Ata iki yandan baktım. Sanırım ayağımı üzengiye basıp kendimi yukarı çekmem gerekiyordu. Ama gözümde bu, aşılması gereken kocaman bir engel gibi duruyordu. Aybars’ın atına binecektim; kolunun yaralı olduğunu düşünürsem, bir de benim beceriksizliğim eklenirse ikimizin aynı anda yere kapaklanması işten bile değildi.
“Peki ben nasıl ata bineceğim?” dedim. “Yürütmeyeceksiniz beni, değil mi?”
Aybars kolunu bana uzattı. Bunu o kadar basit bir şeymiş gibi yapıyordu ki… Gözlerimi devirdim, sesim istemeden yükseldi. “Ciddi misin? Sanki ben yıllardır at biniyormuşum gibi!”
Kutay’ın dudaklarının arasından kısa bir kıkırtı kaçtı. Gürültüyle attan indi; yere çarpan ayakkabıları tozu havalandırdı.
“Benimle seyahat etmek istemediğine emin misin?” dedi.
Dudaklarındaki tebessüm masum olmaktan uzaktı. Ona güvenmediğim için değil; içimi huzursuz eden o tuhaf çekim yüzündendi bu tercih. Onunla birlikte bindiğim an, kendime ördüğüm sınırların yıkılacağını ve kendimi istemediğim kadar tehlikeli bir yakınlığın içinde bulacağımı hissediyordum.
Başımı salladım. “Üzgünüm, Aybars’ı tercih ederim.”
Dudaklarını büzdü. Bu cevap canını sıkmış gibiydi. Bakışları yüzümde dolaşırken, fikrimi değiştirip onunla birlikte ata binmemi bekliyormuş gibi duruyordu. İçimden kendime sertçe fısıldadım.
Bu bakışa kanma, Umay.
“Sözlerine boyun eğmekten başka şansımız yok.”
Ellerimi belime koyarken istemsizce küçük bir çığlık attım. Kalbim, anlam veremediğim bir duygu ile hızla atmaya başlamıştı. Bu his beni ondan uzağa itiyordu.
“Ne yapıyorsun?”
“Seni ata yerleştireceğim.”
Aybars’a baktım. Kolu yaralıydı; ondan fazlasını isteyemezdim. O ise elini yeniden bana uzattı. Kolundan tutmuştum ki Kutay ani bir hamleyle beni yerden kesti. Parmakları belimi sıkıca kavradı. Bu kadar zahmetsizce kaldırması, ne kadar güçlü olduğunu açıkça gösteriyordu.
Yüzümün kızardığını hissettim. Kutay’ın bu kadar tehlikeli bir şekilde etkileyici olduğunu düşünmek yerine ata tırmanmaya odaklanmalıydım.
Atın yelesine tutunurken beni kaldırmaya devam ediyordu. “Düşeceğim!” diye bağırarak kaydım. Ayaklarım yeniden toprağı buldu.
“Bir dakika.”
Aybars attan indi. Önümde durdu, dizini kırarak yere çöktü.
“Buraya bas. Kutay seni kaldırsın.”
Başımı salladım. Kutay belimden tuttu. Ayağımı Aybars’ın dizine yerleştirip kendimi yukarı ittim. Kutay’ın elleri belimden kalçalarıma doğru kaydı.
“Tuttuğun yere dikkat et!” diye çıkıştım, ata tırmanırken.
“Tamam, dikkat edeceğim.”
Kıkırtıyla konuşuyordu. Bundan fazlasıyla keyif aldığı belliydi. Sadece bu kısa temasın bile pek çok kapıyı aralayabileceğini biliyordum. Kutay’la birlikte gitme fikrinden uzak durmakla doğru kararı verdiğime emindim.
Bacaklarımdan destek verdi. Sonunda eyerin kenarına tutunup kendimi yukarı çektim. Atın sırtına yerleştiğimde nefes nefeseydim.
At yavaşça hareket etti.
“Hareket ediyor!”
Sesim kesik kesik yükseldi. Korkulu sesim ormanın içine yayıldı.
İkisi birden kıkırdadı. Aybars dizgini kavrayıp tek bir akıcı hareketle arkamda yerini aldı. Sırtımda hissettiğim sıcaklık ve dizgini gergince tutuşu bana güven vermeliydi belki, ama içimdeki huzursuzluk geçmedi. Kendimi iyi hissettiğim kadar tetikteydim.
