İçeriğe geç

Yertinç Temsilcisi

Bölüm 28 · 15 dk okuma

Yertinç Temsilcisi

Bölüm 28

Yer-Su'nun Çağrısı

Sıkıca tuttuğu elimle kalkmasına yardım ettim. Üstünü başını silkerken Aybars, ağzı dolu dolu bir isyan sesi çıkardı.

“Ne olursa olsun beni dinlemeyeceksin değil mi, Umay?”

Aybars’a baktım. Kaşları çatılmıştı. Başımı sallayıp bir adım geri çekildim. Bu geri çekilişle Kutay’ın elinin altından da çıktım.

“Burada sadece üç kişiyiz. Birbirimizden başka güvenebileceğimiz kimse yok. Bu yüzden Aybars, sakin kalmalısın.”

İkisi de başını eğip bana hak verdi. Bu konuya açıklık getirdiğimiz için mutlu olmuştum. Şu andan itibaren sakin olmam gerekiyordu. Eğer ben dağılırsam, ikisi de dağılırdı. Umarım bir süre bu tarz tartışmalar ile uğraşmak zorunda kalmazdık. Kutay’a döndüm, sesimi yumuşattım.

“Şimdi neredeyiz?”

Omuz silkti.

“Büyüyü yaparken konağın çevresine gelmemiz için bir yer işaretlemiştim. Ama tam olarak neredeyiz, bilmiyorum.”

Başımı anladığımı belirtir gibi salladım. Etrafı dikkatle süzdüm. Sonra aklıma bir şey geldi. Bunu dile getirmek istemedim. Çünkü Alkım’ı henüz yeni kaybetmiştik ve Kutay göstermese bile içerisinde ağır ağır bir şeyler yıkılıyordu. Bunu açıkça göremesem bile biliyordum.

“Orman Perisi bize yol gösterebilirdi.” Kutay’ın sesi hüzünle karardı. Zihnime düşen kelimeleri benim yerime o dile getirmişti. Onu ayakta tutmak ister gibi konuştum.

“Peri, onurlu bir şekilde yanımızdan ayrıldı, bunu biliyorsun değil mi? Seni o hançerden korumak istedi ve bunu da başardı. Acını azaltmayacak, biliyorum ama…”

Kelimeler ağzımda düğümlendi. Oysa o, söylemek istediklerimi anlamış gibi bana güvenle gülümsedi, başını salladı. Bakışlarımı yeniden çevreye gezdirdim. En ufak bir ipucu bizi doğru yöne götürecekti.

Sakince sesimi yükselttim. “Konak nerede kalıyor? Güneyde mi, kuzeyde mi?” Bakışlarım etrafı kontrol ediyordu. Güneş henüz tam tepeye ulaşmamıştı düşen gölgesi bana zamanın henüz on bir gibi olduğunu gösteriyordu. Telefonumu cebimden çıkardım. Sinyal yok ibaresi canımı sıkmıştı. Şu an en çok ihtiyacımız olan şey navigasyondu halbuki.

“Güneybatıda. Tam deniz kenarında.”

Aybars cevap verirken telefonu hayal kırıklığıyla cebime geri tıktım. Güneşin kamaştırdığı gözlerimi kısarak yönümüzü bulmaya çalıştım. Ağaçlara baktım, çocukluğumdan beri öğretilen bilgiyi hatırladım: kuzey yüzleri her zaman yosun tutardı. Bir gövdede yosunu bulup parmağımı aksi yöne uzattım.

“Sanırım bu yönden gideceğiz. Güney bu tarafta.”

Yosunları fark eden Aybars başını salladı.

“Doğru. Bu tarafa gitmeliyiz. Hadi.”

Yola çıkmadan önce yere sabitlediğim hançere baktım. Yüreğimde kabaran üzüntü bana yeniden sorumluluğun ağırlığını hatırlattı.

“Bunu nasıl taşımam gerek?”

