İçeriğe geç

Yertinç Temsilcisi

Bölüm 29 · 26 dk okuma

Yertinç Temsilcisi

Bölüm 29

Kehanetin İlk Nefesi

“Bir cadı… Buralarda sizin gibilerden fazlasına gerek yok. Ait olduğunuz tek bir yer var, o da Yeraltı Diyarı!”

Yamalı kıyafetli, saçlarının ortası dökülmüş, hafif göbeği çıkmış bir adam parmağını bana doğrulttu. Sesi neredeyse tüm ormana yayıldı. Konuşurken ağzından tükürükler saçılıyor, sakalına yapışıyordu. Yanındaki adam dehşete kapılmıştı; benden uzaklaşıyordu ama elindeki aleti daha sıkı kavramıştı.

Artık hedefleri Gezer Askerleri değil, bendim.

Büyü… Onlar için bir lanetten farksızdı.
Bu fark ediş göğsümde sert bir baskı yarattı. Kehanet denilen o anlamsız yükü sırtıma bırakmak için peşimden koşan onca insan varken, şimdi buradakiler benden kurtulmak istiyordu.

Onları bu hâle getiren büyücüden mi korkuyorlardı?

Empati kurmaya çalıştım ama içimdeki rahatsız edici fısıltılar susmuyordu. Dudak kenarım istemsizce seğirdi. İçimde dönüp duran tek bir kelime vardı: Öldür.
Ve bu aptalların tavrı, o sesi daha da yükseltiyordu.

“Cadıyı öldürün!”

Bir anda hepsi bana döndü. Kulaklarımın ne duyduğunu anlamakta zorlanıyordum. Boynumu kütletirken ne yapmam gerektiğini düşündüm ama bedenim benden önce karar vermişti. Algım daraldı.

“Durun!”

Aybars üzerime gelen adamları durdurmaya çalışırken Kutay’ın bana bağırdığını gördüm.

“Umay, kaç!”

Gözlerimi açtığımda, omzuna saplanan oku tutan Aybars’ın iniltisi diğer seslere karışıyordu. Kanamaya başlayan yaraya elini bastırmıştı. Elimi ona uzattım. Beni korumak için kendini siper etmişti.

“Aybars!”

Bakışlarını bana kaldırdı, başını “iyiyim” der gibi salladı ama sesi titriyordu. Ellerimi koluna koyduğumda içimdeki dalga kabardı. Tıbbi yardıma ihtiyacı vardı ve yanımızda hiçbir şey yoktu.

“Ben iyiyim, Umay…”

Nefes nefese konuşuyordu. Daha ilk günden, planlamadığımız bir pusunun içindeydik.
Bu lanet yer… beni bu kadar erken boğmaya başlamamalıydı.

“Hay…” diye başladım ama asıl küfrü içimde tamamladım. Gözlerimi kapattığımda kalbim kulaklarımda atıyordu. Kendimi sakinleştirmek ister gibi dudaklarımı yaladım, ardından gürültülü bir nefesi dışarı bıraktım.

“Cadıyı öldürün!”

Başımı eğdim. Bakışlarımı ağır ağır kaldırdığımda, yayını yeniden gerip bana nişan alan adama diktim gözlerimi. Bakışlarımız çarpıştı. Aybars’ın arkasından sıyrılıp ona doğru yürürken çevremdeki her şey silikleşmişti. Gözümde yalnızca o vardı.

Öldür… Onu öldür…

Fısıltı yeniden içime sızdı, algımı ele geçirdi.

‘Seni öldürmek isteyen herkesi yok et!’

Kulağımın içinde bir kahkaha yankılandı. Bu sesin benden mi çıktığını, yoksa içimdeki o şeye mi ait olduğunu ayırt edemiyordum.

“Uzak dur bizden!”

Asker atından indi. Kılıcını kaldırdı. Sıkıca tutmaya çalışıyordu ama ellerinin titrediği belliydi. İçimdeki dünya kapanmıştı. Artık hareketlerimi ben değil, o fısıltı yönlendiriyordu. Ya da belki… ben çoktan ona teslim olmuştum.

Parmaklarımda bir karıncalanma başladı.

“Yer-Su baŋa közünlüg ber. Közünlük bol.”
(Yer-Su bana güç ver. Gücüm ol.)

Topraktan yükselen bir akış bedenimi doldurdu. Rüzgâr etrafımda dolaşıp avuç içlerime dolarken Kutay’ın o gün söylediği sözler yankılandı içimde: Bunlara sahipken başka bir alete ihtiyacın olmaz. Emin ol.

Şimdi neden böyle dediğini anlıyordum. Bu ellerle… bir silaha gerek duymadan birini öldürebilirdim. Ve şimdi, bu sözlerin doğruluğunu kanıtlama zamanıydı.

Elimi kaldırdığım anda orman karardı. Her şey sustu. Kuşlar bile şakımayı bıraktı. Ve ben, burada yalnız olmadığımı biliyordum. Gizli güçler beni sıkıca sarmıştı.

Bana saldırmak isteyen askerle, arkasından ok atan adamın çevresini mor bir sisle kuşattım. Gözlerim karardı. İçimde tuhaf bir berraklık vardı; sanki yapılması gerekeni yapıyordum. Ve bu his… bedenimde yankılanıyordu.

Tek bir el hareketiyle askeri benden uzağa savurdum. Görünmez bir güç ayaklarını yerden kesmiş gibi onu karanlığın içine fırlattı. Soluğumu verirken güldüm. Bu his baş döndürücüydü.

Geriye yalnızca okçu kalmıştı. Ona yaklaşırken, ellerimin boynuna dolanmasını, nefesini kesmesini istedim. Dileğim o an gerçek oldu. Adam boğazına sarıldı, çırpınmaya başladı. Yay ve ok yere düştü. Parmaklarımı sıktıkça mor sis boğazını daha da sarıyor, yüzünü mora çalan bir renge sürüklüyor, nefesini parça parça elinden alıyordu.

Nefes almak için verdiği mücadeleyi izlemek kalbimin hızlanmasına neden oldu. Yanına yaklaştım. Zorlukla alıp verdiği nefes kulaklarımı doldurdu.

Bu… karanlık bir şarkı dinlemek gibiydi.

Kahkahamı bastırmak için kendimi zorladım. Göğsümde dolaşan o sıcaklık, onu ölüme biraz daha yaklaştırıyordu. İçimde kabaran şey büyüdükçe bedenim ağırlaşıyor, kontrol elimden kayıyordu.

Bir yerlerde, çok derinlerde bir şey bunun yanlış olduğunu haykırıyordu. Ama o ses zayıftı. Asıl baskın olan, beni çoktan ele geçirmişti.

Birileri adımı söylüyordu ama umurumda değildi. Omzumda bir el hissettim; orada kaldı, bastırdı. Kulağıma dolan sesler boğuktu, anlamları yoktu. İçimde kabaran başka bir dürtü ise beni durdurmaya çalışan kişiye dönmek istiyordu.