“Yaran nasıl?” diye sordum.
“Çok kötü değil.”
Yüzünü göremiyordum. Sadece nefesini, başımın arkasında hissediyordum. Tenime değmeden bile varlığını hissettiren bir yakınlıktı bu. At üstünde olmanın neden bu kadar romantize edildiğini şimdi daha iyi anlıyordum. Ama bu romantizm beni rahatlatmıyordu; aksine, savunmasız hissettiriyordu.
Kutay öne geçip yolu aldı. Atlar hareketlenirken düşme korkusuyla eyerin kenarlarına daha da sıkı tutundum. Parmaklarım sertleşmişti.
“Korkma,” dedi Aybars. “Dizginler bende.”
Keşke bu kadar kolay olsaydı. Yüksekteydim. Dengemi kaybedersem düşeceğim şey yalnızca toprak olmayacaktı; kemiklerime işleyecek bir acı olacaktı. Atın heybeti, altımdaki gücüyle beni küçültüyordu.
“Güneş batmadan ulaşmamız gereken bir konak var,” dedi Kutay. “Biraz hızlanalım.”
İlerliyorduk. Kaostan, askerlerden, bağrışmalardan uzaklaşıyorduk ama içimdeki gürültü dinmiyordu.
“Sessizce saklanırken,” dedi Aybars, “tam o anda İşçilerin askerlere saldırması ve bizim olayın ortasında kalmamız… Sence bu normal mi?”
Normal değildi. Hiçbir yanı normal değildi. Sanki görünmeyen bir el bizi bilerek o noktaya sürüklemişti.
“Şansım bir kere düzgün gitse,” dedim, “şaşarım.”
Kutay’ın ağzının içinde mırıldandığını duydum. Onu da saklandığı yerde bulmuşlar, ona da saldırmışlardı.
“Asıl saçmalık,” dedi. “İşçilere yardım ediyoruz ama hâlâ bize saldırıyorlar.”
Gülmekle ağlamak arasında kaldım. Uzaktan bakıldığında saçma, hatta komik sayılabilecek bir durumdu. Ama içindeyken insanın içini kemiren bir tarafı vardı. Bu yer, aklımı dağıtmakla kalmıyor; beni yavaş yavaş kendine benzetiyordu.
“Peki ya sana cadı demeleri?” dedi Aybars, gülüşünün arasından.
Bir kahkaha kaçtı dudaklarımdan. İçimdeki acıyı şakaya vurmaktan başka çarem yoktu. “Biliyorum,” dedim. “Acınasıyım.”
Aybars dizginleri biraz daha sıktı. Göğsünün gerildiğini hissettim. O an, cadı dedikleri anda içimden çıkan şeyi hatırladım. Geri alınamayan o anı. İçimden fışkıran o iğrenç şeyin ne olduğunu bilmiyordum. Bildiğim tek şey, bana ait hissettirmemesiydi.
“Az önce yaptığın o şey…” dedi Aybars.
Sesindeki tereddütü hissettim. Konuyu açmak istemiyor gibiydi ama susmanın daha tehlikeli olduğunu da biliyordu.
“O neydi?”
Bakışlarım karardı. Bunu nasıl anlatabilirdim? Zihnimdeki fısıltıları, bedenimi saran o soğukluğu… Ölüm kelimesi, o an gözümün önünde pembe harflerle yazılmıştı. Rahatsız edici biçimde yumuşak. Neredeyse davetkâr.
“Bilmiyorum,” dedim. “Sanki biri bana ne yapmam gerektiğini söyledi.”
O an hâlâ içimdeydi. Seçeneklerim yokmuş gibiydi. Bir şey irademi elimden almış, beni kendi istediği yöne çevirmişti.
Kutay’ın sesi arkadan geldi. En başından beri dinlediğini hissediyordum. Sesi sakindi. Fazla sakin.
“Yer-Su doğadaki gizli güçlerdir. Umay’ın içinde hep bastırılmış bir büyücü vardı. Gerçek evine döndüğünde ruhlar onu fark etti. Ve uyanan şey…” Kısa bir duraksama oldu. “…sessiz kalmaz.”
