İçeriğe geç

Yertinç Temsilcisi

Bölüm 27 · 14 dk okuma

Yertinç Temsilcisi

Bölüm 27

Söz

Kutay, anlamadığım sözcükleri söylerken, kurtlardan bir şekilde kurtulmuş zırhlı asker belinden hançerini çekip düşünmeden bize fırlattı. Hançer havada süzülerek yaklaşırken kime isabet edeceğini bilmiyorduk. Tam halkanın içine gireceği sırada, hiç beklemediğimiz bir şey oldu. Hançerin önüne sessiz bir ışık süzmesi atladı; ardından Orman Perisi halkanın ortasına düştü. Ona bakarken donup kalmıştım.

Çevremdeki sözler haykırışa dönüşürken rüzgâr çıktı ve her şey etrafımızda dönmeye başladı. Ayağımın altında büyük bir boşluk açıldı. Korkuyla Aybars’a sarıldım. İçimde tek bir düşünce dönüp duruyordu: Orman Perisi kendini feda etmişti. Aybars’ın beni sıkıca tutmasına izin verirken ışık bizi içine çekti ve uzun, karanlık bir boşlukta sürüklemeye başladı. Başımı onun göğsünden kaldırmaya cesaret edemiyordum. Boşlukta savruluyordum sanki bu bedenimi sersem duruma getirmişti. Gördüğüm tek şey, hızla yanımızdan kayıp giden karanlıktı.

Sonunda karanlık yerini aydınlığa bırakırken Aybars’ın gömleğine daha da sıkı sardım parmaklarımı. Ayaklarımın altındaki boşluğun yerini sert bir zemin aldı. Üzerimdeki baskı son bulmuştu; ciğerlerime dolan oksijenle rahatlayabildim.

“Artık geçti.”

Aybars’ın sesi kulağıma doldu. Gözlerimi aydınlığa açtım. Başımı göğsünden ayırdım; gözlerimin ışığa alışması uzun sürmedi. Midemde bir baskı yükseldi. Kusmamak için direnerek etrafa baktım. Geldiğimiz yer, az önce bulunduğumuzdan farklı değildi. Yine bir ormanın ortasındaydık, gün ışığı bizi bekliyordu. Elimi ondan zorla ayırıp çevreme baktım; her şey aynıydı. Ya başaramadıysak ve hâlâ aynı yerdeysek?

Kutay’ın sesi duyuldu.

“Hayır!”

Dönüp ona baktım. Avucunun içinde ışığı sönmüş Orman Perisi duruyordu. Yüreğimin sızladığını hissettim. “Hayır!” Titreyen sesi, sürekli aynı kelimeyi tekrar ediyordu. Yanına çöktüm. Periye bakarken sesimin çıkmasına izin verdim: “Kendini senin için feda etti. Seni korumak için.” Sözcükler dudaklarımdan dökülse de doğru olanı söyleyip söylemediğimden emin değildim.

Gözleri dolu dolu bana baktı. Elimi omzuna koydum. Sonra perinin küçük, cansız bedenine ve onu öldüren hançere baktım. İçimi kaplayan öfkenin tüm bedenime yayılmasına izin verdim. Dün ona söz vermiştim. Evine götüreceğime dair bir söz. Şimdi bedeni burada yatıyordu. Canını alan hançer de tam yanındaydı. Yere çömeldim. Ellerimi yüzüme kapatıp ağlamamak için direndim.

Uzanıp hançere baktım. Soğuk kabzasında, ucuna bulaşmış saydam iz hâlâ duruyordu. Onu bu hançer öldürmüştü. Başkasına ait olamazdı; bu iz, o büyücünün imzasıydı. İçimde bir şey kapandı. Bir gün, bu çeliğin yönü değişecekti. Alkım’ın canını aldığı gibi, onun da canını alacaktı.

Kutay elinde periyle sessiz dakikalarını geçirirken öfke ile hüznün birbirine dolandığı halini izlemeye başladım. Çenesi kitlenmişti. Elleri titriyor, nefesi neredeyse duyulmuyordu.

Söylenebilecek hiçbir şey yoktu. Aralarındaki bağın ne kadar özel ve güçlü olduğunu yalnızca birkaç saat içerisinde görmüştüm. Uzun yıllar boyunca birbirlerine güvenerek hareket eden iki canlıdan birisi sonunda kendisini feda etmiş, canı pahasına korumuştu diğerini.

