüphe edeceğini biliyordum. Oysa belki de onun yaşadıklarından daha fazlasını görmüştüm.
“Seni dinliyorum, Umay.”
Sesi sakindi. Boğazımı temizledim. Yerimde istemsizce kıpırdanırken, kelimeler ağzımdan ağır ağır döküldü. “Dün… tam olarak başına nasıl bir bela açtın?” Merakının giderek arttığını bana duyurdu.
Onu ararken, ondan başka gidecek yerim olmadığını söylemiştim. Bu doğruydu. Aybars’a ya da Latife Abla’ya anlatmaya kalksam, beni bir ruh sağlığı hastanesine kapatırlardı. Ama dün gördüklerim hayal değildi.
O yaratığın nasıl öldürüldüğü, zihnimin içinden silinmiyordu.
Midem kasıldı. Kan kokusu burnumun arkasına doldu. Bunun bir yanılsama olduğunu biliyordum, yine de bedenim gerçeği ayırt etmeyi reddediyordu. Kutay ellerini masaya koydu. Sessizliğiyle beni ciddiyetle dinlediğini belli ediyordu.
Her şeyi anlatamazdım. Bu yüzden hikayeyi, dişleri sökülmüş bir canavar gibi, daha az dehşet verici yanlarıyla sunacaktım.
“Ormanda tuhaf bir ıslık ve bir kurt gördüğünü söylemiştin.,” dedim sonunda ağzımı açarak. Sanırım doğru bir başlangıç yapmıştım. Başını hafifçe sallayarak beni doğruladı fakat sessizliğini sürdürmeye devam etti. “Son birkaç gündür ben de benzer şeyler görüyorum. Cevap bulmak için… daha doğrusu emin olmak için ormana girdim.”
“Ne? Ormana mı girdin?” Gözleri şaşkınlıkla açıldı. Bal rengi bakışları üzerimden ayrılmadan sesi sertleşti. “Başına bir şey gelebilirdi… ki gelmiş! Neden tek başına oraya giriyorsun?”
Bana kızmakta haklıydı. Ama merak, içimdeki bütün sağduyuyu boğmuştu.
“Bir şeyler öğrenirim diye çıktım evden. Başıma bir şey gelme ihtimalini bile bile.”
“Ve… öğrendin mi?”
“Evet.” Bir an duraksadım. “Fazlasıyla.”
Yuvarlanışımı ve şifacıları -onlara taktığım o isimle- ayrıntıların en kanlı yerlerine girmeden anlattım. Son kelimeme kadar beni dikkatle dinledi. Yüzünde beliren tuhaf ifade, söylediklerimi tartmaya çalışan birinin sessizliğiydi. Bittiğinde ağzını açtı, bir şey söyleyecek gibi oldu, sonra yeniden kapattı. Ardından bir kez daha denedi ve yine vazgeçti.
“Bir sürü şey demek istiyorum,” dedi sonunda, “ama sen buna bile izin vermiyorsun. Oraya gittiğin için sana kızmak istiyorum ve…”
Sustu. Başını eğerek düşüncelerini toparlamak için kendisini süre tanır gibi oldu. “Ben kendime hala kızıyorum,” dedim ona katılarak.
“Tüm bu yaralar? Ormanda başına bir şey mi geldi?”
Şimdi ise endişeli tarafını bana göstermişti. Fincanı tutan elimi avuç içerisine kaydırdı. Açıkta kalan sararmaya yüz tutmuş eziklerime baktı. Anlattıklarımdan daha fazlasını sakladığımı biliyordu sanki fakat beni baskılamak yerine konuşmamı bekliyordu.
“Dün…” dedim sanırım endişesini geçirmek için ufak bir yalan uydurabilirdim. “Ormanda takılıp düşmüş olabilirim.”
Bakışları gözlerimle kenetlendi. Bal rengi gözleri şimdi koyulaşmış ve bu ufak yalanın arkasında ki gerçeği bulmak istercesine inatla beni izliyordu. Elimi geriye çekerek dokunuşundan kaçındım tıpkı bakışlarımı kaçırdığım gibi.
Boşlukta kalan elini sıkıp kendisine çekti ve burun kemerini sıkarak kendisine bir süre tanıdı. Aklından neler geçtiğini bilmesem bile tahmin edebiliyordum. Şu an tüm o delici hikayeler yerine kendime zarar verdiğim için beni azarlıyordu.