Hançeri yerinden söküp onlara gösterdim. Aybars yanıma geldi, dikkatle pantolonumun kemerine yerleştirdi.

“Artık elinde taşımana gerek yok. Dikkat et, kendini yaralama!”

Başımı salladım ve yürüyüşümüze başladık. Ormanın mistik kokusu içime doldu. Dal parçaları ve dikenli tellerle kaplı alandan çıkmaya başladık. Yakınlarda kullanılan bir yol var mıydı, yoksa tüm yolu bu uğraşlarla mı aşacaktık?

Yerden düzgün bir dal parçası alıp elimde taşıyarak yürümeye başladım. Attığımız her adımda parçalanan küçük dallar dışında hiçbirimiz ses çıkarmıyordu. Eğilip bükülen bir ağacın dallarının altından geçerken Kutay benim için engeli kaldırdı… ama Aybars için aynı inceliği göstermedi.

Dudaklarında beliren şımarık tebessümden bunu bilerek yaptığını anlamıştım. Aybars öfkeyle dalı sarsıp altından geçerken ağzının içinden “Sabır” diye söylendiğini duydum. Bu çocukça harekete yalnızca gülümseyerek karşılık verdim.

Ne kadar yürüdüğümüzü bilmediğim kadar yürüdükten sonra etrafımızı daha sık ağaçlar sardı. Ardından tekrar açıldı. Sanki buraya daha önce hiç adım atılmamıştı. Çam ağaçlarının arasından geçerken temiz havaya karışan reçine kokusu burnumu sızlattı. Zemini dikenli yapraklar kaplamıştı.

Henüz yeni başlayan maceramız nasıl ilerleyecekti? Konağa vardığımızda ne yapacaktık? Bu diyara dair en ufak bir güncel bilgiye bile sahip değildik. Karşımıza bize yardım edecek insanlar çıkacak mıydı?

Peki ya o büyücü… Rau Panu. Benim burada olduğumu biliyor muydu? Adamlarını çoktan bizi yakalamaları için göndermiş miydi? İnsan Diyarı’nda bizimle savaşan adamlar hâlâ hayatta mıydı, yoksa çoktan ölmüşler miydi?

Zihnime o kan dolu dakikalar yeniden üşüştü. Bacaklarım titrerken bunun yorgunluktan değil, vahşetin ağırlığından olduğunu fark ettim. Kurtların o adamları nasıl parçaladığını bir kez daha hatırladım. Boş midem kasıldı. Kolumu karnıma bastırıp yutkundum. Başımı yavaşça salladım; çam ağaçlarının temiz kokusuyla zihnimi arındırmaya çalıştım.

İlerlediğimiz yol boyunca orman kimi zaman sıklaşıyor, kimi zaman araları öyle açılıyordu ki güneş ışığı yeryüzüne krallığını ilan ediyordu. Yürümekten iyice yorulan bacaklarıma güç vermek ister gibi vurup durdum.

“Daha ne kadar yürüyeceğiz?”

Kutay “bilmiyorum” der gibi omuz silkti. Arkamdan gelen Aybars’ın sesi sağ yanımdan duyuldu.

“Orta çağda yaşamak isteyen sendin. İşte hayatın bu.” Eliyle ormanı gösterip hemen yanımda yürümeye devam etti. Gözlerimi devirip hızla ona atıldım, omzuna vurdum.

“Kapat çeneni. Daha konağın nerede olduğunu bile bilmiyorsun.”

Omzunu sıvazladığımda ağzından kaçan bir inilti ormanda yankılandı. Kuş seslerine karışan acı dolu tonuyla gülüşümü serbest bıraktım. Önüne geçip omuzlarımı diktim, çantamın iplerine parmaklarımı sardım. Fakat gururlu yürüyüşüm, boynuma dolanan bir kolla ansızın sona erdi. Geri çekildim.