Başını eğip bileğine dayarken omuzları yavaşça yukarıya kalkıp indi. Aybars ve ben de ona tuttuğu yas için alan tanırken, annemin öldüğünü öğrendiğim gün aklıma gelmişti. O zaman acımı yaşamama izin vermemişlerdi. Geçirdiğim panik atakla uyutulmuştum.

Şimdi ise Kutay’ın böyle bir seçeneği yoktu. Her dakikasını yaşamak zorundaydı.

Olduğum yerde kıpırdanırken bir anda yerden kalktı, ağacın altında peri için küçük bir mezar kazmaya başladı. Sessizce akıttığı göz yaşlarını koluyla sildi. Dişlerinin arasından çıkan o ses, artık hüzün değil, başka bir şeye aitti.

Ufak çukurun içerisine tamamen solmuş bedenini yerleştirdi. “Burada olmamalıydın…” Kendi kendine konuşmaya başladı. “Seni evine getireceğime söz vermiştim.”

Yüreğim burkuldu. Çenemin titremesine engel olmak için dudağımı ısırdım. Kollarımı bedenime sarıp yanı başında dikildim.

Parmağı cansız bedende duraksadı.

“Ölen sen olmamalıydı!”

Cansız bedeni çukurun içine koydu. Üzerini toprakla örttükten sonra mırıldanmaya başladı: “Yıllarca benimle birlikteydi. Seni bulabilmek için o kadar yer dolaştık ki… ve seni bulduğu gün öldü.” İçimdeki hüzün bir çukuruna eklenen suçluluk duygusu beni içine yutmaya başladı. Yüzümü ekşittim. Tüm bunlarda benim de payım vardı.

Uzun bir süre başında durdu, sessizliğe gömüldü. Onun yanında kendime yer bulup küçük mezara baktım. Daha ilk günden birilerini kaybetmeye başlamıştık. Bu toprağın altında yatan bedene söz vermiştim. Ve onu evine götürecektim sözü yarım kalmıştı. Verdiğim sözün ağırlığı omuzlarımı çökertti. Bir an nefes alamadım. Gözlerim doldu; sakinleşebilmek için derin nefesler almaya çalıştım.

“Üzgünüm. Hem de çok.”

Sadece bunu diyebildim. Yanında çöküp elimi sırtına yerleştirdim. Sözcüklerle aram iyi değildi bu yüzden yapabildiğim tek şey ona bu desteği vermekti. Aybars yanı başımızda dururken bizim gibi çömeldi ve Alkım’la konuşmaya başladı.

“Yer ve gök seni unutmayacak Orman Perisi Alkım.”

Elinde ki odun parçası ile mezarın etrafına bir daire çizdi. “Ruhun Hayat Ağacı’na bağlansın. Yolun ışık ve huzurlu olsun.” Sözcükleri Aybars’tan sonra Kutay’ın dudaklarında yankılandı. Bunu neden yaptıklarını bilmiyordum fakat benim de yapmam gerektiğine dair zorunluluk hissettim.

“Yolun ışık ve huzurlu olsun, Alkım. Ruhun evine geri dönsün.”

Bir süre ona alan tanıdık. Aybars’ta ben de sessizce onun birkaç adım gerisinde duruyorduk. Elimde sıkıca tuttuğum hançeri inceledim. Üzerindeki işlemeler sarmal desenliydi, metal neredeyse ışığı yutacak kadar parlaktı. Aybars bir anda harekete geçerek Kutay’ın önünde durdu. Ne yaptığını anlamak için olduğum yerde bekledim. Halkaya girmeden önce ona verdiğim kılıcı Kutay’a uzattı.

Kılıcın ucunu gören Kutay eğik başını kaldırdı ve Aybars’a baktı. Aralarında geçen kısa bir bakışma oldu. Ona uzatılan kılıcı aldı. Kabzayı sıkıca kavrarken bal rengi gözlerinin karardığını gördüm. Öfke ve üzüntü onu bambaşka birine dönüştürmüştü. Çenesini sıktı, yüzüne düşen uzun saçlarını geriye attı ve doğrudan gözlerime baktı. Soğuk bakışı, bir anlığına beni büyük bir boşluğun içine çekti.