Sakince nefes vererek yeniden bana döndü.
“Sen delirmişsin!” diyerek güldü.
“Bunu inkar etmeyeceğim.”
Yüzümde beliren gülümseme, bir kabullenişten başka bir şey değildi. En başta sert olan bakışları sanki bu gülüşümden sonra yumuşadı. Merak dolu bir ifadeyle beni izlemeye devam etti. Dudaklarının ucuna belli belirsiz bir tebessüm yerleşti.
“Sen gerçekten nasıl bir kızsın?” diye sordu, ciddiyetle.
Kaşlarımı çattım. “Nasıl yani?” Ne demek istediğini çıkaramamıştım. Benimle dalga mı geçiyordu?
“Ya sana anlatılan her şeye inanan saf bir kızsın-” cümlesini böldüm. “Sana dedim her şey dün başlamadı neredeyse…” yüzümü ekşittim. Annemin gittiği günden beri başlayan bu olay örgüleri son zamanlarda giderek çoğalmıştı. “Tüm bunları bir süredir yaşıyorum. Kimseye anlatamadım…”
“Aybars’a bile?”
“Ona bile.”
“Bu yüzden benden başka gidecek bir yerin olmadığını söyledin.”
Sesi hayal kırıklığı yaşadığını belli ediyordu. Dudaklarında ki tebessüm kırılmış olduğunu gösteriyordu. Bugün ise ben, Kutay’ın hayatında herhangi bir yerde olmadığımı belki biraz daha değerli olduğumu hissedecek kadar kendimi çaresiz hissetmiştim.
“Aybars’a birkaç kez söylemeye çalıştım fakat her defasında beni geçiştirdi veya benimle dalga geçti. Ona söyleyemedim.”
“Şimdi anladım…” dedi bir anda. Kirpiklerimi kırpıştırarak ona baktım. “Neyi… Anladın?”
“Sen, kendi şüphelerinin gerçek olup olmadığını öğrenmek için direk yüzleşen bir kızsın.”
Bu beni daha güçlü mü hissettirmeliydi yoksa bir anlık hevesle aldığım aptalca kararların nelere yol açabileceğini mi göstermeye çalışıyordu.
“Ormana girdin. Tek başına.” Gözlerini üzerimden ayırmadı. Şu an ben onun için nasıl gözüktüğümü merak ediyordum. Benim hakkımda ne düşünüyordu? Fazla fevri olduğumu mu yoksa gerçekten cesur olduğumu mu? Sessizce bekledim. Ağzından çıkan kelimeleri merak ediyordum. Dün o yerde ölümü beklerken fark etmiştim. Kutay hayatımda öylece bir yerde değildi o çoktan onunla vakit geçirip, onu öğrenmek isteyecek kadar önemli biri haline gelmişti.
“Karşına bambaşka bir şey çıkabilirdi. Çıkmış da… Bir daha geri dönemeyebilirdin. Çoğu kıza göre… çok güçlüsün. Fakat!” Bir an için benim hakkımda beni iyi hissettirecek şeyler söylediğinde heyecanlanmıştım fakat kelimesini bir uyarı gibi duyana kadar.
“Bu yaptığın çok fevrice bir hareket!”
Parmağını bana uzatarak beni tembihledi. Başımı hafifçe eğdim. ‘Deli cesaretin var’ demiyordu. Bunun yerine beni güçlü diye adlandırıyordu. Bu beni mutlu etmişti. Yine de iltifatını reddetmedim. Gülümsedim. Utandığımı belli etmemek için omuzlarımı dikleştirip, ukalaca bir tonla cevap verdim.
“Yani… biraz öyleyimdir.”
Kahkahasını tutamadı. Bir süre kendine hakim olamadı, elleriyle yüzünü sıvazladı, başını geriye attı. Ardından yeniden bana döndü. Bu kez sesi sertti.
“Bir daha böyle aptalca bir şey yapma. Başına gerçekten bir şey gelebilirdi. Ormanın içinde bir sürü hayvan var. Oraya güvenemezsin.”
Bunların hepsini biliyordum. Ama yine de kendimi yatıştırmaya ihtiyacım vardı. Artık dolambaçları bırakıp sadede gelme zamanıydı.
“Merakını ve heyecanını anlıyorum. Aldığın bu karardan benim de payım var… Eğer sana tüm bu şeylerden bahsetmemiş olsaydım!”
