İçeriğe geç

Yertinç Temsilcisi

Bölüm 26 · 15 dk okuma

Yertinç Temsilcisi

Bölüm 26

Kök İle Perde Arasında

Hava serindi. Kollarımı bedenime dolayıp ısınmak istesem de engebeli patika buna izin vermiyordu. Güneş yükseldikçe ışıkları üzerimize düşmeye başladı. Sıcaklığıyla biraz olsun ısınmıştım. Dik tepeyi aştığımızda neredeyse her yeri görebildiğimi fark ettim. Gözlerim çevreyi tararken tanıdık mahallemi seçtim. Evimden dumanlar yükseliyordu. Buradan, arabayla on dakikalık mesafeden, evimin küle dönmüş hâlini izliyordum. İtfaiye ateşi söndürmüştü ama ev mahvolmuştu. Duvarlar koyu isle kaplanmış, uzaktan gözüme ilişen çatı tamamen çökmüştü.

Olduğum yerde donup kaldım. Ev bu hâldeyse, büyük ihtimalle biz çıktıktan sonra yangın başlamıştı. Boğazımda bir yumru oturdu. Bu, kaybettiğim evin ardından duyduğum bir acı değildi; ölümün bana ne kadar yaklaştığını hatırladıkça içimi saran korkuydu. Ruhumun çekildiğini hissettim.

Kutay’ın “Ne oldu?” dediğini duydum. Bakışlarımı hâlâ dumanı tüten evden ayıramıyordum. Şu an haberlere düşen yangın görüntüsünü zihnimde canlandırabiliyordum. Ne diyeceklerdi? Nedeni bilinmeyen bir yangın mı? İçeride birinin olup olmadığı hâlâ tespit edilemedi mi?

Ben biliyordum. Eğer Kutay dün akşam beni almaya gelmemiş olsaydı, şu an içeride benim ve Aybars’ın cansız bedenleri yatıyor olacaktı. Titreyen dudaklarımı bastırmak için kendimi sıktım. Başımı eğdim. Nefesim daraldı. Yanımda duran Kutay’a uzanıp gömleğinin ucundan tuttum.

“Zamanında evden çıkmamız iyi olmuş,” dedi; bileğimi kavradı. Dokunuşu, yalnız olmadığımı söyler gibiydi.

“Hangisinin benim evim olduğunu nereden biliyorlardı?”

Merakla yüzlerine baktım. Sorumu, diğer yanıma geçen Aybars cevapladı.

“Çok basit. Evinde koruma büyüsü vardı. Ben yaptım.”

Aybars’a bakarken ciddiyetini hissettim. Koruma büyüsü derken ne yapmıştı? Belki de o karartı o gün bu yüzden eve girememişti.

“Nasıl yani?”

“Evin etrafına ardıç tütsüleri koyduğumu biliyorsun. Bunun gibi daha pek çok korunma tütsüsü yaptığınmı da.”

Annemin evin içinde haftada bir yaktığı bitkiler aklıma geldi. Bunların yalnızca bir hurafe olduğuna inanıyordum. Bu… gerçek miydi? Aybars’a cevap vermedim. Sessizliğimi korurken Alkım’ın sesi yükseldi.

“Evin için üzüldüm.”

Peri’nin sözleri üzerine başımı hayır der gibi salladım. Sızlayan burnumu geriye çektim.
“Buraya bir daha geri gelir miyim bilmiyorum.”

İlerlemek zorundaydık. En kısa zamanda diğer diyara geçmeli, daha fazla zaman kaybetmemeliydik. Yolumuza devam ederken, büyücü çoktan evimi bulduysa bizi de bulmasının an meselesi olduğunu geçirdim içimden. Ölüm meleği o kadar yakınımdaydı ki soğukluğunu ensemde hissediyor gibiydim. Adımlarım giderek ağırlaştı. Sanki bir güç beni olduğum yere çivilemek istiyordu.

Yanan evimi gördükçe artık hiçbir şeyin çocuk oyuncağı olmadığını, beni öldürmekte gerçekten kararlı olduklarını daha iyi anlıyordum. En ufak bir hatam her şeyi bitirebilirdi. Uzakta yıkılmış evime bakarken, onun içinde kalıp yandığımı hayal ettim. Kutay hayatımızı kurtarmıştı. Ben ölürken Aybars’ın seyirci kalmayacağından emindim; o da benimle birlikte ölüme sürüklenecekti. Ona minnettardım: hayatımız onun ellerinde kurtulmuştu.