“Hançer sende kalsın,” diye sesini yükseltti bana. “ Onu kullanmak senin için daha kolay olur.”

Avuç içimde fazla ağır olmayan işlemeli hançere baktım. Kaçındığım her şey, bir anda önümdeydi.

Kutay mezarın başında dururken Aybars yere oturmuş, sırtını ağaca dayamıştı. Adımlarımı onlardan uzağa attım. Elimin içinde döndürdüğüm hançeri izledim. Üzerinde kan lekesi vardı.

Yaşadıklarımız kesit kesit gözümün önüne geliyordu. Kutay bizi buraya getirmek için bir büyü çemberi çizmişti. Demir zırhlı adamlar vardı; göğüslerinde kendilerine sarılmış bir yılan figürü işlenmişti. Ellerindeki kılıçlarla üzerimize saldırmışlardı. Akıl alır gibi değildi. Bunlara inanmak istemiyordum ama hepsi gerçekten yaşanmıştı.

Halsizleşen bedenime daha fazla acı çektirmeden ben de bir ağacın dibine oturdum. İki elimle hançeri sıkı sıkıya tutuyordum. Sapının ucunda küçük bir top vardı. Alnımı demire yasladım. Kendime gelmek için zamana sığındım.

Kendi kendime, beni öldürmek isteyenlerin hayal ürünü olduğunu söylemek istiyordum. Ama gerçekten benim ölmemi isteyenler vardı. Üstelik bedeninin yarısı parçalanmış olmasına rağmen, içimizden birinin ölmesi için bu hançeri fırlatmıştı. Alkım’ın ölümü boşuna olmayacaktı.

Kaç dakikadır orada o şekilde oturduğumu bilmiyordum. Ama gözlerimi açtığımda kendime bir söz vermiştim. Alkım’ın ölümü boşuna olmayacaktı. Yıllar sonra bu gerçekleri öğrenmem de boşuna olamazdı. Öz annemin ölümü de… Kehanet umurumda değildi. Ben kendi inançlarım doğrultusunda savaşacaktım. Kim ne derse desin, bana anlatılan bu vahşetin hesabı sorulacaktı.

Oturduğum yerden kalktım. Bu kez adımlarım daha emindi. Alkım’a bir söz daha vermiştim. Onu evine götüremesem bile, bu diyarla ilgili verdiğim diğer sözü tutacak, kendimi ona ispatlayacaktım. Aybars ve Kutay beni görünce oturdukları yerden kalktılar. Kutay’ın üzerindeki duygusal boşluktan çıktığı belliydi. Ya da sadece içindekileri saklamayı tercih etmişti. Bir süre çevresine baktı, sonra sesi yeniden bize ulaştı.

“Gök-Erk Diyarı’na… evinize hoş geldiniz.”

Onun gibi ben de ağaçlarla kaplı yere baktım. Burası gerçekten benim evim miydi? Rüzgâr tanıdıktı. Kuş sesleri ise eksik. Sanki birisi bilerek onları susturmuş gibiydi. Bir karganın çığlıklarını duydum. Gözlerimi kaldırıp dalların arasında ki boşluğa baktım. Güneş parlak ve mavi bir gökyüzü gözüküyordu.

Tekrar onlara döndüğümde Kutay önümde diz çökmüştü. Başını saygıyla öne eğerek konuşmaya başladı. Ne yaptığını anlamaya çalışırken, sözleri üzerime bir ağırlık gibi çöktü; utangaçlık beni ele geçirdi.

“Benim adım Kutay. Ömrümün son anına kadar seni korumaya, son nefesimi senin yanında vermeye yemin ediyorum. Kendimi tüm benliğimle sana adıyorum. Bundan böyle seni her tehlikeden koruyacak, bana ne dersen de senin tarafında duracağım. Tüm diyar umurumda değil, sen benim tek gerçek kurtarıcımsın.”

Sözleri kalbimi hızlanırmış, tüm kanın yüzüme toplanmasını sağlamıştı. Yanaklarım alev gibi yanarken her bir cümlenin altında başka bir gerçeğin yattığını hissettim. Bir adım geriye çekildim. Bu yaptığı fazlasıyla utanç vericiyken bu sözlerin etkisi ile zihnimde çığlık çığlığa koşan duyguların sesini duyabiliyordum.