‘Sana engel olmaya çalışıyor. Yok et onu.’

Bu fısıltı, bir nefes gibi içime yerleşti.

‘Onu dinleme!’

Şimdi başka bir ses yükselmişti. Kaşlarım kendiliğinden çatıldı. İki ses başımın içinde birbirine çarparken, sanki kafatasım daralıyordu. Başımı sertçe çevirdim, gözlerimi kapattım. Avuçlarımı sıktım. O anda bileğimi kavrayan eli hissettim ve gözlerimi yeniden açtım.

“Umay!”

Bakışlarımı bileğimi tutan ele çevirdim. Mavi gözlere kilitlendim. Dudaklarının hareket ettiğini görüyordum, bana sesleniyordu ama kelimeler hâlâ bulanıktı. Sonra tek bir cümle berraklaştı.

“Umay, benim.”

Başını sakince eğdi. Bileğimi biraz daha sıktı ve indirmeye başladı. Ölüme bir adım kalmış olan okçu yere yığıldı. O an, sanki uzun zamandır tuttuğum bir nefesi vermişim gibi oldu. Kana susamış o fısıltılar geri çekildi.

Midem kasıldı, içim boşaldı.

İçimdeki güç beni terk etmeye başladığında, ne zamandır tuttuğumu bilmediğim nefesi bıraktım. Bedenimdeki tüm kuvvet çekilip gitmişti. Kendimi ona doğru bıraktım. Aybars beni sıkıca tuttu. Gözlerimi bir süre kapalı tuttum. Başımın içindeki sızı hâlâ oradaydı. Baş dönmem azaldığında gözlerimi açtım.

Karşımda, boğazını tutarak nefes almaya çalışan adam duruyordu. Bilincim o an tam yerinde olmasa da az önce olanların her anı içimde duruyordu.

Ben… ne yaptım?

Öğürmeyle karışık öksürük sesi kesilmiyordu. Bu kez kalbim korkuyla hızlanırken yüzümü Aybars’ın göğsüne yasladım. Bir şey beni ele geçirmişti. Ve o şey, sanki asıl beni uykuya yatırmıştı. Dokunmasalar, daha uzun süre orada kalabilirdim.

Üstelik… o şey yaptıklarımdan benden daha fazla haz almış gibiydi. Zarar vermekten.

“Umay, iyi misin?”

Kendimi geriye çektim. Tüm gözler bana çevrilmişken tek istediğim kaçmaktı. Her şeyden korkmaya başlamıştım.

“Cadı… Rau Panu’dan farkı olmayan bir cadı!”

Gözlerime dolan yaşlar, az önce olanları yapanın ben olmadığını haykırmak istiyordu. Buna inanmak istiyordum. Beni Rau Panu denen o zalime benzetmeleri, kalbimi acıyla sıkıştırdı.

Adamların sesine başka bir ses karıştı.

“Umay?”

Aybars’ın endişeyle çağıran sesi, ben uzaklaştıkça peşimden geliyordu. Kaçacak bir yerim olmadığını o an anladım. İçimdeki o yabancı şey yeniden kabarırken, kendime gelebilmek için zamana ihtiyacım vardı. Adımlarımı hızlandırdım, bir ağacın arkasına sığınmak ister gibi. Sonunda avuçlarım pürüzlü gövdeye değdi. Güç ararcasına sırtımı ağaca dayadım.

Mideme doğru tırmanan o huzursuzluk bu kez bastırılamayacak kadar yoğundu. Tutmadım. İçimden çıkmasına izin verdim.

Dudaklarımın arasından yere damlayan sıvı, daha önce içtiğim ilaçtan sonra kustuklarıma benziyordu ama çok daha karanlık, çok daha yapışkandı. Balçık gibi ağırdı. Etrafında yayılan siyah buhar yoğunlaştı, kısa bir an için bir gölgeyi andırdı ve ardından toprağın altına çekilerek kayboldu.

Titreyen bacaklarım bedenimi daha fazla taşıyamadı. Dizlerimin üzerine düştüm. Öğürme ve öksürme seslerim ormanda yankılandı. Kustuğum şey, ardında iğrenç bir koku bırakarak yok olmuştu. Zihnimi ve bedenimi ele geçiren bu şeyin masum olmadığını, o an daha iyi anlıyordum.

Bu his… berbattı.

Tırnaklarım çimenlere saplandı, köklerinden kopmalarını sağladı. Bir saat önce birini öldürmekten korkan ben, şimdi öldürmek için yanıp tutuşmuştum. Üstelik öldürmek istediğim kişilerden biri de…

Aybars’tı.

Bedenimdeki titreme dinmiyordu.

“Öldürülmesi lazım, yoksa hepimizin sonunu o getirecek!”

Aynı adamın sesi yeniden kulağıma ulaştı. Ardından ona karşı çıkan bağırışlar ormanı doldurdu. Yüreğim yerinden sökülecekmiş gibi titredi. Bakışlarımı onlara çevirmeye cesaret edemiyordum.

“Yakalayın onu! Usta’dan başka hiçbir büyücü yaşamayı hak etmiyor!”

Askerler komutlar savururken, az önce birbirine düşman olanlar şimdi aynı yöne dönmüştü. Bana.

“O Seçilmiş Kişi! Kehanette adı geçen kişi!”

Aybars önümde durdu, kollarını iki yana açtı. Bir bariyer gibiydi. Kendi acısını umursamıyordu. Omzundan sızan kan yere damlıyordu. Arkası bana dönük olmasına rağmen yüzünün solgun ve terlerle kaplı olduğunu tahmin edebiliyordum. Yüzüm istemsizce buruştu. O bana bu denli güvenirken az önce ben… sanki irademi kaybetmiş ve algılarımı kapatarak hareket etmiştim.

Ben kendime güvenmezken, bir daha böyle bir şeyin olup olmayacağını bilmezken ben nasıl koruyabilirdi?

“Ona dokunmayı aklınızdan bile geçirmeyin!”

Hemen önünde, kılıcını havaya kaldırmış Kutay duruyordu. Bir siper gibi. Çenem titredi. Burnumun ucu sızlarken gözüme dolan yaşlardan kurtulmak istedim. Bu iki adam beni korumak ve güvende tutmak için ellerinden gelen her şeyi yapıyordu…

Ve bu, içimde ağır bir şey bıraktı.

Az önce yaptıklarım hâlâ içimde dolaşırken, korunuyor olmak beni suçlu hissettirmişti. Bedenimde, henüz tamamen çekilmemiş bir dürtünün ağırlığı vardı. Onlar bunu görmüş olmasına rağmen neden hâlâ önümde duruyorlardı?

Aybars beni kendime getirmemiş olsaydı… Kendime geldiğimde kaç kişi ölmüş olurdu? Yoksa ben herkese saldırırken bile, beni korumaya devam mı edeceklerdi?