Ağaçlara tutunarak dikkatle yürümeyi sürdürdük. Güneş iyice yükselmiş, serinliğin yerini kavurucu bir sıcaklığa bırakmıştı. Soğuk yüzünden karnıma giren ağrılar arada bir şiddetleniyor, sonra yeniden kesiliyordu. Fakat bir tuvalet molasında her an öldürülebileceğim düşüncesi aklıma geldikçe kendimi tuttum ve yürümeye devam ettim. Aklıma tek bir düşünceyi sabitledim: “Perdeyi geçtiğimizde ihtiyacımı giderebilirim.”

Ağaçların arasında, kurumuş dal ve yaprakların hışırtısı eşliğinde yolumuza devam ederken arkama baktım. Dizilerde hep izleri takip ederek aradıkları kişiyi bulurlardı. Arkamızda ezilip dağılan yaprakları görünce bu fikri uygulamaya karar verdim ve elime aldığım bir odun parçasıyla yaprakları karıştırmaya başladım.

“Ne yapıyorsun?” Aybars’ın sesi kulağıma ulaşırken, benim yerime Kutay cevap verdi.
“İzlerimizi kapatıyor,” dedi kıkırtıyla. Sesindeki memnuniyet yüreğimi okşamıştı.

Bir süre daha izleri sildim ve aynı yoldan gittiğimizden emin oldum. Bunu yapmak gerçekten zordu. Dizilerde iz silmek bu kadar kolay gösterilirken, bunu yapan insanlar nasıl bu kadar basit bir şeyden bahsedebiliyordu?

Dizide değildim. Sıkıca tuttuğum odun parçası, hayatta kalma isteğimin bir uzantısı gibiydi. Dizlerimdeki ağrılara rağmen bedenimi bir adım daha ileri taşımak için kendimi zorluyordum. Sanki arkamda koca bir karanlık vardı; sendelersem beni içine çekecekti.

Gerçekten beni öldürmek isteyen insanlar vardı ve ne kadar daha yürümemiz gerektiğini bilmiyordum. Bacaklarım dik bayırlar yüzünden acıyla sızlıyordu. Ciğerlerim bu ağır tempo yüzünden yanıyordu. Bir yandan odunla destek alarak tırmanıyor, bir yandan da izlerimizi bir süre daha silmeye devam ediyordum. Eminim bundan sonra bizi kaybettiklerini sanıp başka yerlerde arayacaklardı.

Bayırı aştıktan sonra, sonunda toprak yol bizi karşıladığında içim biraz olsun rahatladı. Kendimi bir kenara bırakıp dinlenmek istiyordum ama buna da vakit yoktu. Evde olmadığımızı çoktan öğrendiklerinden emindim; bu yüzden bizi aramaktan vazgeçmeyeceklerdi. Fakat güzel olan şuydu: Eğer onlar eski bir çağdan geliyorlarsa, buraya hemen ayak uyduramazlardı. Burada beni tanıyan pek kimse yoktu ve daha da önemlisi, yüzümü henüz görmemişlerdi.

Bir süre daha yürüdük ve sonunda ağaçların hiç olmadığı küçük bir açıklığa çıktık. Yerde, buraya ait olmadıklarını kanıtlar gibi taşlar sıralanmıştı. Üzerleri yosun tutmuş, kararmıştı; uzun zamandır burada oldukları belliydi. Peri, kısaca ne yapacağımızı anlatmaya başladı.

“Perde’den buradan geçebiliriz. Bunun için yalnızca geçit büyüsüne ihtiyacımız var. Ama ondan önce taşları bir daire hâline getirmeliyiz.”

Alkım yapmamız gerekenleri anlatırken ağzımdan istemsiz bir şaşkınlık sesi çıktı. Aklıma düşen ihtimalin gerçek olup olmadığını sorguluyordum.
“Bunu neden yapmak zorundayız?”

Aybars ve Kutay çoktan büyük parçaları yerinden kaldırıp alanın ortasına taşımaya başlamıştı. Onlara yardım ederken bazı taşların toprağa öyle saplandığını fark ettim ki yerlerinden oynatmak bile zordu.

“Çünkü enerji akışını doğru yönlendirmeliyiz. Burası iki diyar arasında birbirine bağlanan, enerjisi yüksek bir nokta.”

Üçümüz zorlukla kaldırdığımız taşı yerine koyarken nefes nefese kalmıştım. Zonklayan belimi yumruğumla yoklayarak sakinleşmeye çalışıyor, bir yandan da Alkım’ı dinliyordum.
“İlk yaratılanlar bu noktaları keşfedip geçit kapılarını inşa etti. Bu yer unutuldu ama zaman unutmadı.”