“Sen… ne?”

Dilimin ucundan çıkamayan sözleri söylerken bakışlarını kaldırıp bana sabitledi. Berrak bal rengi gözlerin, bir saat içinde bu kadar çok duyguyu nasıl taşıyabildiğini düşündüm. Orada duruyor, beni sakinlikle izliyordu. Kendimi, ondan uzaklaşmak isterken ona doğru çekilirken buldum.

Ayağımı yere sürterek bir adım daha geriye çektim. Aynı anda içimde kabaran karışık duyguları düşündüm. Onun bilmediği bu hislerimle birlikte sadakat yeminine karşı çıkmak için ağzımı açacağım sırada Aybars da onun gibi önümde diz çöktü. Ama o, doğrudan gözlerimin içine bakıyordu.

“Ne?”

Ben şaşkınlığımı atlatamadan bir başkası bana koşuyordu.

“Benim adım Aybars. Ömrümün son anına kadar seni koruyacağıma, sana rehberlik edeceğime, son nefesime kadar senin için savaşıp uğruna canımı vermeyi kabul ediyorum. Sana zarar gelmesin diye ne gerekiyorsa yapacağım. Sana karşı gelenler için gözümü kırpmadan cezalarını vereceğim. Son gerçek büyücü ve gerçek kurtarıcı.”

Gözümü kırpmadan gözlerimin içine bakarken yüreğimde utangaçlıkla boğuşan kibri bastırmaya çalıştım. Ne yapmam gerektiğini bilmez halde ona bakarken içimde titreyerek büyüyen, beni ele geçiren hissi susturmak istedim. Bana diz çökmelerini istemiyordum. Ben bir kraliçe ya da onun gibi bir şey değildim. Sadece bendim. Ben.

İçimdeki kibir ve güç duygusunu bir kenara bıraktım. Ben de onların yanına diz çöktüm. Aybars’ın elini tutup havaya kaldırdım. Göğüs hizamıza getirdim, gözlerinin içine bakarak konuşmaya karar verdim.

“Ben sadece sıradan biriyim. Kanımda büyü olabilir. Kaderim yazılmış olabilir. Ama ben, hâlâ benim.” Kraliçe olma fikrini seviyor olsam bile bunun gerçek olmadığını biliyordum. “Siz beni koruduğunuz gibi ben de sizi koruyacağım. Size bir tehdit geldiğinde önünde duracağım. Size zarar verenler için ben de gözümü kırpmayacağım. Size söz veriyorum.”

Aybars’ın yüzünde bir tebessüm belirdi. Boşta kalan elimi Kutay’ın omzu ile kalbi arasındaki boşluğa koydum. Kalbinin ritmi avucumda atıyordu. Beni orada tuttu. Bana bakmaktan bir an bile vazgeçmeyen Kutay’ın gözleri parladı. Diz çöktüğümüz yerden kalkarken önce Aybars’ı, sonra Kutay’ı kaldırdım. Aybars’ın omzunun üzerinden ileriye bakarak konuşmaya başladım. Üzerimdeki yük artarken sesimin inceldiğini hissettim.

“Bir akrabam var. Onu durdurmamız gerekiyor. Nereden başlıyoruz?”

Dönüp ikisine de baktım. İkisinin gözlerinde de bir şey bilmediklerini gördüğüm an anladım.
“Bir planınız yok mu?” dedim. İkisi de yavaşça başını salladı.

Derin bir nefes alıp düşünmeye çalıştım. Birkaç adım onlardan uzaklaşıp ağaçlara baktım. Burası benim dünyam değildi. Burası başka bir dünyaydı ve aklımda en ufak bir yol haritası yoktu. Belki şamanlar büyücüyü nasıl yeneceğime dair bir şeyler biliyordu. Belki bir kitap, bir kâğıt parçası, bir mektup vardı. Bir şekilde onu nasıl yeneceğimi söyleyen bir şey… Bu bir dizi değildi. Burası gerçekti. Ve ben gerçekten büyücüydüm.