Dikkatim dağıldı. Başıma saplanan ağrı sendelememe sebep oldu.

“Bizi kurtaracak kişi mi? Yıllar önce öldürüldü.”

“Onun için günlerce yuğ törenleri yaptık. Kadınlarımız ağıtlar yaktı. Buna inanmıyoruz.”

“O, Rau Panu’nun yetiştirdiği bir cadı olmalı. Sizi kandırıyor.”

Askerler benim bir cadı olduğuma inanıyordu. İşçiler ise benim yıllar önce ölmem gerektiğini söylüyordu. Sesler birbirine karışırken kalbim göğsümde daralıyordu. Titrek bakışlarımı hemen karşımda birbirine yaklaşan ve kendilerini güvende hissetmek için bir araya gelen İşçileri gördüm. Korkusuzca kelimeler eden iki asker bile yan yana duruyordu.

Yerde hala acı çekerek kendisine gelmeye çalışan okçunun başında ona siper olan başının arkasına saçlarını sıkıca bağlamış kişi omzunun üzerinden bana bakıyor ve öfkesini kusuyordu.

Zaman yeniden ağırlaştı benim için. Nefesim gürültü ile dışarıya çıkarken boğazıma dolanan eller, dün Aybars’a o büyüyü yaptıktan sonra olduğu gibi beni boğmaya hazırlandı. Bedenim karıncalandı. Tırnaklarım etimi yırtar gibi kaşımaya başladığında bakışlarıma değen leke durmamı sağlamıştı. O mağarada bu lekeyi gördükten sonra bana seçilmiş kişi olduğumu söylemişlerdi. Eğer… eğer bunu gösterirsem bana inanırlar mıydı?

Başımı kaldırıp hala benim önümde set gibi duran iki adama baktım. Ne yapmış olursam olayım, ben kendimden şüphe ettiğim bu an bile düşmekten alıkoyuyorlardı.

Denemekten başka şansım yoktu.

“Eğer,” dedim konuşmaya başladığım zaman. Sesimin bu kadar zayıf çıkacağını tahmin etmemiştim. Boğazımı temizleyip yeniden seslendim. “Eğer… lekeyi görürseniz… inanır mısınız?”

Ürkek bakışlarım onların üzerinde dolaştı. Aybars’ın arkasından çıktım. Bacaklarım hâlâ titriyordu ama dik durmalıydım. Az önce verdiğim zarardan sonra bunu nasıl yapacağımı bilmiyordum ama başka bir seçeneğim yoktu.

Yüreğimdeki son umutla uzun tişörtümün kolunu yukarı sıyırdım. Daha önce bana anlatılan lekeyi gösterdim. Uçları birbirine çok yakın, ortası boş ay şeklindeki iz… Onu gördüklerinde yüzlerinde beliren tek şey şaşkınlıktı. Bir süre birbirlerine baktılar.

“Canınızı yakmak istemiyordum,” dedim, sesim neredeyse bana bile yabancıydı. Az önce birisini neredeyse öldürecekken bunu söylemek pek inandırıcı gelmiyordu. Okçunun başındaki adam hiddetle ayağa kalkıp yüzünü bana döndü. Burnunun kenarları inip kalkarken bana inanmadıklarını belli etmişti… Fakat henüz beni dinlemeden bana cadı diye saldıran onlardı bütün suç tamamen bana ait değildi.

Aybars’ın kolunda ki okun sebebi de onlardı… Bu çatışmanın ortasına bizi düşürende onlardı… Neden büyü güçlerim olduğu için tek suçlanan ve düşman gösterilen bendim ki?

“Güçlerimi…” dedim. Artık kendime gelmem gerekiyordu şu an korkmam yerine krizi yönetmem lazımdı. “Güçlerimi nasıl kullanmam gerektiğini bilmiyorum. Öfkelendiğim zaman ise gözüm kör oluyor…”

“Bu lanet sürtük ne diyor bilmiyorum ama gebermek zorunda!”

Daha yaşlı olan asker öfkeyle haykırdı. Gözlerimi devirip hala neden beni öldürmek için bu kadar sabırsız olduklarını bilmiyordum. Her şey Rau Panu denen akrabam yüzünden miydi yoksa sadece istedikleri için mi?

Askerler üzerime doğru hamle yaptığında içlerinden birini Kutay tek bir kılıç darbesiyle yere serdi. Ayağı yerden kesildiği gibi adam sırtüstü düştü. Bacağını tutup acıyla çığlık atarken daha fazla kan dökülmesini istemiyordum. Bir an olsun medeni gibi oturup konuşamaz mıydık?

Ortalık hareketlenmeden ellerimi havaya kaldırdım. Bir refleks ile herkes yeniden geriye sendeledi.

“Durun artık!” diye bağırdım. “Artık kan görmek istemiyorum!”

Aybars’ın bir an önce tedavi edilmesi gerekiyordu ve burada düşünen herkesin tek derdi kim ölürse kazanacakları olmasıydı. Neden buraya hala diplomasi gelmemişti? Neden kılıçlarla yaralanıp ölen insanlar görmek zorundaydım.

“Diğer Gezer Askerini etkisiz hale getirin.”

Az önce neredeyse beni bakışları ile öldürecek olan adam sesini yükseltti. Onun sözü ile harekete geçen İşçiler, yaşlı olan askerin üzerine giderken adam tekrar seslendi.

“Öldürmeyin,” dedi.

Asker kılıcını kaldırıp hareket ederken birden fazla ona saldıran İşçilerden sıyrılamadı. Sonunda diz çökerek kılıcını yere bıraktı. İkisi de yere yatırıldı, elleri ve ayakları bağlandı; hareket etmelerine izin verilmedi.

İşçilerin lideri olduğunu düşündüğüm aynı adam bize doğru yaklaştı. Lekeyi dikkatle incelerken sesi yorgun ve yenik çıkıyordu. Bakışları titredi. Omuzlarından bir yük kalkmış gibi bedeni gevşerken elini göğsüne koyarak başını eğdi.

“Çok kötülük gördük. Bu yüzden seni de yanlış yere, o ne yediği belirsiz kansızın yanına koyduk.”

“Şu an bunun hakkında konuşmak istemiyorum.”

Aybars’a doğru ilerleyip koluna baktım. Kan giderek artmıştı; ayakta kalacak hâli kalmamıştı artık. Yüzü terle ıslanmış, bakışları buğulanmıştı.

“Kutay?”

“Onu bize bırakın.”

Lider dudaklarının arasından kısa bir ıslık çaldı. Birkaç dakika sonra ormanın içinden bir kadın çıktı ve ağır adımlarla bize doğru yaklaştı.

“Obamda bu yaraya bakan odur.”