Onu zar zor dinliyordum. Parmaklarım temizlemeye çalıştığım toprak yüzünden altüst olmuştu; tırnaklarıma batan parçalar canımı yakıyordu. Diğer ikisi de benim gibi perişan durumdaydı. Zorlukla kaldırdığımız daha büyük bir taşı yerine yerleştirdik. Yerde neredeyse yarım bir daire oluşmuştu.

“Peki bu taşları neden yerleştiriyoruz?”

Kutay, hepimizin merak ettiği soruyu sormuştu. Ellerimi dizlerime dayayıp titremesine engel olmaya çalıştım.

“Perde kendiliğinden açılmaz; açıldığında da yerinde durmaz. Bu taşlar onu sabitleyecek ve enerji akışını tek bir noktada toplayacak.”

“Bu şekilde geçişimiz daha kolay olacak,” dedi Aybars. Başımı kaldırıp ona baktım. Göğsü şiddetle inip kalkıyor, kızarmış yüzü yorgunluğunu ele veriyordu. Ellerini birbirine çırparken,
“Bunu daha önce yapmış gibisin,” dedim.

Bir sonraki taşları yerleştirmek için yeniden hareketlendik.
“Çünkü yaptım, tek farkla…” derken taşı kaldırırken nefesi kesildi. Devam edebildiğinde, “O zamanlar taş taşımıyordum,” diye ekledi.

Alnındaki damar belirginleşmişti. Benim aksime ikisi daha da kötü durumdaydı. Taşı diğerinin yanına yerleştirdik. Alkım’ın anlattıkları bir kulağımdan girip diğerinden çıkıyordu. Kutay bana daha küçük bir taşı işaret etti. “Konuşmakla zaman kaybetmeyelim,” dedi ve onu kaldırmamı istedi.

Onu dinleyerek son parçaları da yerine koyduk. Küçük bir öksürük krizine girerken bedenim terden yapış yapış olmuştu. Duş almaya ihtiyacım vardı. Çantamdan çıkardığım suyu başıma diktim; kuruyan boğazım biraz olsun rahatladı.

Alnımdaki teri silmek için elimin tersiyle yüzümü yokladım ama kirden neredeyse görünmez hâle gelmişti. Sırayla birer yudum sudan feragat edip ellerimizi yıkadık. Alkım aceleyle,
“Kutay, artık başlamalısın,” diye uyardı.

Kutay, Alkım’ı dinleyerek harekete geçti. Taşların sıralandığı toprak çıplaktı. Eline aldığı odunla yere bir daire çizmeye başladı. Alkım ona ne yapacağını dikkatle anlatıyordu.

Onlar geçit büyüsüyle uğraşırken Aybars’la birlikte oturdum. Nefesim yavaş yavaş normale dönerken kendimi biraz daha iyi hissediyordum. Bacaklarım hâlâ sancıyla ağrıyordu. Taşıdığım taşlar sırtımda derin bir ağrı bırakmıştı.

“Ormana girdiğim gün…” dedim. “Bana yardım edenler, gerçekleri ‘pars gibi yırtıcı, ay kadar parlak olan’ kişiye sormamı istemişlerdi.”

O gün uyandığımda bu sözlerin Aybars’ın adının anlamı olduğunu öğrenmiştim. Hem de Aybars’tan. “Şifacılar sana benden bahsetmişler,” dedi.

Ve ben buna rağmen ona anlatmak yerine kaçmayı seçmiştim. Şüphelerimden emin değildim; bunu kanıtlayacak tek bir delilim bile yoktu. O an yaptığım tek şey, tüm bunlardan haberi olmadığını düşündüğüm Aybars yerine Kutay’a gitmek olmuştu.

“Eğer işler böyle yürümeseydi, bana ne zaman anlatacaktın?” dedi. “Şüphelerinin tamamen doğru olduğunu anladığında mı?”

Bunu daha önce defalarca düşünmüştüm. Gerçekten, peşine düştüklerimin doğru olduğunu öğrenseydim, ona anlatır mıydım? Bakışlarım kısıldı. Hâlâ büyü çemberiyle uğraşan Kutay’ı izlerken, artık cevap vermem gerektiğini kendime hatırlattım.

“Yaşadığım şeyleri sana anlatmak istedim. Ama beni deli sanacağından korktum. Zaten kendi kendime defalarca şizofren olduğumu söyledim.”