Bakışlarım ona kaydı. Nasıl bu kadar emin konuşabiliyordu? Sanki bunu daha önce defalarca görmüş gibiydi.
“Ama onları nasıl kullanacağımı bilmiyorum,” dedim. Kutay bana baktı. Gözlerinde yumuşaklık yoktu; ama yargı da yoktu.
“Az önce yaptığın şey tehlikeliydi,” dedi. “Büyücüler güçle doğar. Ama onları gerçekten güçlü yapan şey, neyi durdurabileceklerini bilmemeleridir.”
Bir an sustu. Merakla ona odaklanırken sessizliğin içine gömüldüm.
“Yer-Su sadece iyi ruhlardan oluşmaz,” diye devam etti. “İyilerin arasına saklanmış karanlık olanlar da vardır. Seni ele geçirmeye çalışan, seni kendine benzetmek isteyen ruhlar.”
Söyledikleri içimi ürpertti. Nefesimi tuttuğumu fark ettim. Bu sözler, o ana dair hissettiğim duyguların bir karşılığı gibiydi. Benim içime sızan bir Yer-Su muydu? Ve iyi olmayanından mıydı?
“Az önce nasıl hissettin?” diye sordu.
Bir süre düşündüm. O an yaşadıklarımın hepsini anlatmaya çekiniyordum; çünkü iradem güçsüzleşmiş, sanki devre dışı kalmıştı. Bu düşünce beni küçük hissettirdi.
Bakışlarım Kutay’a kaydı. Hâlâ bana bakıyordu ama bu bakış yargılayıcı değildi. Daha çok, benden büyük birine yaslanmam gerektiğini hissettiren bir güven vardı içinde. Aynı zamanda, içimde olup bitenlerden zaten haberi varmış gibi duruyordu; sadece bunu benim dile getirmemi bekliyordu.
“Sanki öldürmek çok normalmiş gibi geldi,” dedim sonunda. “Bir şey zihnimde konuşuyordu… ben de dinliyordum.”
Sözlerimi dinledikten sonra başını yavaşça sallayıp önüne döndü. At her adım attıkça saçları hafifçe dalgalanıyor, rüzgârla savruluyordu. Güneş ışığı üzerine düştükçe hem etkisini artırıyor hem de onu daha çekici kılıyordu.
“Az önce şanslıydık,” dedi. “Yer-Su’yla birebir iletişim kurmadın. Seninle konuştu, hepsi bu. Ama sadece konuşarak bile neler yapabildiğini artık biliyorsun.”
Sözleriyle nefesimi tuttum. Kutay, yalnızca onunla konuştuğumu sanıyordu. Ama içimden çıkan o şeyi bilmiyordu. Ya bilseydi? Buna izin verdiğim için bana kızar mıydı? Ya o Yer-Su içimden çıkmasaydı, bana ne olurdu?
Midem altüst oldu. Bakışlarım karardı. Bu durumu ondan saklayıp saklamama arasında sıkışıp kalmıştım. Kafamın içinde yükselen sesler beni çıkmaz bir sokağa sürüklüyordu. Sonunda, susmayı seçtim.
Her şey bir anlık dürtüyle olmuştu. Ne yaptığımı tam olarak bilmeden… Ve şimdi bunun büyük bir hata olduğunu öğreniyordum. Ben ne yapabilirdim ki?
Evet, kötü bir Yer-Su içime sızmıştı. Ama bir şey beni ondan korumuştu da. Bunun tekrar olup olmayacağını bilmiyordum. Bildiğim tek şey, artık ne yapmam gerektiğiydi: Yer-Su’yu kullanmamalıydım.
Kısa bir sessizliğin ardından Kutay yeniden konuştu.
“Büyü gücünü kullanmak,” dedi, “Yer-Su diyerek istediğini elde etmek değildir. Ruhlar güvenilmezdir. Sana yardım edenin iyi niyetli olduğundan asla emin olamazsın. Sonradan bedenini bile ele geçirebilirler.”
Sesi sertti. Bedenim buz kesti. Bir daha geri dönüşü olmayan bir yoldan zarar almadan kurtulmak için… görünmez bir korumanın altında olmam gerekiyordu.