Kadının başının etrafına sarılmış eski bir örtü vardı. Örtünün altından sarkan iki örgüsü siyah ve beyaz tellerle örülmüştü. Uçlarına bağladığı siyah kumaş, başındaki örtü kadar yıpranmıştı. Yüzündeki tuhaf siyah boyalar, yaşını ele veren kırışıklıklarla birleşince onu daha da tekinsiz gösteriyordu. Çekik gözleri, içindeki ışığı yitirmiş iki koyu kahverengiyi barındırıyordu. Aybars’a yaklaşırken istemsizce duraksadım.

Aybars elimi tuttu ve başını hafifçe salladı. Güvenilir olduğunu bana anlatmaya çalışıyor gibiydi. Kutay’la birlikte onu ağacın yanına taşıyıp oturmasını sağladık.

Kadın oka uzanırken Aybars’a baktı. Dudakları kıpırdamadı, hiçbir ses çıkarmadı. Aybars başını sallayarak devam etmesini işaret etti. Ok henüz omzundan çıkarılmadan dişlerini sıktı; acısını bastırmaya çalışıyordu. Kaybettiği kan göz önüne alındığında yardıma ihtiyacı olduğu açıktı, ama bu insanların bildiği yolların ne kadarına güvenebileceğimi bilmiyordum.

Saplanmış ok, kanın vıcık sesi ve etin yeniden yırtılışını andıran bir sesle yerinden çıkarıldı. Aybars kısa bir çığlık attı. Cebimden çıkardığım peçeteyle alnındaki teri sildim. Diğer elinden sıkıca tuttuğu Kutay’a kısa bir bakış attı.

“Bu tam bir kız çığlığıydı,” dedi alayla.

Yüzü kızarmıştı ama acısına rağmen gülmeye çalışıyordu.

“Bir de yerimde olsan daha zevkli olurdu.”

Bu hâllerine rağmen birbirleriyle sataşmaları akıl alır gibi değildi. Yine de içimde bir yerde, aralarında filizlenen güven bağının ilk düğümünün tam da burada atıldığını hissettim.

Kadın yaraya baktı. Beline taktığı bez çantayı karıştırdı. Birkaç parça ot ve küçük bir şişe çıkardı. Şişeyi yaranın üzerine dökmek üzereyken refleksle elimi uzattım.

“Tam olarak ne yapıyorsun?” dedim. “Bu… hijyenik mi?”

Kutay, onu durdurmaya çalışırken beni durdurdu. “Umay,” dedi sakin ama kararlı bir sesle. “Bu kadın bir şaman. Burayı henüz bilmiyorsun ama burada bu normal.”

Kaşımı kaldırarak elimi kadının kolundan çektim. Şişedeki sıvıyı yaranın üzerine döktü. Aybars sızlandı ama sesini bastırdı. Nefesini dişlerinin arasına hapsetmişti. Kadın ardından çıkardığı otu ağzına attı ve çiğnemeye başladı. Mideme bir şey oturdu. Yeniden irkildim.

“Bana onu yaraya koyacağını söyleme.”

Kadın gözlerimin içine baktı. Ne bir açıklama, ne bir tereddüt… O bakış yeterliydi.

“Sinir otudur. Çiğnenir ki özü açılsın. Kanı tutar.”

Kaşımı kaldırıp başımızda duran lidere baktım. Açık bir yaraya, bir başkasının ağzından çıkan şeyin değmesi fikri midemi kaldırıyordu. Tükürüğün yaraya iyi geldiğini biliyordum, evet. Ama bilmekle görmek arasında büyük bir fark vardı. Ve bu… bana tamamen yanlış geliyordu.

Ağzından çıkardığı ezilmiş, sulanmış otu yaranın üzerine bastırdı. Ardından çantasından çıkardığı bir parça bezle Aybars’ın kolunu sardı. Ne yaparsam yapayım, onları bu yöntemden vazgeçiremeyeceğimi anlamıştım. Müdahale etmeye çalıştıkça, daha kararlı hareket ediyorlardı.

Alışık olduğum şey bu değildi. İzlediğim dizilerde yaralar ya kızgın demirle dağlanırdı ya da temizlenip dikilirdi. Benim dünyamda kesikler steril aletlerle kapatılırdı. Ama burada… çiğnenmiş bir otla iyileştirmeye çalışıyorlardı.

Bu düşünce mideme oturdu. Burası kaçıncı yüzyıldı? Doktor yok muydu? Tıp gerçekten bu diyara hiç uğramamış mıydı?

“Bu saçmalık,” dedim, sesim sert çıktı.

“Değil, Umay,” dedi Kutay.

Aybars bu sırada sakinleşmişti. Kadının uzattığı sudan yudumladı. Dudaklarından akan bulanık, kırmızımsı sıvının ne olduğunu bilmiyordum; sormadım.

Kutay devam etti: “Burada, İnsan Diyarı’ndaki gibi ilerlemek mümkün değil. Daha doğrusu… bu insanların böyle şeylere ayıracak zamanı yok.” Sözleri yerini buldu.

Bakışlarım titredi. “Zamanı yok” derken aslında neyden bahsettiğini biliyordum. Ölümle yaşam arasında verdikleri savaş, onları bu hâle getirmişti. Başımı yere eğdim, burnumdan derin bir nefes aldım. Bu zırvalıklara bir son verilmeli, İnsan Diyarı’ndan destek alınarak tıpta ilerleme kaydedilmesi için harekete geçilmeliydi. Aksi takdirde bu tür iyileşme yöntemleri daha fazla sürdürülemezdi. Aybars veya diğer yaralılar mikrop kapabilirdi… ya da daha kötüsü.

Kadın yanımızdan kalkarken Aybars başını hafifçe eğip onunla konuştu.

“Beni iyileştirdiniz. Karşılığında bir şey istemediğinizi biliyorum. Ama ben unutmayacağım.”

Kadın bakışlarını Aybars’ın üzerinde gezdirdi. Sert çizgileri yumuşadı. Elini kaldırıp başının üzerine koydu; sessiz, ağır bir cevap verdi. Yanımızdan uzaklaşırken, bu kez az önce ona içirdiği şeyi düşünüyordum.

“Kadın sana ne içirdi?”

Aybars bakışlarını bana çevirdi. Yorgunluğu yüzünden okunuyordu; ben ise burada tek yaptığım şeyle, başında durup durmadan konuşmaktı.

“Sadece demirhindi şerbeti. Kan kaybı için ideal bir takviye.”

Başımı salladım. Onu fazlasıyla bunaltmış olabileceğimi düşündüm. Elini tuttum, hafifçe sıktım.

“Üzgünüm, amacım-”

“Biliyorum, Umay…” dedi yumuşak bir sesle. “Sadece endişelendin.”

Yarım yamalak bir tebessüm bıraktım yüzünde. O sırada, karşı tarafta huzursuzca kıpırdanan Kutay’a baktım. Çoktan Aybars’ın elini bıraktığını fark ettim. Bir kaşını kaldırarak bana baktı. Soğuk bakışlarının ardında ne anlatmaya çalıştığını çözmeye çalışıyordum. Ben de ona karşılık, tek kaşımı kaldırıp gözlerimi devirdim.