Arkamdan sesler yükselmeye başladığında döndüm. Aybars ile Kutay birbirlerine seslerini yükseltmiş, tartışmaya girmişlerdi. Yanlarına gidip ne olduğunu anlamaya çalıştım. En sonunda Aybars konuştu.

“Umay, bilmediğin çok şey var. Ve onları öğrendiğinde… ona güvenmeyeceksin.”

“Yeter. Şimdi ben konuşacağım.”

Aralarındaki mevzuyu kavradığımda sakin düşünebilmek için kendime bir an tanıdım. Kısa bir süre gözlerimi kapattım, sonra Kutay’a döndüm. Sabırsız bakışlarla yüzüme bakıyordu.
“Kutay, bana Aylin’le aranda bir şeyler geçtiğini söylemiştin. Ama Aybars, aranızda hiçbir şey olmadığını söylüyor. Bana doğruyu mu söyledin, Kutay?”

Kutay başını salladı. Bakışlarını Aybars’tan güçlükle çekip bana çevirdi. Zaten konuşmaya başlamıştı bile. “Ben hiçbir zaman Aylin demedim. On yıl öncesini açmak ister misin, Aybars?” Gözlerini kapattı, yeniden açtığında koyulaşmış bal rengi bakışlarını Aybars’a sabitlemişti.

“Ablamın başına gelenlerin tek suçlusu sensin…” bir an yüzünü ekşiterek durdu ve zorlukla devam etti. “Sen ve o…”

Kutay birden parladı. Elini havaya kaldırdı, işaret parmağını Aybars’a uzattı. “Sakın beni tehdit etme! Benimle ilgili gerçeklerin hiçbiri seni ilgilendirmiyor.” Gözlerindeki bal rengi neredeyse siyaha dönmüştü. Çenesindeki kaslar gerilmiş, alnındaki damar belirginleşmişti.

“Eğer işin içinde Umay varsa-”

“Bana sakın Umay’ı araya sokup bahane uydurma. Gerçekleri biliyorsan... Onunla aramdaki bağ, senden de bu dünyadaki her şeyden de daha önemli!”

Bir dakika… Ne? Kutay’la aramda nasıl bir bağ vardı? Kalbim hızlandı. Konuşmak istedim ama kelimeler boğazımda düğümlendi.

“En yakın zamanda sana her şeyi anlatacağım. Şimdi zamanı değil. Zamanı geldiğinde her şeyi öğreneceksin. Senden tek bir şey istiyorum. Biri benimle ilgili bir şey söylediğinde, yalnızca şunu de: ‘Biliyorum. Onunla ilgili her şey benimle de ilgili.’ Her şeyi öğrendiğinde bunu neden istediğimi anlayacaksın.”

Sustum. Bana söylediklerini kendime yedirmeye çalışıyordum. Kafamın içinde daha fazla soru işareti oluşturmuştu. Gerçekten hemen söz vereceğime inanmış mıydı? Ve bahsettiği bağ tam olarak neydi? Anlatacaklarını merak ediyordum ki, neden şimdi değil de sonra olduğunu sorgulamadan edemiyordum.

“Sadece bana söz ver.”

Elini uzatıp parmaklarımı kavradı. Başparmağının elimin üzerinde yavaşça gezmesi tüm bedenimi tetiklemişti. Bakışlarımı elimden çekip yüzüne kaldırdım. Az önce kararmış olan gözleri şimdi berraktı.

“Bu saçmalık! Umay, sakın buna razı olma!” Aybars’ın sesi, kafamın içindeki karmaşaya mantıklı bir ton katmaya çalışıyordu.

“Saçmalık olan neymiş?” diye sordu Kutay sakinlikle.

Aybars, göğsünden onu iterek aramızdaki teması kesti. Tartışmanın fiziksele kayacağını, Kutay Aybars’ın yakasını tuttuğunda anladım. Aralarına girdim.

“Kesin şunu!”

Elimi Kutay’ın bileğine koyup bırakmasını sağladım. Sözümü dinleyip geri çekildi ama hemen ardından beni tuttu.

“Çocuk değilsiniz!” dedim.

Aybars gergin bir kahkaha attı. “Sonunda ne olacağını bilmediğin bir şey için senden söz istiyor!”