Titreyişime engel olmak istedim. Aybars’ın fark etmemesi için içimden dua etsem bile kollarını bana daha sıkı sardı. Tuttuğum nefesi yavaşça geri verirken sessizliğin içine iyice çekildim.
“Yaptığın her büyünün bir bedeli vardır,” dedi Kutay. “Şimdi kaybetmemiş olabilirsin ama bir anda her şey elinden kayıp gidebilir.”
Gözlerimin önü buğulandı. Ağlamak istiyordum. Kutay konuştukça başıma gelebilecek her bir tehlike zihnimde canlanıyor, o anların var olabilecek başka ihtimallerini önüme seriyordu. Ruhumun köşeye sıkıştığını hissettim. Eğer Kutay, o şeyin içimden çıkmış olduğunu bilseydi benimle bu şekilde konuşmazdı; bunun farkındaydım. Ama canımı bu kadar acıtması ve beni bu düşüncelere sürüklemesi de yine onun sözleri yüzündendi.
Kendimden nefret etmeye başlamıştım. Buradan bir çıkış var mıydı?
“Korkma,” dedi Aybars. Sanki içimde yükselen o sessiz çığlığa karşılık verir gibi.
Bakışlarım titredi. Tutmaya çalıştığım yaşlar gözlerimde birikmiş, düşmeye hazırlanıyordu. Ellerimi izlerken tüm bu varsayımları bir kenara itmem, şansım yaver gittiği için kurtulmuş olmama sevinmem gerekiyordu. Öyle olmalıydı.
“Bu eller sadece ölümü getirmeyecek,” diye devam etti. “Kurtuluş da bu ellerde.”
Sakin sesi içimde bir şeyleri yumuşattı. Titrek nefesimi dışarı verdim. Gururum okşanmıştı; gözlerim doldu. Gülümsemeye çalıştım.
Aybars dizginlerden birini bıraktı, elimi tuttu. Sonra elimle birlikte dizgini yeniden kavradı. Kulağımın arkasından konuştu.
“Kötü düşünme. Yolun başındasın. Her şeyi yavaş yavaş öğreneceksin. Kendine bu kadar yüklenme.”
Teselli etmeye çalışıyordu ama zihnim hâlâ o anlara takılı kalmıştı.
Kutay’ın bahsettiği güçler beni kontrol altına almıştı. Neredeyse Aybars’a zarar verecektim. Ve bunu ikinci kez yapacaktım. En son isteyeceğim şey ona zarar vermekti. Bu gücü hemen öğrenmeliydim; yoksa beni ben olmaktan çıkaracaktı. Parmaklarımı ona dokundurmaya korkuyordum. Yeniden canını yakmaktan korkuyordum.
İçimdeki ağırlık bu ihtimalle daha da çöktü.
“Ben iyiyim,” dedi. “Asık suratını kaldırır mısın?”
“Fakat o an—” diye başladım.
Yüzümü ona çevirdim. Birbirimize fazlasıyla yakındık. Dudaklarında güven veren bir tebessüm vardı. Başımı salladım, sonra yeniden önüme döndüm.
“Bana zarar vermezsin,” dedi. “Her ne kadar dün beni kısa bir süreliğine uçurmuş olsan da.”
Şakalaşarak konuşuyordu. Onun aksine, ben kendimi daha da kötü hissettim. Sesim doldu.
“Yapma.”
“Tamam,” dedi. “Şaka yaptım. Ne olursa olsun ben her zaman buradayım.”
Başımı salladım. Sırtım göğsüne değiyordu. Ondan bana geçen o tanıdık enerjiyle biraz daha güçlendiğimi hissettim.
“Biliyorum.”
Zihnim hâlâ karanlık sorularla doluydu ama bir şeyden emindim: Beni her düştüğüm yerden kaldıracağını biliyordum. Bu ruh hâlinden çıkarmayı gerçekten iyi biliyordu.
Sessizlik içinde, at sırtında ilerlemeye devam ettik. Hiç ata bineceğimi düşünmezdim ama bir hayalim daha gerçekleşmişti. Toynak sesleri toprağa ritim tutarken, Kutay’ın bana ara ara bakan gözlerini fark ettim. Bakışlarımız birkaç kez kesişti; ama soru sormanın zamanı değildi.
Sessizliği ben bozdum.