“Şaman Tüngül uzun zamandır bizimle yürür. Şifacılar gibi değildir belki, ama elleri dert tanır, derde dokunur.”

Başımı kaldırıp adama baktım. Tok sesi, sanki beni sakinleştirmeye çalışır gibiydi; kelimelerinden çok tonuyla güven vermek ister gibi. Başımı salladım. Artık asıl konuşulması gereken konuya gelmemiz gerektiğini hissediyordum. İçimdeki suçluluk yeniden kıpırdandı. Ona rağmen kendimi toparlayıp sesimi bulmaya çalıştım.

“Az önce olanlar için… Asıl özür dilemesi gereken kişi benim.” Bir an duraksadım. “Ve arkadaşıma yardım ettiğiniz için… teşekkür ederim.”

Sesim dudaklarımdan zorlukla döküldü. Bir adım daha atsam ağlayacak gibiydim. Yaşananların şokunu hâlâ üzerimden atamamıştım. Soğuk bir ürperti bedenimi baştan sona kat etti.

“Affı bize düşer. İlk darbeyi biz vurduk. Karşılığı buydu.”

Tanımadığım bu adam beni yatıştırmaya çalışıyordu. Elini uzattı; sessiz bir ateşkes teklifiydi bu. Gülümsemek istedim ama yüz kaslarım buna izin vermedi. Tam o sırada ben harekete geçecekken, Kutay benden önce davrandı. Adamın bileğini kavradı. Oturduğu yerden kalkıp tam karşısına geçti.

“Varlığınızı fark etmedim bile,” dedi soğuk bir sesle. Bakışlarını adamın üzerinden ayırmadan ekledi: “Bu saldırı kasıtlı mıydı?”

Adam başını olumsuz şekilde salladı. Geldiğimiz yönün tersini gösterdi.

“Dört gün öncesine dek köyümüzdeydik,” dedi. “Sonra yaratıklar bastı. Sağ kalanlarla birlikte daha güvenli bir yer bulmak için yola düştük.”

Anlatırken, evini ve yurdunu kaybetmiş olmanın ağırlığı sesine sinmişti. Kuzeyden buraya üç gündür yoldaydılar. Amaçları, konağa yakın bir yerde yer tutmaktı. Toprağı sürüp hayvanlarını doyurabilecekleri bir alan arıyorlardı. Başka bir köye sığınmak yerine, kendi köylerini kurmaya kararlıydılar.

“Umarım en kısa zamanda kendinize bir yuva bulursunuz,” dedim.

Bu söz ağzımdan çıkarken utandım. Her şeyi yeni yeni öğreniyor olmak ama hiçbir şeye gücümün yetmemesi… en nefret ettiğim duyguydu.

“Peki,” diye sordu, “bunca zamandır neredeydiniz?”

O an fark ettim. Ağaçların ardında saklandıkları yerden çıkan… Kadınlar. Çocuklar.

Kendilerini korumak için gizlenmişlerdi. Yük arabaları sessizce bekliyordu; eşyaları yok denecek kadar azdı. Birkaç kuzu, arabaları çeken inekler… Yaşlı kadınlar ve çocuklar eşeklerin sırtındaydı. Adamlar halklarını gösterdiğinde, durumun vahametini iliklerime kadar hissettim.

Yaralılar vardı. Perişandılar. Ama buna rağmen, bir şekilde ayakta duruyorlardı.

“İnsan Diyarı’na kaçırılmıştı,” dedi Kutay. Kısa bir sessizlikten sonra ekledi: “Ama şimdi… görevini yerine getirmek için geri geldi.”

Kadınların arasından boğuk, ağlamakla karışık sesler yükseldi. Sanırım haber onlara çoktan verilmişti. Karşımızda duran birkaç İşçinin onlarla birlikte olduğunu, yola koyulmaları için hazırlık yaptıklarını gördüm.

Az önceki Şaman Tüngül ise, neredeyse öldürecek olduğum okçuyla ilgileniyordu.

Başımı istemsizce salladım. Gözlerim acıyla kıvrıldı. En başından beri kaderimi kendim yazarım demiştim. Yine de bazı yollardan kaçış yoktu. Annem beni İnsan Diyarı’na götürüp saklamış olsa bile… işte buradaydım. Kaderim çoktan yürümeye başlamıştı. Kehanet dedikleri şey, sessizce ama kararlı bir şekilde ilerliyordu.

“Size söz veremem,” dedim. Sesim bu kez daha sakindi. “Ama eğer her şey onun durdurulmasıyla sona erecekse… elimden geleni yapacağıma söz veririm.”

Adam gülümsedi. Yanındakilerin de gözleri parladı. Az önce olanları hâlâ içimden atamamışken, bir günde bu kadar çok şey yaşanmasına şaşırıyordum. Neden her şey üst üste gelmek zorundaydı?

“Gideceğiniz yere kadar sizi korumamıza izin verin.”

Başımı salladım.

“Hayır. Lütfen yolunuza devam edin. Ve… size yardım edenlere bir daha asla saldırmayın.”

Son sözlerim bir rica değildi. Bir emirdi. Adam mahcupça başını eğdi. Onlara kendimle alakalı birkaç şeye açıklık getirmek istesem de Kutay kısa ve net bir şekilde bu duruma son vermem konusunda noktayı koymuştu. Bu şekilde davranmasının bir sebebi olduğunu düşündüm.

“Peki… bundan sonra ne yapacaksınız?”

Liderin adı Savtigin’di. Kısa bir tanışmanın ardından bu soruyu bize sormuştu. İşin aslı bu sorunun cevabını biz de bilmiyorduk. Başımı olumsuzca salladım, mahcup bir ifadeyle baktım onlara.

“Önce Koruyucu Melekler Konağı’na gideceğiz. Sonra… yolumuzu belirleyeceğiz.”

İşçiler hem umutlu hem de endişeliydi. Son kez adam gözlerimin içine baktı.

“Buralar artık eskisi kadar tekin değildir. Yanınızda yaralı bir Koruyucu var…”

Adamın bakışları Kutay’a çevrildi. Kutay dikleşip adamın ağzından dökülecek o birkaç cümle ile saldırıya geçeceğini belli eden bir havaya bürünmüştü. Elimi refleks olarak havaya kaldırdım.

“Sanırım endişem yetersizdir,” dedi sonunda ağzından benim korkuma neden olacak cümleler dökülmesi yerine. Rahat bir nefes verip başımı salladım.

“Kader insanı bir kez çağırdığı zaman ona hiçbir irade karşı gelemez. Yazgımız ağır olsa bile Adını rüzgar taşısın, hatun. Yükünü toprak tutsun.”