“Sonun ne olacağını hepimiz biliyoruz.” Kutay’ın kendinden emin bir şekilde bu cümleyi kurmuştu. Neye güveniyordu? Benimle arasındaki bu kesinlik nereden geliyordu? Beni bulmak için neden peşimden gelmişti? Neden beni korumak için bu kadar çaba harcıyordu?

O kadar fazla soru vardı ki ve bunların hepsinin ardında ki sebebin gereğinden fazla güçlü olduğunu hissediyordum.

“Neymiş hayal dünyandaki gelecek, söyle bize.” Aybars hızlı bir şekilde karşılık verdi Kutay’a. Kutay’ın aksine yine fazlasıyla gergin olan taraf oydu.

Yeniden birbirlerine dikleşirlerken aralarına tekrar girdim. Boşta kalan elimi Aybars’ın göğsüne koyup geri ittim. Bunu fırsat bilen Kutay beni kendine çekti.

“Ne—”

Konuşmama izin vermedi. Tuttuğu elimi kaldırdı, parmaklarımın üzerine dudaklarını bastırmadan önce fısıldadı: “Aybars’la kavga etmemi istemiyorsan… bana söz ver.”

Yine aynı yere getiriyordu. Üstelik bana kaçamayacağım kadar yakındı.

“Umay’a bu şekilde davranabileceğini kim sana söyledi?”

Aybars, beni ondan kurtarmak ister gibi son bir hamle yaptı. Fakat Kutay bu hareketi sanki önceden biliyormuş gibi belimden kavrayıp havaya kaldırdı. Ağzımdan kısa bir çığlık çıktı. Aynı anda Kutay karşılık verdi.

“Tek izni Umay’dan alabilirim.”

“Ben sana böyle bir izin vermedim. Bırak beni!”

Öfkelenmeye başlamıştım. Beni bu kadar kolay kaldırıp taşımasına inanamıyordum. “Üzgünüm ama Aybars’la uğraşmak hoşuma gidiyor.” Kıkırtısı çoğalırken ayağına bastım. Şu an beni bir oyuncak gibi kullandıklarına inanamıyordum.

Topuğumla ayağının üstüne yüklenip dengesini anlık bir sancıyla böldüm. Kolunu göğsüme kilitledim. İç bacağımı bacaklarının arasına sokup ağırlık merkezinin altına girdim; aynı anda tuttuğum kolu aşağı ve kendime doğru çektim. Ayakları yerden koptu, vücudu benim kurduğum boşluğa devrildi.

Yere serildiğinde şaşkınlıkla bana baktı. Dudaklarında, gülümsemeyle karışık bir hayret vardı. Elini tutup ters çevirirken ufak bir acı inlemesi duyuldu. Onun aksine sakin bir sesle konuştum.

“Söz istiyorsan, bunu adil bir şekilde isteyebilirdin.”

Yerde yatan Kutay kahkaha attı. “Gerçekten Umay’ı tanıdığını mı düşünüyorsun?” diye sorusunu Aybars’a yükseltti. Aybars şaşkınlık nidaları atıp elini ağzına atıp açılmış dudaklarını kapatmaya çalıştı.

Kutay’ın elini bıraktığımda hâlâ gülüyordu.

“İşte benim kızım.”

Bu sözlere daha çok sinirlenmem mi, yoksa gururlanmam mı gerektiğini bilemedim. “İşte beni tam olarak böyle savunman gerek.” Ellerini başının altına koydu. Yüzündeki sırıtışı silmek istedim.

“Kalk yerden!”

Ayağımla onu dürttüm. Benim aksime Aybars öfkesini bastıramıyordu. “Ve hâlâ hak etmediğin halde seni savunmasını istiyorsun.”

Kutay, Aybars’a baktı.

“Evet, şu an henüz yakın değiliz. Ama bu yarın da yakın olmayacağımız anlamına gelmiyor.” Yattığı yerden doğrulup otururken cümlesine devam etti. “Umay çabalarımı görecek.”

“Sence mesele çaba mı?” dedim. Benden böyle bir şey isterken içten olması gerekiyordu.

“Hayır. İstediğim şeyin saçma olduğunun farkındayım. Şu an kafası fazlasıyla dolu. Üzerine benim anlatacaklarımla daha da kötüleşmesini istemiyorum.”

“Kötü derken… nasıl bir kötüden bahsediyorsun?”