“Güçlerimi istediğim zaman kullanamıyorum,” dedim. “Kontrol altına almam lazım. Yardım edebilecek birini tanıyor musun?”
Başımı Aybars’ın omzuna yasladım, cevabını bekledim.
“İsterdim ama bir büyücüyü yalnızca bir büyücü eğitebilir. Ve bildiğimiz kadarıyla dünyadaki tek büyücü seni öldürmek istiyor.”
Sözleri içime oturdu. Demek ki bunu tek başıma yapmak zorundaydım.
“O zaman,” dedim sessizce, “umarım bana yardım edecek kitaplar vardır.”
“Bir büyücü değil,” dedi Aybars. Sesi ciddileşmişti. “Ama büyücülük hakkında fazlasıyla şey bilen biri sana yardım etse? Kitaplara gömülmek yerine birebir öğretmenlik her zaman daha iyidir.”
Başımı kaldırıp ona baktım. Gözleri bir süre yolda takılı kaldı. Sanki kararını çoktan vermiş ama bunu söylemek için doğru anı bekliyordu.
“Öyle birini biliyor musun?” diye sordum.
Aybars başını sağ tarafa çevirdi. “Evet…” derken hemen yanımızda, atını sakin ama kararlı süren Kutay’a baktı. “Büyücünün yanında çocukluğunu geçirmiş biri var…”
Kalbim hızlandı. Ben de Kutay’a döndüm. Onun aksine ifadesi sakindi. Bal rengi gözleri doğrudan bana çevrildi. Bir şey söylemesini bekledim. Bir an geçti. Sonra dudakları aralandı.
“O kişi… benim.”
Gözlerim büyüdü. Kutay bir büyücünün yanında mı büyümüştü? Bildiğim tek büyücü Rau Panu’ydu. Bana söylenene göre ondan başka bir büyücü yoktu. Elbette… kendimi bunun içinde saymıyordum.
“Nasıl yani?” dedim, şaşkınlığımı gizleyemeden.
“Kısa bir süre bir büyücünün yanında kaldım.”
Başka bir açıklama gelmedi. Sustukça içimdeki merak büyüdü. Devam etmesini bekledim ama tek yaptığı atını sürüp önüne bakmak oldu.
“Bu kadar mı?” dedim sonunda. “Eğer büyücülükle ilgili şeyler biliyorsan—”
“O zaman Şaman olurum,” dedi sözümü keserek. “Büyücü değil. Kanımda büyücü kanı yok.”
Bir an durdu.
“Sadece onun yanında büyümek zorunda kaldım. Bilgi aldım. Kitaplar okudum.”
Sesi isteksizdi. Kelimeler ağzından zorla çıkıyormuş gibiydi. Bunu fark edince sustum. Anlaşılan, orada geçirdiği günler anlatılacak kadar güzel değildi. Geçmişi benim için kara bir perdeyle örtülü kalmaya devam ediyordu. Ne zaman biraz daha yaklaşsam, yalnızca ufak ayrıntılar veriyor, geri kalanını sessizliğe bırakıyordu.
Büyük resmi görebilmek için bazı parçaları zihnimde bir araya getirdim. Tüm diyarda adı biliniyordu ama kimse onu sevmiyordu. Bir büyücünün yanında kalmak zorunda kaldığını söylüyor, büyücü kanına sahip olmadığını özellikle vurguluyordu. Şaman olmak istemediğini açıkça dile getirmişti. Anladığım kadarıyla Gezer Halkı’ndan da değildi. Ya da belki… kendini onlardan biri olarak görmüyordu.
Kılıç ustası olduğunu söylediğinde bunun bir ihtimal olabileceğini düşünmüştüm. Ama hiçbir şey net değildi.
Kutay tam olarak kimdi?
“Konağın kütüphanesinden istediğin kadar faydalanabilirsin,” dedi Aybars sessizliği bozarak. “Birçok büyü kitabı da var.”
Bu sözler düşüncelerimin arasından beni çekip çıkardı. İçimi hafifletti. İşime yarayacak şeyler vardı ve bana yol gösterebilecek biri de. Mutlu olmam gerekiyordu. Kutay gerçekçiydi; gizemli bir geçmişi olsa bile. Özellikle de aramızdaki bağ yüzünden susuyor gibiydi.