Adam elini yeniden kalbinin üzerine koyup önümde saygıyla eğildi. Söylediği sözler zihnimde bir şimşek gibi çaktı. Ne zamandır böyle konuştuğumu düşündüm. İzlediğim dizilerden mi, etkilendiğim o eski savaş hikâyelerinden mi sızmıştı bu dil bana? Ne zaman bu cümleleri kursam, benimle alay eden o kadar çok insan olmuştu ki…

Ama şimdi gözlerime dolan yaşların sebebi alay değil; gururla karışık, ağır bir yükün kabullenişiydi.

Gülümsemeye çalışarak ben de hürmetle başımı eğdim.

“Rüzgâr adımı taşıyor, toprak yükümü tutuyorsa…” dedim. “Ben de bu yazgıyı yolun sonuna kadar yazacağım.”

İçimde bir sevinç koptu. Yüksek sesle gülmek, iliklerimde hissettiğim bu güçle yürümek istedim.

Son kez vedalaştık. Onlar yollarına düşerken arkalarından bir süre baktım. Kutay yanımda dikilmişti; yüzünde o tanıdık ifade vardı.

“Bakıyorum,” dedi alayla, “zihnin unutsa bile ruhun buraya olan bağlarını hâlâ hatırlıyor, güzel hatun.”

Bakışlarımı ona çevirdim. Birkaç hafta öncesine kadar Aybars’la yaptığımız otağ şakasının artık şaka olmadığını düşünmek, içimi beklenmedik bir mutlulukla doldurdu. Sanki uzun süredir uykuda olan bir yanım uyanmıştı.
Nereye ait olduğumu hatırlatmıştı bana.

Elimi kaldırıp Kutay’ın göğsüne hafifçe vurdum, ardından Aybars’a döndüm. Ağacın dibinde oturmuş, biraz olsun sakinleşmişti. Yanına doğru yürüdüm.

“Şimdi nasıl hissediyorsun?” diye sordum.

Kapalı gözlerinden birini aralayıp bana baktı. Dudakları yukarı kıvrıldı. “Eh…” dedi. “Şimdi daha iyiyim.”

Tişörtü kana bulanmıştı. Geldiğimiz ilk günden Alkım’ı kaybetmiştik. Şimdi de Aybars yaralıydı. Benim için fazlasıyla uzun, fazlasıyla ağır bir gündü.

Yanına çömelirken bakışlarımı biraz ileride ağaçlara bağlanmış iki askere çevirdim. Atlarını alıp yola devam edebilirdik. Böylece Aybars yürümek zorunda kalmazdı.

“Dinlenmeye devam edecek misin, prenses?”

Kutay, Aybars’a yukarıdan bakıyordu. Bu hitap hoşuma gitmedi. Yarım saat önce omzundan ok çıkarılmış, kan kaybetmişti.

“Ya da…” dedi, parmağıyla atları işaret ederek, “ata binecek halde misin?”

Aybars yerinden kalkmaya çalışınca hemen koluna girdim. Ayakta durmasına yardım ettim.
“At iyi fikir,” dedi. Ama hâli hiç de öyle demiyordu.

“Konağa vardığımızda Şifacılardan yardım alabiliriz.”

Kutay’ın sözlerine sadece başını salladı. Kutay diğer omzuna hafifçe vururken yönümüzü askerlere çevirdik. Onlara ne yapacağımız meselesi havada asılı kaldı.

Yaklaştıkça, yaşlı olan oturduğu yerde kıpırdanıp kurtulmaya çalıştı. Yaralı olan ise Şaman’ın eliyle çoktan toparlanmıştı.

Bir an tereddüt ettim. Onları bu hâlde bırakmak… İlk karşılaştığımızda İşçiler hakkında kurdukları o aşağılık cümleler aklıma geldi. Şimdi yarası, aşağıladıkları İşçiler sayesinde sarılmıştı.

“Çözün bizi!” diye bağırdı yaşlı olan. “Gezer Askeri’ne nasıl karşı gelirsiniz!”

Dudağım seğirdi. Bu özgüven… Bu iki ahmağa kim böyle bir cesaret vermişti?

“Hey,” dedim, “piyonlar. Bana bakın.” Ellerimi havaya kaldırdım, yüzüme yapay bir üzüntü kondurdum.

“Üzgünüm,” dedim, “iki aptal erkekle karşı karşıya gelince elim ayağım titriyor.”

Dizlerimi kırıp önlerinde çömeldim.

“Bir cadı dişinin buyruğuna girecek değiliz ya.”

Gülüşüm genişledi. Sinir, içimde yeniden kıpırdanmaya başlamıştı.

Kutay bir an bile beklemedi. Ayağını savurup adamın çenesine sert bir darbe indirdi. Küt bir ses ormanda yankılandı. Genç asker acıyla bağırdı, yere kan tükürdü. Kutay saçlarından yakalayıp başını geriye itti. Yüzü darbenin etkisiyle tanınmaz hâle gelmişti.

“Böyle konuşabileceğini sana kim söyledi?” dedi.

Adam gözlerini kırpıştırarak Kutay’a baktı. Şaşkınlıkla donup kalmıştı. İşçiler o an ortaya çıkmasaydı, bu yüzleşmenin hiç yaşanmayacağını fark ettim.

“Koruyucu Melekler Konağı’nda ne yaptınız?” diye sordu Aybars.
Sesi soğuktu. Kutay’ın yanına geldi.

Diğer ağaca bağlı olan adam küfrederek bağırdı.

“Kimliğin ne ki sana cevap vereceğiz?” Bizi baştan aşağı süzdü, ağzından tükürükler saçarak öfkesini kusmaya devam etti. “Üstü başı ayrı, soyu sopu belirsiz üç işe yaramazsınız.”

Sözlerine daha da çok güldüm. Yaralı olmasına rağmen gerçekten cesurdu. Ya da aptallığı cesaret sanıyordu. Kahkaham ormanın içine yayılırken sakin bir nefes aldım.

“Ağaca bağlı bir çöp için fazla iddialı konuşuyorsun.”

Dudaklarının arasında alaycı bir sırıtış belirdi. “Kadın ağzı bu kadar uzamaz,” dedi yüzünde pis bir sırıtış göründü. “Susturmasını bilirim.”

Öfkenin kan yerine damarlarımda aktığını hissettim. Dişlerimi sıktım. Tırnaklarımı avuç içime bastırırken bir an için yumruk atıp atmama konusunda kararsız kaldım. Adamdan öylesine tiksinmiştim ki ona dokunma fikri bile midemi bulandırmıştı.

“Ben de seni susturmasını bilirim,” dedi Kutay, sanki bundan zevk alıyormuş gibi. Sözleri zihnimde yankı uyandırırken şaka yapmıyordu. Bal rengi gözleri deliye dönmüş alev misali yanıyordu.

“Kafasını almayı planlıyordum,” diye konuştu Aybars. Gözleri Kutay’ın belinde sarkan kılıca kaydı. “Ama senin yöntemin daha yaratıcı.”