“Hayır! Bu benim kendi kararımdı. Evet haklısın aptalca bir karar. Fakat durduğum yerde bekleyerek kafayı yiyecek gibi oldum…”
“Umay,” dedi sesi sakin ve rahatlatıcı çıkmıştı. “Tek başına hareket etmek zorunda değilsin.”
Kafam bir an karışık düşünceler ile dolmuştu. Bu cümle bana fazlasıyla uzak bir cümleydi. Tek başına değilsin… Bu cümle, benim için geçerliliğini yitirmişti. Özellikle annemi kaybettikten sonra artık tamamen kelimenin tam anlamıyla ‘Tek Başına’ kalmıştım.
Titreyen çenemi bastırmak için kendimi sıktım. Ağlamak, özellikle Kutay’ın önünde ağlamak... Yapmak istediğim son şeydi.
“Tamamen yalnızım… Yani ne bir ailem ne de bir dostum var.”
Bu sözler ile aklıma gelen Aybars’ın aslında geçici olduğunu ve onu hayatımda sonsuza kadar tutamayacağımın farkındaydım. İşte yine bir yıkılışın eşiğindeydim. Omuzlarımı dikleştirip çenemi yukarıya kaldırdım. Cesurca gülümsemeye çalıştım.
“Bu yüzden tek başına değilsin gibi cümleler bende geçersiz kalıyor.”
Kimi kandırıyordum. Yalnız kalma düşüncesi ile dibe vurmuştum. Annemin acısını yaşayamadan geçim derdine düşmüştüm. Bu salakça fantastik kurgunun içerisine girmiştim ya da gerçekten aklımı yavaş yavaş yitiriyordum. Bu dünyada tuhaf yaratıklar var diyerek.
Bu ağır ortamdan kurtulmaya çalışarak ellerimi birbirine çırptım. Kimsenin bana acımasına ihtiyacım yoktu. Savaş meydanında ölmek, güçsüz görünmekten daha az acı vericiydi.
“Her neyse… Tüm bunlar neyin nesi?” dedim. “Kötü Ruhlar var, bunu biliyoruz. Ama eminim İyi Ruhlar da vardır. Ve bütün bunların dışında bir de şu Koruyucu meselesi var. Onların işi tam olarak ne?”
Konuyu değiştirmeye çalışsam bile Kutay’ın bakışları üzerimde dururken kendimi daha kötü hissetmesine neden olmuştu. Aybars’ın yanından kaçarken burada asıl baskıya maruz kalmışım gibi görünüyordu. Beni gerçekten acınası görüyor olmalıydı.
“Umay?”
“Biliyorum beni motive etmene veya bana teselli vermene gerek yok…”
Yaptığım şeyin fazlasıyla aptalca bir hareket olduğunun farkındayım. Kutay’a bu şekilde duygusal tarafımı göstermek beni acınası hissettirmişti. Birisinin yardımına ihtiyacım yoktu. Hele ki kurban ve kurtarıcı rolüne girmek beni daha kötü hissettirirdi.
Ve sanki Kutay bunu anlamış gibi kısa bir iç geçirdi. Kendisini tuttuğunu fark ettim o an. Bana ‘Artık yanında ben varım’ gibi klişe cümleler kurmasındansa benim kaçtığım gibi onun da bu durumun üzerinden geçmesini istiyordum.
Sakince “Tamam,” dedi. Saçlarını geriye savurup yatırırken kapalı gözlerini açarak bana direk baktı. “Sen diyorsun iyi ve kötü,” Bana istediğimi vererek bu andan kaçmam için kapıyı açık bırakmasına sevinmiştim. “Bu ikisini bir düzen içinde tutmak için… neden olmasın? Daha doğrusu, iyiyi kötüden korumak için.”
Bu bir ihtimaldi. Hem de fazlasıyla mantıklıydı. Ama sonrası?
Bununla sınırlı değildi, emindim. Daha fazlası vardı. Yalnız… bunları nasıl öğrenecektik?
Tamamen yalnız gibiydik. Keşke bizim gibi olanları bulmanın bir yolu olsaydı. Birbirimizden haberdar olmamız tesadüftü ama başkalarına rastlamak… bu tesadüf olamazdı.