Ama nasıl bir bağdı bu? Sadece büyücülükle mi ilgiliydi?
Bir de Aybars’ın, Kutay hakkında bu kadar şey biliyor olması dikkatimi çekmişti. Öğrenmem gereken çok şey vardı. Yine de emindim; sorsam bile cevaplar zamana yayılacaktı.
Bir süre daha at sırtında ilerledikten sonra açlık kendini iyice hissettirdi. Nehir kenarında durduk. Gelişigüzel yerlere oturduk. Marketten aldığımız birkaç şeyi yedikten sonra midem nihayet sakinleşti.
Yemek bitince, biraz uzağımızda oturan Kutay’ın yanına gittim. Bakışları üzerimde dolaştıkça hissettiğim rahatsızlık, sanki benimle ilgili bir şeyleri tartıyormuş gibi hissettiriyordu. Onun aksine, geçmişim karanlık ve karmaşık olsa bile, benden çok daha fazla şey biliyordu.
Ama neden bu bakışlar beni rahat bırakmıyordu?
Aklımı kurcalayan soruyu daha fazla tutamadım.
“Neden sürekli bana bakıyorsun?” diye sordum.
“Her zaman sana bakıyorum.”
Bu beklenmedik itiraf yüzümü ısıttı. Yanlış anlamamak için kendimi zorladım. Belki de sürekli birlikte olduğumuz için bu kadar rahattı.
“Ben az önce olanlardan sonrasını kastediyorum,” dedim. “Büyülü anlardan sonra bakmaya başladın.”
“Sadece…” dedi. Durdu. Sonra gözlerini bana çevirdi. “Merak ettim.”
“Neyi?”
“Sadece bir el hareketiyle her şeyi yapabiliyorken,” dedi sakin bir sesle, “o adamı neden öldürmedin?”
O an öfkeyle onu öldürmek istemiştim, evet. Ama bir canı almak… Bir yaşamı tamamen sona erdirmek… Sanırım bedenimi tam olarak ben yönetemesem bile, içimde bir yerde buna direnen bir şey vardı. Birinin sonu olmak istememiştim. Sanki beni durduran o his, başka birinin fısıltısıyla desteklenmişti. Kontrolü kaybettiğim hâlim bile buna izin vermemişti.
“Bir katil olmak istemiyorum,” dedim. “Aslında kimsenin canını bile yakmak istemiyorum.”
Kutay’ın bakışları bir an için güneş ışığında parlayan nehre kaydı. Sessizlik kısa ama ağırdı. Sonra, sanki açıklamak zorundaymış gibi yavaşça konuştu.
“Biliyorum. Buradan çok daha farklı bir yerde büyüdün. Ama artık buradasın. Ve eğer yaşamak istiyorsan…” Kısa bir duraksama oldu. “…birilerini öldürmek zorunda kalabilirsin.”
Bu gerçeği istemeden başımı sallayarak kabul ettim.
“Birini öldürmek…” dedim. “Bunu yapamam. Yapabileceklerim listesinde bir insanın hayatına son vermek yok. Ben Tanrı değilim. Yaratıcı değilim. Sadece normal biriyim.”
Kutay gözlerini benden ayırmadı. Uzun bakışları, beni ikna etmeye değil; gerçeği kabullendirmeye çalışıyordu.
“Fakat sen sadece bir Su İyesi değilsin,” dedi. “Ya da yalnızca bir insan. Gezer Halkı’ndan da değilsin.” Sesi kararlıydı. “Sen bir büyücüsün.”
Yutkundum.
“Senin yeteneklerin bizimkilerin yanında toz zerresi gibi kalır.” Yanımızdaki ağacı işaret etti, ardından parmağını nehrin karşı kıyısına uzattı. “Şu ağacı yerinden söküp oraya fırlatabilirsin.”
“Bunu kabullenmen gerek,” diye devam etti. “Sen normal biri değilsin. Kaderinde bu dünyayı kurtarmak var. Sadece bu diyarı değil… tüm ırkları.”
Sözleri üst üste geldi.
“Büyücü yok olursa perde zayıflar,” dedi. “Perde zayıflarsa kötü ruhlar iki dünya arasında dolaşır. Eğer perde düzelirse her şey yeniden bir düzene girer. Koruyucular görevlerine devam eder.”