Boynumdaki kolu tutup kurtulmaya çalışırken Aybars’ın sesi kulağıma doldu: “Bütün yol boyunca kavga etmek istediğine emin misin?”

Kolundan sıyrılmaya çalışırken dirseğimi karnına geçirdiğim an, sertliğinden dirseğim sızladı. Ama onun canının da yandığı kesindi. Ondan birkaç adım öne geçip elimdeki dalı ona uzattım, gülerek sesimi yükselttim.

“İstiyorsan, neden olmasın?”

Yüzündeki acı silinirken o tanıdık ukala ifade geri döndü. Kollarını öne uzattı, ellerini yumruk yaptı. Ne geleceğini biliyordum. Ağzını açtığı anda ikimiz birden bağırdık.

“Bunu bütün gün yapabilirim!”

Gülüşümüz ormanda yankılanırken ellerimizi havada çarpıştırdım, zaferimizi kutladım. Bu, en sevdiğimiz filmden bir replikti.

Yola yüzümüzde kocaman bir gülümsemeyle devam ederken Kutay başını sallayıp önüne döndü. Eminim bu an onun için küçük bir hayal kırıklığıydı. Sanki arada sırada yaptığı o düşük seviyeli esprilerden bile daha heyecan vericiydi benim için. Ve itiraf etmeliyim ki… umurumda bile değildi.

Ormanda yürüyüşümüz yeniden sessizliğe gömülürken uzaktan gelen su sesini duydum. Bir dere ya da nehir… emindim, çok yakındı. Perinin dün bana anlattıklarından biri de Su İyeleri’ydi. Suda yaşadıklarını söylemişti. Onlardan birini görmek, sanırım gerçekten Gök-Erk denilen diyarda olduğuma beni inandırırdı.

Ağaç gövdelerine, gökyüzünü saklayan dallara baktım. Rüzgârla birlikte dans eden uğultu, sanki bir müzikti; kuşların ve suyun sesi ise o müziği tamamlayan iki enstrüman.

Sıcak rüzgârı tenimde hissederken her şeyin fazlasıyla sakin oluşu dikkatimi çekti. Eğer burası benim dünyamdan farklıysa, insanların genellikle ormanların içinden yolculuk ediyor olması gerekirdi… ya da biz yerleşimlerden fazlasıyla uzaktaydık. Ayaklarımın altında ezilen yaprakların sesi bir süre daha sürdü. Bir süre sonra vahşi ormandan çıkmıştık ama nereye girdiğimizi henüz bilmiyordum. Değişen tek şey, ağaçların artık iki yanımızda düzgün sıralanmasıydı.

Alt dudağımı kemirerek bir süre daha yürüdük. Yorgunluktan sızlayan bacaklarım yine de heyecanıma yeniliyordu; bir an önce bu dünyanın yaşantılarını görmek için can atıyordum. Ama aklımı asıl kurcalayan şuydu: İnsanlar ve diğer sekiz ırk neden birbirinden ayrı yaşıyordu? Onları ayıran ne olmuştu?

Adımlarımı sıklaştırıp Aybars’a yetiştim.

“İnsan ırkı ile diğer sekiz ırk neden birbirinden ayrı yaşıyor?”

Sorumla birlikte yüzünde kısa bir şaşkınlık belirdi. Gözlerimin içine bir süre baktı, sonra yeniden yola döndü ve bana bakmadan konuştu.

“Bu soruyu ben de merakla sormuştum ama net bir yanıt alamadım. Söyledikleri tek şey şu: bazı şeyler bazen gizli kalmalıdır. Ne demek istediklerini hiçbir zaman anlayamadım. Belki de insanlar ve diğer ırklar, birbirlerinden farklı özelliklere sahip oldukları için ayrılmışlardır.”

Gözlerimi devirdim. Söylediklerinde bir mantık aradım ama bulamadım. Dudak büktüm; düşüncelerimin kelimelere dökülmesine izin verdim.