“Başka şeyler de vardır, eminim” dedim. “Sadece bunlarla sınırlı değildir. Ama öğrenecek kimse yok gibi. Ya da çevremiz dolu olsa bile… onları tanıyamayız.”
Bakışlarımı kafede gezdirdim. Herkes sıradan görünüyordu. Ama herhangi biri bizim gibi olabilirdi. Tuhaf şeyler gören, bunlara inanmakla inkâr etmek arasında sıkışıp kalan biri. Gerçekten karşısına böyle bir şey çıksa inanır mıydı? Yoksa gördüklerini bir göz yanılması, bir zihin oyunu olarak mı açıklarlardı? En kolayı buydu. Benim ilk yaptığım gibi.
“Bir daha böyle bir düşüncen olursa,” dedim, “birlikte gidelim. Orada… çok daha başka şeyler var.”
“Neden şimdi gitmiyoruz?”
“Şimdi mi?”
Gözlerimi kocaman açıp ona baktım. Beynim, içimdeki tartıyı yeniden kurdu. Yalnız gitmek yerine yanımda birinin olması güven vericiydi… ama ona nasıl güvenebilirdim? Orası ıssızdı. Kimsenin olmadığı bir yerdi. Bana bir şey yapabilirdi.
Vücudu güçlüydü. Bunu görmemek imkânsızdı. Tişörtün altındaki kollar kalındı, kaslar gölgenin altında daha da belirginleşiyordu. Eğer isterse… orman bunun için kusursuz bir sahneydi.
Ama birkaç gün önce bana kendiyle ilgili o sırrı söylediğinde, ben de onun için bir yabancıydım. Yine de anlatmıştı.
Güvendiği için mi?
Kim, daha yeni tanıştığı birine bu kadar çabuk güvenirdi ki? Yüzüm öyle baş döndüren bir güzelliğe sahip değildi. Karizmatik, fazlasıyla yakışıklı birinin bir anda etkilenmesini gerektirecek bir şey yoktu bende. Bana âşık olma ihtimali bile neredeyse yoktu. O zaman… neden?
Kutay bir anda bana tuhaf gelmeye başladı. Onunla burada olduğum için kendime kızdım. Aybars varken neden ona gelmiştim?
Bu sorunun cevabı beklediğimden hızlı geldi.
Çünkü ben de ona güveniyordum.
Yaşadığım onca şeyin içinde… o da vardı. Yalnız değildim. Ve yalnız kalmaktansa, düşmanım bile olsa birinin yanımda olması bana daha katlanılır geliyordu.
Onunla ormana gitmek mi?
Düşünceyi yeniden evirip çevirdim. Dövüşmeyi biliyordum. Annem üniversiteye gidene kadar beni bir kurstan alıp diğerine vermişti. Her seferinde yarışmalara katılmam istendiğinde kabul etmez, başka bir salona götürürdü. Üniversiteyi kazandığımda bile, kısa bir süre Sakarya’da bir tekvando salonunda çalışmıştım.
Kutay bakışlarını üzerimden çekmedi.
“İstemiyorsan,” dedi, “zorunda değilsin.”
Ama söylerken bile, kabul etmemi beklediği belliydi.
Yüzüne baktım. Kaşım istemsizce kalktı. “Düşünüyorum.” Sesim kendimden daha kararlı çıktı.
Başını salladı. Uzun, dalgalı saçları hareket etti. O da benim gibi kaşını kaldırıp bana baktığında… yenildiğimi hissettim.
Aslında… bana bütün bunları anlatmaya başladığı anda yenilmiştim.
Ellerini birbirine vurdu. “Ve…” Kelimeyi uzatırken bana, tehlikeli derecede çekici bir bakış fırlattı. Dudaklarının kenarındaki tebessüm masumdu. Ama benim için… fazlasıyla riskliydi. Kalbimde kabaran o anlamsız heyecanı bastırmaya çalıştım. Nefesimi dışarı verirken yenilgimi kabul ettim.
“Kabul. Gidelim.”
Masadan kalktığımızda hesabı benim ödeyeceğimi söyledim. O da çıkmadan önce kısa bir telefon görüşmesi yapacağını belirtti. Dışarı çıktım, hesabı kapattım ve yanına döndüm. Çoktan konuşmasını bitirmişti, beni bekliyordu. Yaslandığı motordan doğrulup kaskı bana uzattığında, tereddütle aldım.