Ona baktım. En başından beri beni izlediğini, gözlerimiz buluştuğunda fark ettim. Sesim titreyerek gerçeğimi söyledim. Bunu yapmak istemesem ve onu inciteceğimi bilsem de.

“Sana anlatamazdım, Aybars.”

“Yani bana ne olursa olsun güvenemezdin, öyle mi?”

“Hayır! Bu güvenle ilgili değil. Sana kurttan ve karartıdan bahsettiğim gün benimle dalga geçtin. Üstelik o zamanlar uzun süredir arkadaş bile değildik. Benden uzaklaşacağını düşündüm.”

Daha ne kadar onu kaybetmekten korktuğumu anlatabilirdim ki? Şimdi bunun bir sebebi olduğunu biliyordum ama onun da benim nedenlerimi anlaması gerekiyordu. Dudaklarında buruk bir tebessüm belirdi.

“Eh…” dedi. “Böyle davranmamın tek sebebi, seni bunlardan uzak tutmak istememdi.”

Ona tamamen döndüm. Kendimizden gizlediğimiz bu küçük kırılmaların ileride bizi ne kadar incitebileceğini bilmiyordum; bu yüzden onları şimdi açığa çıkarmak bana en doğru yol gibi geliyordu. Yanağımı kaşırken merakla sordum:

“Neden bunları benden saklamak istedin? Ve öğrensem bile neden beni uzak tutmaya devam ettin?”

Gerçekten merak ediyordum. Bir yıldan uzun süredir tanışıyorduk. Bu zamana kadar bana bir şey söylemek için pek çok fırsatı olmuştu. Neden susmayı seçmişti?

“Çünkü seni bunun içine sokmak istemedim.”

Bu, duymak istediğim cevap değildi. Kendimi hayal kırıklığına uğramış hissediyordum. Ama bu duygu, içimde başka bir kapı da aralamıştı. Aybars’tan duymak istediğim o cevap neydi? Gerçekten beni korumak istediğine dair olan mıydı, yoksa kendime bile itiraf etmekten çekindiğim o hoşlantı için aradığım küçük bir umudun çırpınışı mıydı?

Düşüncelerimin arasında kaybolmuşken, Kutay’ın Peri’yle birlikte çalışırken yükselen kıkırtısı bize ulaştı. Bakışlarımı ona çevirdim. Elindeki odunu kaldırmış, kısa bir süre dinlenmek ister gibi başını geriye atmıştı. Nemlenmiş saçları omzundan aşağı dökülüyordu. Alnında biriken damlalar ne kadar yorulduğunu, ne kadar terlediğini ele veriyordu. Göğsü hızla inip kalkarken dudakları iki yana yayılmıştı; koluyla alnındaki ıslaklığı sildi.

“Seni daha zeki sanırdım, Umay.”

Kesik nefeslerle konuya bir anda dâhil oluşu, sanki bana başka bir ihtimali hatırlatmak ister gibiydi. Kollarımı dizlerimin etrafına doladım, oturduğum yerde hafifçe sallandım. Kaşımı kaldırıp onu anlamaya çalışarak sordum:

“Neyden bahsediyorsun?”

“Aybars’ın açıklama yaparken verdiği tepkiler daha da merak uyandırıyor. Anlatsana, Cesur Yürek!”

“Kutay, kendini ne sanıyorsun?” Aybars sesi öfkeyle yükseltti.

“Zeki, yakışıklı, stratejik, kendine güvenen…”

Sanki kibir kokusu esen bir rüzgâr bize doğru sürüklenmişti. Gözlerimi devirirken dudaklarımın ucu kıvrıldı. Bu adam, söylediklerinin bir kısmında gerçekten haklıydı. Kendinin farkında olan erkekler en tehlikelileriydi ve Kutay da onlardan biriydi.

“Umay da bana katılıyor,” dedi, beni parmağıyla işaret ederek.

Yakalandığımı hissedip gülüşümü bastırdım. Şu an her şey fazlasıyla karışıktı; bir de duyguları işin içine karıştırmak istemiyordum.

“Hayır! Bunu da nereden çıkardın?” diyerek itiraz ettim.

“Bu gülüş bana özel olsun, güzelim. Sevdim…”

“Kutay, amacın ne?”

Henüz onun benimle yeniden flört edişinin yarattığı dalgalanmayı anlamaya fırsat bulamadan, Aybars’ın gerilimi yükselten çıkışı geldi. Bu öfkeli bir patlama değildi; daha çok “Artık yoruldum, beni daha fazla uğraştırma,” der gibiydi.