“Cidden fikrin bu mu? Çok saçma. Sırf farklılar diye neden ayrılar? Unutma, ben büyücüyüm. Eğer büyücüler de insanlardan farklıysa, neden onların da ayrı dünyaları yok?”

“Haklısın. Şamanlar da kesinlikle insan ırkıyla aynı… ya da Gezer Halkı. Gerçekten, acaba neden ayrılar?”

Kendi kendine düşünür gibi bir an duraksadı.

“Belki de ilklere gitmek gerekir. İlk insanlarla ilgili bir şey olabilir.”

Biz böyle konuşurken Kutay birden sohbete dahil oldu. Ses tonu, büyük bir adamın öğüt verir gibi olgun ve dikkat çekiciydi. Konuşurken üzerindeki gömleği çıkarıp beline bağladı; bordo tişörtüyle yürümeye devam etti. Adımlarını yavaşlatmadı, yalnızca önüne bakıyordu.

“Hayat Ağacı’ndaki her dalın farklı meyveleri vardı ve her dalın kendi ırkı. Erlik, ‘Irklar için bir dal da benim olsun’ demişti ama buna izin verilmemişti. Sonra ırklardan birinin yanına gidip onlara diğer dalların meyvelerinden yemeleri için akıllarına girdi. Oysa her ırk yalnızca kendi dalının meyvesinden yiyebilirdi. Biri kız, biri erkek iki kişi diğer dallara gidip meyveleri yedi. Bu fark edildi… ve cezalandırıldılar. Belki de insan ırkının cezası böyle başladı.”

Kutay cümlesini bitirirken isimleri ben söyledim.

“Erkek olan Törüngey, kadın olan ise Eje.”

Hikâye zihnimde yankılanırken, yıllarca bize “efsane” diye anlatılan şeylerin gerçekliğini görmenin ağırlığı çöktü üzerime. Belki de bazı şeylerin gizli kalması gerektiği için sözlü edebiyatımız vardı, diye düşündüm. Gerçekliğinden emin olamayalım, böylece sadece “efsane” diyebilelim diye… insan diyarında her şey böyle kurulmuştu.

“Bu, çok daha ikna edici bir cevap oldu,” dedim heyecanla. Gizemli olayların ardındaki gerçeği araladıkça içimde büyüyen o his, beni hem ürkütüyor hem de çekiyordu.

Gülümsedim. Kutay’ı arkasından izledim. Uzun saçları ensesine dökülmüş, yürüdükçe dalgalanarak havalanıyordu. Bizden büyük oluşuyla bildiği çok şey olduğundan emindim. Buraya dair öğreneceklerim için ondan ders almam gerektiğini hissediyordum.

“Hiç…” diye başladı Aybars. “Bu şekilde olduğuyla alakalı bir bilgi öğrenmedim.”

Kafam karışmıştı. İkisi de bu yerden çıkıp İnsan Diyarı’na gelmişti. Nasıl olur da aynı bilgilere sahip değillerdi? Sorgulayıcı bakışlarım ikisi arasında gidip gelirken merakımı asıl kaşıyan Aybars’ın iğneleyici sorusu oldu.

“Bu bilgiyi nereden biliyorsun, Kutay?”

Kutay durdu. Göğsü sakince inip kalkarken elleri cebinde bize döndü, omzunun üzerinden kısa bir bakış attı. Bakışlarındaki karanlık, ikisi arasında daha önce yapılmış başka bir konuşmanın dili gibiydi.

“Eğer okumuş olsaydın, öğrenirdin.”

“Ben de bundan bahsediyorum…” Aybars adımlarını ona yaklaştırıp tam karşısında dikildi. “Bahsettiğin o bilgi bize eğitim aldığımız yerde bile öğretilmedi. Sen nasıl olur da bu bilgiye sahip olan kitabı okuyorsun?”