“Motorcular gibi giyindiğini sanıyordum,” dedim, “motor kullandığını değil.”
“Neden motorum yokken motorcular gibi giyineyim?”
“Mantıklı.”
Kelimeyi uzatarak bir ona, bir de yaslandığı motora baktım. Siyah gövde ışığı yutuyordu. Fazlasıyla havalıydı. “Peki… güvenli olduğundan emin misin?” diye sordum, motoru işaret ederek.
Elini üzerine vurdu. Kendinden emin bir sesle:
“Tam anlamıyla bir ölüm makinesi.”
“Ben de ondan bahsediyorum.” İçimden yükselen tedirginlik sesime sızdı. “Tam anlamıyla bir ölüm makinesi!”
Yine motora vurdu ve üzerine bindi. “Hadi. En hızlı bu şekilde gideriz.”
Kaskı başıma geçirip arkasına yerleştim. Ellerim istemeden tişörtünün kenarına tutundu. Kollarımın beline değmemesi için kendimi kasıyordum. Önüme bakmaya çalışırken, bu adamın bu kadar geniş omuzlu olduğunu bile fark etmediğimi düşündüm.
Bana doğru dönüp kaskının içinden anlamlı bir bakış attı. Sonra gaz verdi. Motor, tek bir hareketle dünyayı arkamızda bıraktı.
Akıp giden yola ve çevreye baktım. Rüzgâr tişörtümün altına dolup çıkarken, istemeden motorun mükemmel olduğunu düşündüm. Hız, korkuyla karışmış bir sarhoşluk gibiydi.
Yolda kontrollü ilerlerken, Kutay’ın dünyasının barlar ve kulüpler olduğunu sanırdım hep. Ama yanılmıştım. Ormana gitme fikri ondan gelmişti. Daha önce de ormanı sevdiğini söylemişti. Gerçekten öyle miydi? Belki de bunu öğrenmeye gidiyordum.
Lastiklerin altından kayıp giden yolu izledim. Kaldırım kenarında yürüyen insanlara baktım. Bizi nasıl gördüklerini merak ettim. Acaba ne kadar çılgın olduğumuzu düşünüyorlar mıydı? Çünkü ben, bir motorcuyu her gördüğümde onun delilikle arasına hiçbir mesafe koymadığını düşünürdüm. Ve arkasına binen kişinin de ondan farksız olduğunu.
Sonra zihnime aniden bir düşünce düştü:
Daha önce Kutay’ın arkasında oturan kızlar olmuş mudur?
Bu düşünceyle kalbim tuhaf bir şekilde sızladı. Geçen gittiğimiz kafede gördüğüm kız… eminim bu hissi benden önce yaşamıştı. Ve belki de ondan önce başkaları vardı.
Yolda yürüyen, Kutay’ı tanıyan insanlar beni görüp “Kutay’ın yeni kızı mı?” diye düşünüyorlar mıydı?
Bu ihtimal içimde bir öfke kıvılcımı yaktı. Ben, Kutay’la takılan kızlardan biri olmak istemiyordum. Kutay’ın yeni kızı olmak da istemiyordum.
Merkezden uzaklaşıp ağaçlar sıklaştığında bile bu düşünceler yakamı bırakmadı. Öğrenmem gerekenler listeme bir madde daha ekledim:
Ben… Kutay’la takılmaya çalışan kızlardan biri miyim?
Gözlerimi kapattım. Hızla kıvrılan yolda dengemi sağlamak için başımı öne eğip önümdeki geniş omuzlara yaslandım. Bu yolculuğun bir an önce bitmesini istedim. Çünkü uzayıp giden yol gibi, Kutay’la ilgili düşüncelerim de içimde uzayıp duruyordu. Sonunda mahalleme yakın yerler görünmeye başladığında, evime çok uzak olmadığımızı anladım. Demek ki Kutay genelde evimin çevresindeki ormanlarda dolaşıyordu. Aslında birbirimize fazlasıyla yakındık. Ve ben bunun farkında bile değildim.
Kısa süre önce tanıdığım bir adamla ormana girmek aptallıktı. Tüm planım, gerekirse dövüş derslerine güvenmekten ibaretti. Bir sorun çıkarsa… onu yere bile serebilirdim.