“Demek istediğim, şimdi sırası değil. Sana beni sevmeyen insan çok dedim, hatırlıyorsun değil mi?”

Başımı salladım. Ormanda anlattıkları, Aybars’ın ablasının başına gelenler aklıma geldi. Kutay’ın nasıl bir üne sahip olduğunu gerçekten merak ediyordum.

“Seni neredeyse tüm diyar sevmiyor!” Aybars’ı bu kadar saldırgan ilk kez görüyordum. Bu gerçeği duyunca istemsizce nasıl olurda herkes Kutay’dan nefret edebilir diye düşünmeye başladım. Nasıl bir kötülük yapmıştı? Az önce Orman Perisi için gözyaşı döken adam nasıl olurda tüm diyar tarafından sevilmezdi?

“Şu an umurumda olan tek şey, Umay’ın beni nasıl gördüğü.” Bakışları bana döndü. Sözleri şimdi daha içten ve çaresizce hissettiriyordu. Parmaklarımı burnumun kemerine yerleştirip sıktım. Beni etkileyecek her şeye sahipti. Sadece o yüzle bile onun peşinden koşarak gidebilirmişim gibi hissediyordum.

“Bu yüzden…” diye devam etti sözlerine. “…beni istediğin yerde kullanabilirsin. Tüm bunlara karşılık tek bir isteğim var.”

Ellerimin üstünden ona baktım. Yumuşak bakışları tuhaf bir bal rengi ile bana ısrarla bakıyordu. ‘Bana bu cümleyi bu kadar basit kullanmaman gerek.’ diye geçirdim içimden. ‘Bana bu kadar masum bakma!’ Sakince burnumdan nefes verdim. ‘Kendini benim zaafım yapma. Çünkü ben buna yenilirim.’ Bakışlarını üzerimden ayırmadı. Kalkık kaşları, ısrarını daha da belirginleştiriyordu. “Benden bir söz istiyorsun,” dedim.

“Yalnızca doğru zaman gelene kadar. Sonrası senin.”

Bir süre düşündüm. Bakışlarım Aybars’a kaydı. Kutay’a hâlâ öfkeyle bakıyordu. Sonra başını bana çevirdi, göz göze geldik. Aybars benim için ne kadar önemli olsa da Kutay da bana çoktan güven vermişti. Gerçekleri anlatmaya çalışması… O kaza günü bizi kurtardığını öğrenmem… Dün de aynı şekilde bizi kurtarması… Fırtına’ya kavuşmamı sağlaması… Kendimi deli sandığım zamanlarda yanımda durması, beni yargılamadan dinlemesi…

Direnmenin beni daha çok bağladığını fark edip nefesimi dışarı verdim. Bunu yaptığıma inanamıyordum ama sormam gerekiyordu.

“Diyelim ki bir gün birini öldürdüm,” diye başladım söze. Kutay kollarını birbirine bağlayıp beni izlerken bir kaşını havaya kaldırdı. Gözümü kırpıp sorumu tamamladım. “Ne yaparsın?”

Cevabını merakla beklemeye başladım. Zaten ölümün, öldürülmenin, katledilmenin, saldırıların içerisinde olabilirdik ama aklıma bundan başka bir şey gelmiyordu. Söylediklerimin ciddiyetini anlamaya çalışır gibiydi.

“Sadece cesedi nereye gömmemi istediğini sorardım.”

Aybars’a baktım. Nefesini vererek, hayretle konuştu. Parmağını bana uzattı. “Bu soruyu gerçekten soruyor musun?” ardından Kutay’a çevirerek “Ve sen de gerçekten cevap veriyor musun?” diye sorguladı bizi. İkimize birden şaşkınlıkla bakarken hemen karşı çıktım.

“Ne var? Bana olan güvenini ölçüyorum!”

“Bunu başka türlü de yapabilirsin.”

Aybars hayal kırıklığı içerisinde ağzının içinde çıt çıt çıt sesleri çıkardı. Gözlerimi devirdim. Tatmin olduğum cevabı aldığım için elimi Kutay’a uzattım.

“Ben arkadaş dediğim insanları kullanmam. Kullanılmalarına da izin vermem.” Elimi tutarken oturmaya devam etti. “Yani… bu bir söz mü?”

“Evet,” dedim. “Söz.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.