Hava giderek ağırlaştı. Aybars’ın sorgulayıcı sözleri benim de aklımı karıştırmıştı. Nasıl bir kitaptı bu ki, bu bilgiyi yalnızca Kutay biliyordu? Bu düşünce durgun suya düşen bir damla gibiydi; kıyıya vuran dalgalar şimdilik sakin olsa da hiç durmuyordu.

“Sadece… şans eseri bulduğum bir kitaptan.”

Bu cevap, kaçmak için verilmişti. Suya bir damla daha düştü.

“Eğer okumak istersen, onu senin için bulurum.”

Dudakları gülümsüyordu ama yüzündeki ifade soğuk, hatta tedirgin ediciydi.

Aybars yalnızca başını sallayıp geçiştirirken olduğum yerden kıpırdayamadım. Kutay’ın benden bir şeyler sakladığını biliyordum. Aybars’ın da bunu bilerek yaptığını, ona kendimi hemen açmamam için görmezden geldiğim boşlukları fark etmemi istediğini hissediyordum.

Bakışlarımı yere indirdim, tırnağımla çantamın askısıyla oynarken düşüncelerimin arasında kayboldum. Aybars neden bir anda bu konuyu bu kadar uzatmıştı? Bunun basit bir merak olmadığını, altında yatan gerçeği bana göstermeye mi çalışıyordu?

“Umay…” Kutay’ın sesiyle düşünce girdabımdan çıktım. “Devam edelim,” derken bakışlarımdan kaçtım, başımı salladım. Aybars’ın neden tam şu anda beni karanlığın içine ittiğini bilmiyordum. Bu ima dolu sözler beni daha da geriyordu. Şimdilik yalnızca sessiz kalmalı ve Kutay’ı daha dikkatle gözlemlemeliydim.

Ortam sessizleşmişti. Tıpkı üçümüz arasındaki görünmez iplerin yavaş yavaş gerilmesi gibi. Dayanamadım; sessizliği ben bozdum. Ellerimi birbirine çırptım, sevinçle gülerek şakıdım. Ama bunu daha çok kendim için yapıyordum. Bu sessizlik beni boğuyordu.

“Bu kadar iyi anlaştığımız için mutluyum. Öyle görünüyor ki uzun bir süre birlikte takılacakmışız gibi.”

Aybars’ın yüzüne soğuk bir ifade yerleşirken Kutay sanki buna sevinmişti. Sessizlik yeniden çöktü. Derken uzaktan gelen nal sesleri dikkatimi çekti. Gerçekten… at sesleri duyuyordum.

Aybars bileğimden tutup beni ormanın içine çekti, bir ağacın arkasına gizlenmemi sağladı. Geniş gövdelerin ardında saklanmak zor olmadı. Kutay da yolun diğer tarafında ağaçların arasında yerini aldı. Uzaktan gelen konuşmalar, atın sesine karışsa bile anlaşılırdı. Üstelik üzerlerindeki zırhlar, daha önce bize saldıran askerlerinkinin aynısıydı.

“Bence bir süre daha sorun çıkarmazlar. Usta onları gayet güzel bir şekilde uyardı.”

Konuşanın zayıf bir bedeni vardı. Sakalları çenesinin altında toplanmış, düzensizdi. Kaşının üzerindeki ince bir çizik onu daha da ürkütücü gösteriyordu. Uzun, sivri burnu yüzünün inceliğiyle uyumluydu; alnındaki kırışıklıklar ise sürekli kaş çattığını ele veriyordu.

“Aynen öyle. Kendini beğenmiş Koruyucular yerlerini bilmeliler artık,” diye konuştu hemen arkasından gelen asker. Diğerine göre daha gençti. Yüzünde sakal yoktu, saçları omuzlarına kadar uzuyordu. Güneş lekeleri yüzünde fazlasıyla belirgindi.