Ormana vardığımızda motoru yavaşlattı ve durdurdu. İnerken kaskı çıkardım. Ağaçlara baktım. Benden önce adım atıp içeri yöneldi. Ben ise hâlâ uzanan gövdeleri ve dalları izliyordum. Yokluğumu fark edince durdu, bana döndü.
Kocaman ağaçların arkasına saklanan gizemi düşünüyordum. Orada büyülü şeyler vardı. İyi ya da kötü… doğaüstü varlıklar. İnsanlardan saklanan, benim zihnimde yıllardır dolaşan o karanlık ihtimalin ta kendisi.
“Gelmiyor musun?”
Ona kaçamak bir bakış attım. Bu yoldan dümdüz yukarı çıksam evime ulaşabilirdim. Ama ormanın içine adım atarsam… başka, daha derin şeyler öğrenebilirdik. Zihnimde aynı anda onlarca ses konuşuyordu. Hâlâ vazgeçebilirdim.
“Sadece…” dedim.
“Sadece küçük bir gezinti yapacağız,” dedi. “Sonra döneriz.”
Sakince nefes verdim. O sırada yanıma geldi, önümde durdu. Parmağı omzumdan aşağı düşen saçlarıma dokundu, bir tutamı parmağına doladı.
“Bana güvenmiyorsan bunu anlarım, güzelim.”
‘Güzelim’ dediği anda gözlerinin içine baktım. Saçıma dolanan parmağı, sanki hiç yokmuş gibi silindi. Ama kelime… içimde bir yere çarptı. Kazadan sonra gördüğüm her şeyin rüya olduğunu söyleyen o sesi hatırlattı bana. O da bana böyle seslenmişti. Kaşlarım çatıldı.
“Tamam,” dedi hemen. “O zaman seni eve bırakıyorum. Heyecan yapıp acele davrandım.”
“Hayır…”
Onu bir anda durdurdum. Neden yaptığımı ben de bilmiyordum. Gözlerime dikkatle baktı. Bal rengi gözleri ışıkta parlıyordu.
“Belki bana güvenmeye yeni başlamışsındır,” dedi. “Ama bir erkekle ormana girmek fikrinin ne kadar tehlikeli olduğunu düşünemeyecek kadar aptal olan bendim.”
Sanki kafamın içinde bağıran sesleri duymuştu.
“Beni anlaman…” dedim, “güzel.”
“Yani başka bir zaman yaparız. Şimdilik seni eve bırakayım.”
Tekrar motora yöneldi. Belki haklıydı. Başka bir zaman… Ama kalbim “Güven ona” diye fısıldarken, zihnim çığlık atıyordu: Eğer güvenirsen, sonun orman kenarına atılmış herhangi bir ceset gibi olabilir.
İçimdeki sesleri zorla susturdum. Elimi kaldırıp göğsüne koydum. Avucumun altında sertliği ve hızlı atan kalbini hissettim. Az önce zihnime düşen düşünceyi, filtresiz bir şekilde söyledim.
“Ne olur ne olmaz diye söylüyorum… Eğer başıma bir şey gelirse, evde seninle dışarıya çıktığıma dair bir not bıraktım.”
Sakin bir adımla bana yaklaştı.
“O zaman,” dedi ukalaca, “seninle işim bittikten sonra o kâğıdı da bulup yok etmem gerekecek.”
Dudaklarında beliren tebessümle göğsümdeki elimi avucunun içine aldı. Ellerinin ne kadar büyük olduğunu o an fark ettim. Motordan inmeme yardım ederken, verdiğim karardan geri dönemezdim artık.
Motor kullanan birine göre fazlasıyla zarifti bu davranışı. Buna kapılmamak için kendimle savaştım. Ormana girmeden önce elime bir an baktı, sonra bıraktı. Avucumda kalan boşluk hissinden nefret ettim. O hissi duymaktan nefret ettiğim için de kendimden nefret ettim.
Benden önce adım atıp ormanın içine girdi. Önden yürümeye başladı. Ben de ardından içeri girdiğimde, sanki insan dünyasından çıkıp başka, büyülü bir âleme geçmiştim.
Ağaçların arasında yürürken kuş sesleri yükseldi. Bu, içimi tuhaf bir huzurla doldurdu. Burayı ben de seviyordum. Hatta… sanki her zaman buraya aitmişim gibi hissettiriyordu. Dört duvarın arasında yaşadığım hayat, buraya kıyasla daha az “ev” gibiydi.