Bir an durdu. Karşımda, bildiğim o şakacı Kutay değil; dikkatle anlatan, öğretici bir Kutay vardı. Bu hâli ilgimi çektiği kadar ağırlık da bırakıyordu. Bana sorumluluklarımı dayatmıyor, onları kabullenmem gerektiğini anlatıyordu.
“Birini öldürmek zor olsa bile…” dedi. “Zamanı geldiğinde bunu yapmak zorunda kalacaksın.”
Haklıydı. Söylediği her cümle yerli yerindeydi. Ama kelimelerinin arasında bir şey takıldı aklıma.
“Koruyucular,” derken sanki kendini bu tanımın dışında bırakmıştı.
“Tüm gerçekleri öğrenseydik,” diye devam etti, “uğruna savaştığımız şeyler için yine savaşır mıydık? Bazı sırlar sonsuza kadar gizli kalmalı.”
Sözleri zihnime birer birer kazındı. Toprağı eşelemeyi bıraktım. Parmaklarımın altında oluşan izlere baktım. Ama aslında baktığım şey, toprağın üzerindeki Kutay’ın sözleriydi.
“Koruyucu derken…” dedim. “Neden kendini buna dahil etmedin?”
Aybars’ı gözlerimle aradım. İhtiyacını gidermek için bizden uzaklaşmıştı, hâlâ ortalıkta yoktu. Dikkatimi yeniden Kutay’a verdim.
Dizini kendine çekti, kolunu üstüne koydu. Gözleri ellerindeydi. Parmaklarının arasında görünmez bir şeyi ufalıyormuş gibiydi.
“Çünkü ben bir Koruyucu değilim,” dedi sakince. “Ne bir büyücüyüm… ne de başka bir şey.” Bir an durdu. Sanki devam etmek istemiyordu ama durmak daha çok acıtıyordu.
“Ben hiçbir şeyim.”
Bu sözler kalbime ağır geldi. Kendini böyle tanımlarken aslında ne kadar çok şey olduğunun farkında değildi. Belki de uzun zamandır ait hissedecek bir yer bulamamıştı. Ama benim gözümde, konuştukça bilge yanı daha da büyüyordu. Kendisinden habersizdi. Ne yaşadı da kendini bu kadar silmişti?
“Sen hiçbir şey değilsin,” dedim. Bu ani çıkışım onu da şaşırtmıştı. Tek istediğim, benim için ne ifade ettiğini anlamasıydı.
“Sen çok şeysin. Sadece…” duraksadım doğru cümleyi aramak için zihnimi yokladım. “Kendini nereye ait hissettiğini bulmak için henüz çabalamamışsın.”
“O zaman,” dedi. Dudaklarında silik bir gülümseme vardı ama gözleri yorgundu. “Belki de İşçi’yimdir. Tarlaya gidip ekin ekmemi ister miydin?”
Bir anlığına Kutay’ı çiftçi olarak düşündüm. Güneşin altında, toprağı kazıyıp tohum ekerken… Bu düşünce bana tuhaf geldi. Onu o yerde hayal etmek istemedim. Etrafa yaydığı aura, ondan çok daha fazlası olduğunu fısıldıyordu. Güçlüydü. Duruşu bir savaşçı kadar sağlamdı.
Tamamen ona döndüm, bağdaş kurdum. “O zaman, bana söz verdiğin gibi benim Koruyucum ol. Bu seni tatmin eder mi?”
Başını bana çevirdi. Sertliğinin arkasında kırılgan bir şey saklıydı. Dudağının kenarı hafifçe kıvrıldı; sonra bakışlarını yeniden ellerine indirdi. Parmağını uzatıp elimin üzerinde gezdirirken tenim gıdıklandı.
“Söz verdin,” dedi. “Unutma…”
Ona bu kadar hızlı güvenmem, onu bu kadar kolay benimsemem tuhaftı. Belki de kendimi buna zorlamıştım. Çünkü burada, yanımda ondan ve Aybars’tan başka kimse yoktu.
Başımı yavaşça salladım. Sonunda gözlerimi kaldırıp ona baktım. Bu kez bakışlarını üzerimden ayırmıyordu.
“Bu arada,” dedim, “tavsiyeni uygulayacağım.”