Dudakları kıvrılıp kısa bir kahkaha patladı ama sanki iğrenç bir şeyden bahsediyordu.
“Zaten neden onlara Koruyucu denildiğini de anlamıyorum. Daha kendilerini bile koruyamıyorlar.”

Bu üslup ve iyi olduklarını bildiğim Koruyucular hakkında böyle konuşmaları, canımı sıkmaktan öte, içime anlam veremediğim bir öfke doldurmuştu. Gözüm seğirirken istemsizce kıpırdadım. Aybars kolumu tutup hayır der gibi başını salladı. Kendimi zorlukla tuttum ama kalbimin öfkeyle çarpmasına engel olamıyordum.

Diğer adam, sözlerine karşılık vermek yerine bambaşka bir şeyden bahsetti. Anlaşılan üst oydu; yanındaki ise rütbece ondan düşüktü.

“Akşam şıra içmeye gideriz. Canım uzun zamandır kuzu eti çekiyor.”

Genç olan onayladı. Sesleri uzaklaşmaya başlarken son sözleri rüzgâr taşıdı.

“Şu yakınlarda bir köy var diye biliyorum. Gece orada ziyafet çekeriz.”

“Usta’nın askerlerine hizmet etmek zorunda o pis İşçiler.”

Konuşmaları gülüşmelerle uzaklaşırken kalbim göğsümde güm güm atıyordu. Arkalarından bir süre bakakaldım. Söyledikleri içime dokunmuştu. Kayra Han’ın dünyaya bıraktığı meleklere bu şekilde davranmaları… onları küçük görmeleri… Düzenin nasıl altüst olduğunu kanıtlar gibiydi. Bu iki asker kesinlikle iyilerin tarafında değildi. Yavaş yavaş ilerleyen atların ardından sessizce beklemeye devam ettik.

Derken ormanın içinden gelen bir çıtırtı… ve bir anda askerlerin seslerini bastıran sert bir gürültü. Ortalık karıştı. Geçtiğimiz yoldan, ormanın derinliklerinden çıkan bir grup insan askerlerin önüne dikildi. Her şey birkaç saniye içinde olmuştu. Korkuyla Aybars’ın yüzüne baktım. Bizi görmüşler miydi? Etrafı kolaçan ettim, bizim tarafımızda başka kimse yoktu. Bakışlarımı yolun karşısında saklanan Kutay’a çevirdim. En başta farklı yerlere saklanmamızın, şimdi bizim için bir dezavantaj olduğunu o an anladım.

Kutay’ın saklandığı yerden, ellerinde kesici aletler olan birkaç adamın bağırarak çıktığını gördüm. Bir tanesi boğazına dayadığı hançerle onu etkisiz hale getirmiş, zorla gizlendiği yerden sürüklüyordu. Yerimden fırlamak istedim ama Aybars bileğimden yakaladı.

“Ama—” demeye kalmadan Kutay’ın başını hayır der gibi salladığını gördüm.

Kanım kaynıyordu. Gözlerimi sıkıca kapattım. Tırnaklarım avuçlarıma batarken ne yapmamız gerektiğini düşünmekten başka bir şey yapamıyordum.

Tam o anda askerler yönlerini bize çevirdi. Kutay’ı fark etmişlerdi. Biz gizlenirken, belli ki bizi izleyen başka gözler de vardı. Neye bulaştığımızı hâlâ tam olarak anlayamıyordum.

Bir ok havayı yararak askerin üzerine doğru süzüldü. Yaşlı olan asker kılıcıyla savurup oku ayaklarımızın dibine düşürdü. İçimden kısa bir küfür savurdum. Bu işin tam ortasına nasıl düşmüştük?

“Geberin! Pislik Gezer Halkı!”

“Lanet olası İşçiler!”

Bağırışlar yankılandı. Askerler üzerlerine saldıran adamlara karşılık verdi. Kimin kime saldırdığını ayırt etmekte zorlanıyordum ama bir savaşın ortasında kaldığımız artık kesindi. Yerimden çıkmak istedim. Çünkü artık Kutay da bir hedefti.