Kutay’a katılıyordu. Yüzündeki gülüş, bunu gerçekten yapabileceklerini gösteriyordu. Bu düşünce, bir anlığına içimi ürpertti. Evet, askerin ağzına dikkat etmesi gerekiyordu… ama bu ikisi yangına su değil, benzin dökebilirdi.

“İkisini de alalım,” dedi Kutay sakince.

Aybars’la göz göze geldiler. Birkaç saniyelik sessizlikten sonra başlarını salladılar. Bu fikir hoşlarına gitmişti. Her konuda tartışan bu iki adam, ilk kez aynı noktada buluşmuştu.

Bundan memnun mu olmam gerekiyordu, yoksa erkeklik egolarının doyumunu izlemek zorunda mıydım?

“Güzel fikir,” dedi Aybars. “Yavaş olsun.”

Bir araya geldiklerinden beri ilk defa bir düşünce de hemfikir olmuşlardı fakat bu karanlık arzulardan doğan bir filizdi. Bu durum içimi ürpertiyordu.

Ellerimi çırptım, dikkatlerini bana çekmek için. “Beyler,” diyerek dikkati bana vermelerini sağladım.

“Buraya kim daha zalim olacak onu konuşmaya gelmedik. Hakarete uğrayan benim,” diye ekledim. “Ama sinirlenen sizsiniz.”

“Sence normal değil mi?”

Kutay başını hafifçe yana eğdi. “Bir de nedenini soruyor,” dedi.

Haklı olduklarını biliyordum. Ama bu iki gereksizin sözlerine takılmak yerine, konağın yerini öğrenmemiz gerekiyordu. Bu işin daha fazla uzamasını istemiyordum. Ayağa kalktım.

“Bizi bırakın!” diye bağırdı Kutay’ın elinin altındaki adam. Hâlâ bu kadar cüretkâr olabilmesine şaşıyordum. “Bu iş Büyük Usta’nın kulağına giderse—”

Cümle yarım kaldı. Kutay saçlarını biraz daha sıktı, adamın başını geriye yatırdı. Gözleri Kutay’ın yüzüne kilitlendi. Dudaklarındaki küstah tebessüm silindi. Dudağının kenarı seğirdi. Kısılmış gözleri, gecikmiş bir idrakle aralandı.

“Kutay!”

İsmi söylerken sesi titremişti. Hayret değil, tanıma vardı bu kez. O an anladım. Bu adam Kutay’ı tanıyordu.

Ama nasıl? Yoksa tüm diyara yayıldığını bildiğim kötü şöhreti yüzünden mi?

Kutay, keyifle kısa bir kahkaha attı. “Demek beni biliyorsun,” dedi. “Yıllar geçmesine rağmen hâlâ buralarda anılıyor olmak… güzel.”

“Sen Ra—”

Adam cümlesine yeni başlamıştı ki, Kutay yumruğunu hiddetle yüzüne indirdi. Ses, çıktığı yerde boğuldu. Darbenin etkisiyle yüzü kanla dağıldı. İkinci yumruk indiğinde, bir şeylerin çatladığını duyar gibi oldum.

Yerimde istemsizce kıpırdadım. Ne olduğunu anlamaya fırsat bulamamıştım bile.

“Sana benim hakkımda konuşma iznini kim verdi?”

Saçlarından tuttuğu adama bir tekme daha savurdu.
Engel olmak istedim ama geç kalmıştım.

Adam baygınlığa kayarken dudaklarının arasından kan sızıyordu. Kutay’ın yüzündeki kana susamış ifade, sıktığı çenesi, kararmış bakışları… onu tanıdığım adamdan koparıp bambaşka birine dönüştürmüştü.

“Bahadır ağabey!”

Genç asker neredeyse çığlık atar gibi bağırdı. O an adının Bahadır olduğunu öğrendiğim adamın dudaklarından tükürükle karışık, koyu bir kan aktı. Midem altüst oldu. Bakışlarımı kaçırıp onu bu hâle getiren Kutay’a çevirdim.

“Kutay, ne yapıyorsun?”

Sesim, içimde yükselen ürpertinin sertliğiyle dövülmüş gibiydi. Parmaklarımı dudaklarımın üzerine bastırdım, kendimi toparlamaya çalıştım. Aybars yanımda duruyor, sanki bu anı bekliyormuş gibi sadece izliyordu. Ya da az önce bana söylenenleri düşününce… bunu hak ettiğini mi sanıyordu?

Kutay adamın başından ayrılıp yanıma geldi. Yüzündeki ifadesizlik ürperticiydi. Onun daha önce hiç görmediğim bir yüzüydü bu.

“Fazla konuşuyordu,” dedi. Bunu yeterli bir açıklama sayarak.

Gözlerimi devirdim. Bu bir açıklama değildi. Parmağını bana uzatıp uyarır gibi konuştu:
“Bunları düşünmene bile gerek yok, güzelim.” Başımı istemsizce salladım.

“Aklınızı mı yitirdiniz!” diye bağırdı diğer asker.

Bağlandığı yerden kurtulmaya çalışıyordu. Diğeri ise aldığı darbelerden tamamen tükenmişti; başı göğsüne düşmüş, baygınlığa teslim olmuştu.

Bu soruyu ben de sormak istiyordum. Ama Aybars’la Kutay’ın tanımadığım yönleri bir bir ortaya çıktıkça, susmaktan başka bir şey yapamıyordum. Gördüklerimi sindirmeye çalışıyordum.

Bu diyar… Gök-Erk Diyarı, onlara gerçek benliklerini mi hatırlatmıştı? Yoksa bu yüzlerini benden mi saklamışlardı? Onlar hakkında bilmediğim daha kaç kart vardı?

Bunun zamanı değildi. Düşüncelerimi dağıtmak ister gibi başımı salladım. Konuyu keskin bir hamleyle değiştirdim.

“Konağın yeri nerede?” Sesimi bilerek yükselttim.

Gözümün önünde darbe alan adamı her gördüğümde, onlara karşı içimde kalmış son empati kırıntıları da sızlıyor, içime cam parçası gibi batıyordu.

“Eli bağlı olana güç göstermek kolaydır.”

“Rau Panu’nun arkasına saklanarak yaşamak da öyle!” diye bağırdı Aybars. Adamın kıpırdanışlarını bastırdı.

Bu özgüvenin tek kaynağı, herkesin korktuğu ama bir o kadar da nefret ettiği o büyücüydü.

“Hepinizin sonu gelecek!”

“Konağın yerini söyle!”

Kutay daha fazla dayanamadı. Kılıcı çekip askerin boğazına dayadı. Göğsü şiddetle inip kalkıyor, gözleri bir kılıca bir Kutay’a gidip geliyordu. Dudaklarını birbirine mıhlayıp başını olabildiğince kaldırdı. Ağzından tek bir kelime bile alamayacağımızı kabullenmiş gibiydi.

Kutay kılıcı biraz daha bastırdı. İnce bir kesik açıldı. Adamın çenesi yukarı kalktı; adem elması her yutkunuşta daha da belirginleşti.