Bana anlattığı sözlerin altındaki gizli gerçeği hissedebiliyordum. Bu cümleyi, söylediklerinin boşa olmadığını ona göstermek ister gibi söylemiştim. Yüzünde beliren tebessüm, gözlerinin kenarında ince çizgiler bıraktı.
Tam o sırada Aybars yanımıza geldi. Yere attığım dalı aldı, elinde çevirmeye başladı.
“Ne konuşuyorsunuz?” diye sordu.
“Buradayken birini öldürmek zorunda kalabileceğimi söyledi Kutay,” dedim. “Buna alışmam gerektiğini.”
Aybars’ın yüzü ciddileşti.
“Kutay hoşuma gitmese bile, söyledikleri doğru. Bazen öyle bir yola gireriz ki başka seçeneğimiz kalmaz.” Bir an durdu. “Tıpkı senin bu yola girip sonunda Rau Panu’yu öldüreceğin gibi.”
Öldürmek.
Kelime içimi sızlattı. Ama buna alışmam gerektiğini biliyordum.
Yerimden kalktım, nehre doğru yürüdüm. Berrak suya baktım. Belki balıklar vardır diye düşündüm ama burada yaşayıp yaşamadıklarını bile bilmiyordum. Zamanın nasıl geçtiğini fark etmemiştim. Cebimdeki telefonu çıkardım.
Saat biri geçmişti.
Daha gidecek yolumuz vardı. Konağa ne kadar erken varırsak, her şey o kadar çabuk başlayacaktı.
Nehre sırtımı dönüp çocuklara baktım. Ellerimi birbirine vurdum; çıkan ses sessizliği yardı.
“Gidecek yolumuz var,” dedim. “Yola koyulalım mı?”
İkisi de gülümseyip başlarını salladı.
Atlara bindik ve yeniden yola çıktık. Bu kez Aybars’ın arkasına oturdum. Atı biraz hızlandırdı, Kutay’ın önüne geçti. Gözleri sürekli çevredeydi. Her ayrıntıyı süzüyor, olası bir tehlikeyi henüz yaklaşmadan sezmek ister gibiydi.
Yol uzundu.
Ama artık yalnız değildim.
Sessizlik içinde ilerlerken zihnimi meşgul eden pek çok soru vardı. Çoğu Kutay’la ilgiliydi ve cevaplarını bana vermeyeceğini artık biliyordum. Bu yüzden, sustukça içimde büyüyen bu gerginliği bastıracak başka bir konu aradım. Aksi hâlde düşünmekten delirebilirdim.
Birden insan diyarında kalan kurtlar geldi aklıma. Onlara bir şey olmuş muydu? Bizi yeniden bulabilirler miydi? Onlara zarar gelmiş olma ihtimali içimi sıktı. Aybars’ın gömleğini biraz daha sıkı kavradım. Sonra, düşüncelerimi dağıtmak ister gibi alaycı bir sesle konuştum.
“Sen karın kası mı yapıyorsun?”
Yüzünü göremediğim için nasıl bir tepki vereceğini bilmiyordum. Atı yavaşlattı. Ardından bana döndü. Yüzünü yüzüme yaklaştırdı.
Kalbim göğsümün altında düzensiz atmaya başladığında kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Sesi sakindi ama bakışları fazla ciddiydi. Tehditkâr demek istemezdim; uyarıcıydı.
“Seni uyarmam gerekiyor,” dedi.
Çenemi dikleştirdim. Bu ona verilmiş bir uyarı değildi; kendime gelmek için yaptığım bir hareketti. Aynı sakinlikle sordum. Ama bu sorunun altında yatan uyarıyı bedenim çoktan algılamıştı.
“Neden?”
Biraz daha yaklaştı. Sesini alçalttı.
“Benim hakkımda,” dedi.
Bir an durdu. Bu boşluğu fırsat bilip yüzümü ondan çevirdim. Anın garipliği içime çöktü. Kalp atışlarım iyice hızlanmıştı. Durması için içimden kızdım. Böyle devam ederse duyacağından emindim ve bu düşünce beni fazlasıyla utandırdı.
Aybars’a dair hislerimi ilk zamanlar gömmüştüm. Derinlere. Şimdi o hislerin yeniden yüzeye çıkmasına izin verip vermemem gerektiğinden emin değildim.