Aybars beni tutarken askerlerden biri kılıcını savurdu. Bir adamın göğsü yarıldı. Kan havaya sıçradı. Adam acıyla haykırarak yere düştü. İçimdeki çığlık boğazıma dayandı. Şimdi tüm bakışlar bana dönmüştü.

Burada nasıl bir vahşet yaşanıyordu? Birine ölümüne zarar vermek… hatta birine zarar vermek bile nasıl bu kadar sıradan olabilirdi? Dizlerim titrerken Kutay’ın sesini duydum. Benim çığlığım herkesi bir anlığına afallatmıştı.

O karmaşada ilk hamleyi Kutay yaptı.

Boğazına dayanan hançerden ustaca sıyrıldı. Onu dışarı sürükleyen adamın kolunu bükerek yere serdi. Aynı anda askerlerden biri, ilk hareket eden kişi olduğu için doğrudan Kutay’a yöneldi. Atını hızlandırdı.

Artık beni kimse tutamazdı.

Saklandığım yerden fırladım. Elimdeki dal parçasını bütün gücümle askere fırlattım. Odun, zırhına çarpıp sekerek düştü. Adam bir an için ne yapacağını bilemez gibi hem bana hem de Kutay’a baktı.

Ama onun için en yakın hedef Kutay’dı.

Dikkatini ona çevirdiği anda Kutay çoktan harekete geçmişti. Savrulan kılıçtan sıyrıldı, askerin bacağını yakaladı ve tüm ağırlığıyla çekti.

Atın üzerindeki Gezer askeri ustalıkla aşağıya indirdi. Tok bir sesle yere çakıldı. Acıyla karışık küfürler yükseldi.

Genç asker doğrulmaya çalışırken bir İşçi fırsatı yakalayıp üzerine atıldı. Ama bir anlık gecikme yetti. Keskin metal, adamın bedenini yarıp çıktı.

Adım atmak isterken sendeledim. Nefesim boğazımda düğümlendi. Yaralanan adam yerde, kanlar içinde hareketsiz yatıyordu. Rüzgara karışan metal konusu sıcaklıkla birlikte bizim üzerimize çöktü. Koku ile yüzümü buruşturdum.

İşçiler bu anla birlikte hem askerlere hem de Kutay’a aynı anda saldırdı. Ortalık bir anda cehenneme döndü. Daha fazla yerimde duramadım; ne yapacağımı bilmeden karmaşanın içine daldım.

“Kutay!”

Kutay, yerden kalkan genç askerle boğuşurken arkasından ona saldırmak üzere olan başka bir İşçiyi gördüm.

“Arkanda!”

Kumral, kısa saçlı adam tam saldıracakken Aybars araya girdi ve onu geri savurdu. Ben ise bir anlığına olduğum yerde kalakaldım. Bağırıyorlar, birbirlerine saldırıyorlardı. Yaralanan bedenler, savrulan kan, metalin ağır kokusu… kimsenin umurunda değildi. Kalbim göğsümde daha da hızlandı.

İşçilerden biri bir askerin kılıç darbesiyle yere yığıldı. Kolundan akan kan toprağı kırmızıya boyamaya başladı. Üzerindeki yıpranmış kıyafetler, nasıl bir hayattan geldiğini ele veriyordu. Ölümcül darbe tam inecekken Aybars araya girdi; adamı son anda hayatta tutmuştu. Asker küfürler savururken demirin demire çarpan sesi ormanın içini yarıyordu.

Gözlerimin önündeki bu çatışmayı durduramıyordum. Çünkü buna yetecek gücüm yoktu.

“Bunu sana verebilirim.”

Rüzgârla birlikte kulağıma dolan sesi tam seçemedim.

“Bu adamlar da nereden çıktı?”

“Hiçbir fikrim yok. Umay’ı koru!”