“Bak,” dedi Kutay. “Bu işin uzamasını istemiyorum.”

Bu sahneyi daha fazla izleyemiyordum. Sanki insanlığın son umudu gözlerimin önünde silinip gidiyordu. Kutay’a yaklaştım, kılıcı tutan kolundan yakaladım.

“Arkadaşının yardıma ihtiyacı var.”

Kılıcı geri çekmesini sağladım. Bakışları beni bulduğunda, bir anlığına ciddiyetimi tartıyordu. Söylediklerime gerçekten inanıp inanmadığımı anlamaya çalışıyordu. O an fark ettim; Kutay bu tür anlara fazlasıyla alışkındı. Sanki bu, onun için sıradan bir rutindi.

Ama benim için değildi. Ben buna katlanamıyordum.

“Siz yolunuza, biz yolumuza,” dedim. “Bir daha birbirimizi görmeyeceğiz.” Kısa bir duraksamadan sonra ekledim.

“Şimdi… konağın yerini söyle.”

Adam başını salladı. Bakışlarını yere indirdi. Dudaklarının arasından cılız bir küfür döküldü. Bir süre sessiz kaldı.

“Bize dokunmayacaksanız…” dedi sonunda. Yenilgisi sesine işlemişti.

“Gitmenize izin vereceğiz.”

Kutay, benim yerime konuştu.

Bu sözleri, az önce iki askerden birini bayıltmış, diğerinin boğazına kılıç dayamış bir adam söylüyordu. İnanması güçtü.

Adam birkaç saniye daha sessiz kaldı. Bunca tehditten, bunca şiddetten sonra bize güvenmemesi normaldi. Hatta “beni öldürün” demesini bile bekliyordum. Ama beklediğim gibi olmadı. Yüzünü ekşitti, yenilgiyi kabullenmiş bir hâlde ağzını açtı.

“Bu patikadan şaşmayın. Yol ikiye düştüğünde sağdan gidin. Aradığınız yer hemen önünüze çıkar.”

İstediğimi aldığım anda dudaklarımda bir tebessüm belirdi. Ellerimi yeniden birbirine çarptım, ses çıkardım. Yere düşen kılıçlardan birini alıp adamın ayak ucuna bıraktım. Biz uzaklaşana kadar iplerden kurtulabileceklerini anlatan sessiz bir işaretti bu.

Bu iyiliği yapabilirdim… değil mi?

“Ne yapıyorsun?” diye sordu Kutay.

“Onları bu şekilde bırakamayız.”

“Sana hakaret eden, seni öldürmek isteyen insanlara yardım edecek kadar cömert olduğunu bilmiyordum.”

Kutay’a baktım, gözlerimi devirdim. Bu kadar cani değildim… henüz. Bakışlarımı Aybars’a çevirdim. Beni anlayacağını umarak. Sessizce, bunu yapmam gerektiğini anlatmasını diledim.

“Kılıca ulaşsın, iplerden kurtulsun diye yapıyor,” dedi Aybars. “Biz uzaklaşana kadar onlar hâlâ burada olur.”

İç sesimi okumuş gibiydi. Aybars’a gururla baktım, gülümsedim. “Beni anlayan birinin olması…” dedim. “Gerçekten güzel.”

Kutay adama doğru yaklaştı. Diğerine yaptığını yapmamasını diledim.

“Kurtulduktan sonra diyara haber sal,” dedi soğuk bir tonla. “Seçilmiş kişi geldi de.”

“Rau Panu seni ve o cadıyı boş bırakır mı sanırsın?”

Kutay sırıttı. “Eh… Asıl istediğim de buydu zaten. Haberi ona ulaştırman.”

Neden böyle yaptığını anlamamıştım. Engel olana kadar çoktan söylenmesi gerekeni söylemişti. Burada olduğumuzdan haberi yoktu; bu sürede plan yapabilir, hareket edebilirdik.
Derdi yakalanmak mıydı?

Yanımıza geldiğinde dayanamadım.

“Bunu neden yaptın?”

“O kansızın Umay’dan haberi olursa, yakalanmamız an meselesi olur.”

Bize kısa bir bakış attı. Ne söyleyeceğini sanırken atlara doğru yürümeye başladı. Cevabını arkasını dönmeden verdi.

“Uçar Kaan çoktan ona haber vermiştir. Bizim hedefimiz, adının diyarda yankılanmaya başlaması.”

Kutay, Uçar Kaan’dan söz ediyordu. Ama söyledikleri zihnimde yerine oturmuyordu.
Bu kişi, bizim burada olduğumuzu nasıl bilebilirdi?
Ve bu bilgiyi, bizden bu kadar uzakta olan bir büyücüye nasıl ulaştırabilirdi?

“Uçar Kaan mı?”

Aybars, Kutay’ın arkasından yürürken ona seslendi.
Belli ki ben hariç herkes bu ismi biliyordu. Bu tuhaftı. Tanıdık geliyordu ama zihnim, kim olduğunu bana hatırlatmıyordu.

“Evet,” dedi Kutay. “Erlik’in oğullarından biri…”

Kutay açıklamayı yaparken, o an hatırladım.
Gölgelerin arasında yaşayan, kötü haberleri taşıyan kişi olarak biliniyordu. Çoğu zaman bir casus olduğu da fısıldanırdı. Bu yüzden ona bu kadar hızlı, bu kadar temkinli hitap etmişlerdi.

Ama beni asıl şaşırtan şey başkaydı. Kutay bu bilgiyi nereden biliyordu?

Kafamdaki soru işaretleri çoğalırken çoktan atların yanına gelmiştik. Sahiplerinden uzaklaşmayan, biri gri biri kahverengi iki at, yerdeki otları sakin sakin yiyordu. Az önce kopan onca gürültüye rağmen kaçıp gitmemiş olmaları, iyi yetiştirildiklerini gösteriyordu.

“Sanırım atları alsak sorun olmaz, değil mi?” dedim. “Bence onlara artık pek ihtiyacınız yok.”

Askere seslenmiştim. Ama cevap vermek yerine olduğu yerde donup kalmıştı. Başını öte yana çevirmişti. Bir kez daha seslendim.

“At diyorum.”

Bana bakmadan konuştu.

“Desem de alacaksınız, değil mi?”

Omuz silktim. Kutay’la Aybars çoktan atların önünde durmuştu. Kutay askere dönüp alayla sordu:

“Bu bir soru değildi, değil mi… piyon?”

Hem bana takılıyor, hem de adamı bilinçli olarak aşağılıyordu.

Aybars güçlükle atın üzerine yerleşirken acıyla yeniden sızlandı. Kolunu fazla oynatmaması için uyardım. Dudaklarında buruk bir tebessüm belirdi. Kutay da kahverengi olana atladı. Arkalarından bir an durup baktım.

Tek bir problem vardı. Ben ata binmeyi bilmiyordum.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.