Kutay, Aybars’a bağırırken havada uçan oklar rastgele yerlere saplanıyordu. Üzerime gelen adamlardan birinden son anda kurtuldum ama bedenim artık bana itaat etmiyordu. Şokla birlikte dizlerim kilitlenmişti.

“İstersen sana güç verebilirim.”

Aynı ses yeniden zihnime doldu. Gözlerimi kapattım; kulaklarımın içini dolduran o çınlamanın yok olmasını diledim. Bunu durdurmam gerekiyordu ama tek yaptığım ayak bağı olmaktı. Midem kasıldı. İçimde bana “Güçsüzsün” ve “Beceriksizsin” diye bağıran sesleri bastırmaya çalıştım… ama başaramadım.

“Bana sahip olursa seni daha güçlü yapabilirim…”

Zaman benim için ağırlaştı. Sanki zihnimin içinde benimle konuşan o ses her şeyi bulanıklaştırıyordu. Elim belimdeki hançere giderken, onu dinleyip dinlememem gerektiği arasında kaldım. Acaba bu… benim gücüm müydü, yoksa bana seslenen bambaşka bir şey mi?

Tam o anda, havayı yararak kalabalığın arasına doğru süzülen bir ok gördüm.

Her şey donmuş gibiydi. Ya da öyle olmasını istedim. Çünkü hızla gelen ok Kutay’a doğru ilerliyordu. Zihnime fısıldayan, bana güç vereceğini söyleyen sesi dinledim.

“Vereceksen… ver!”

Güçlerimi nasıl kullanacağımı bilmiyordum. Belki de bu, atmam gereken ilk adımdı.

Bedenime karanlık bir his doldu. Ciğerlerimdeki hava ağırlaştı. Gözlerim etrafı seçmiyor gibiydi artık. Odaklandığım tek şey… o oktu.

Kimse okun geldiğini fark etmiş gibi değildi. Ama ben onun orada kalmasını istedim.

“Yer-Su tıd anı.”
(Yer-Su, tut onu.)

Sözleri söyleyen ben değildim. İçime dolan enerji benim yerime konuşmuştu. Yüreğimde korku değil, saf bir heyecan yükseldi. Zamanı durduramazdım belki… ama çevremdekilere yönelen tehlikeyi durdurabilirdim.

Ok havada süzülmeyi bıraktı. Birkaç saniye boyunca yerçekimiyle inat eder gibi asılı kaldı. Sonra ağır ağır yere düştü.

Kutay, burnunun dibine saplanan oku ancak o an fark etti. Ölümle ne kadar yakın olduğunu şimdi düşünüyordu. Yaptığım büyüyü fark ettiklerinde hepsi birden bana döndü.

“Bir cadı!”

İçlerinden biri haykırdı. Sözlerindeki dehşet bana tuhaf bir şekilde komik geldi. Korkmuşlar mıydı? Umurumda değildi. Ben yalnızca Kutay’a bakıyordum.

Onu kurtarmış olmanın verdiği tuhaf bir huzurla yarım yamalak gülümsedim. Bir şeyi başarmış olmanın sarhoşluğu içimi doldurdu. Nefes nefese kalan bedenim, sanki “Durma… devam et” diyordu.

Bedenimi saran bir aura önce ellerimi kavradı. Oradan kollarıma yayıldı, sonra tüm bedenime… en sonunda zihnime ulaştı. Sanki göremediğim bir varlık beni sarıyor, içimden geçiyordu.

Bir zamanlar “delilik” dediğim büyücü yeteneklerinin… aslında ne kadar kusursuz olduklarını şimdi daha iyi anlıyordum. Bana daha fazlasını vaat edebileceğini hissediyordum. Parmak uçlarım kıvrandı. Boğazımdan geçen yakıcı bir susuzluk içimde yankılandı.

Bu arzu… beni baştan çıkarmaya başlamıştı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.