“Şu an amacım,” dedi Kutay sakince, “bir büyü çemberi oluşturmak ve Gök-Erk Diyarına gitmek.”

Aybars’ın aksine fazlasıyla rahat olan Kutay, gerçekten sınırları zorluyordu. Bazen dünyanın en ciddi ve bilinçli insanı olurken, bazen de dünya yansa kılını kıpırdatmaz, az ötede yansın derdi.

Kendi aralarında atışırlarken Peri sonunda sesini yükseltmiş, bu duruma bir nokta koymuştu. Alkım’a destek olurken Kutay’ın bu çocuksu tavırlarına artık alıştığımı fark ettim; bana fazlasıyla normal geliyordu. Kutay çizim yapmayı sürdürdü. İşinin ne kadar süreceğini bilmiyorduk.

Kutay ve Aybars’ın birbirlerini bir süredir tanıdıklarını biliyordum. Ama tuhaftı ki ikisi de beni bulmak için yıllar önce buraya gelmişti. Aybars’la geçen yıl tanışmıştık. Oysa Kutay’la kazadan sonra. O kazadan sağ çıkmamızı sağlayanın bile kendisi olduğunu söylemişti. Beni takip ettiğini, hatta Aybars’tan önce bulduğunu da… Bunca zaman ne yapmıştı? Tam olarak ne kadar yakınımda dolanıyordu?

Kafamdaki soru işaretleri kötü hislerle birlikte çoğalıyordu. Şimdilik hepsini susturdum; bu soruları daha sonra Kutay’a sorabilirdim. Zihnimi başka yöne çekmek için aklıma gelen kurt meselesini açtım.

“Bu kurt olayı… Tam olarak ne?”

Bana döndü; parlak mavi gözlerini gözlerime kenetledi.

“Onlar bizim. Her Koruyucu’nun bir kurdu vardır.”

Başımı hafifçe yana eğip yavaşça sordum. “Yani kurtlar bizim… evcil hayvanlarımız mı?”

Başını salladı; yüzünde yine o tanıdık tebessüm belirdi.

“Onlar da mı perdeyi geçip buraya geliyorlar?”

Soruma yalnızca başıyla karşılık verince, aklıma düşen fikri dile getirdim. “Eğer kurtlar perdeyi aşıp buraya geliyorlarsa, oraya nasıl gideceğimizi de biliyorlardır.”

Aybars’ın gözleri parladı; bu düşünce ona da mantıklı gelmişti. Belki de bizi koruyan kurtlar yanımızda olursa her şey daha çabuk ilerlerdi. Kutay’a baktığımda ise yüzündeki endişe gözüme takıldı. Alnında biriken ter damlaları toprağa düşerken aceleci hâli beni şaşırtıyordu.

Aybars’a yeniden döndüm. İçimde bir yer hâlâ yanlış bir şeylerin gittiğini fısıldıyordu. İçimi kemiren kurt bir türlü susmuyordu. Sanki bir yerde bir hata vardı. Yerimden heyecanla kalktım, birkaç adım attım. Dişlerimle tırnaklarımı kemirirken etrafı kolaçan ediyordum. Aybars’ın yanıma geldiğini ancak koluma dokunduğunda fark ettim.

“Bir şey mi var?”

Omuz silktim.

“Sadece içimde bir sıkıntı var.”

Aybars gözlerimin içine baktı.

“Belki de başına ilk kez böyle bir şey geldiği içindir.”

Kutay’a bakarak sordum. “Bana hikâyeni anlattın ama o anlatmadı… Benim burada olduğumu nereden biliyordu?”

Aybars omuz silkerken gözlerimi Kutay’dan bir türlü ayıramıyordum. Onunla ilgili beni hâlâ tedirgin eden boşluklar vardı. Sanki bilerek benden sakladığı başka şeyler bulunuyordu. Taşların ortasında şimdi daha hızlı hareket eden Kutay, o an bana uzak ve soğuk göründü. Benimle flört edişi, beni iyi hissettirmek için söylediği sözler, birkaç kez hayatımı kurtarmış olması… Bunlara rağmen içimde dolması gereken yer dolmuyordu.

“Beni bir görüşte gördüğünü söylemiştin. Tam olarak neyden bahsediyordun?”

Düşüncelerimi netleştirmek için önce Aybars’a döndüm. Bana açık ve doğrudan bir cevap vereceğini biliyordum.

“Bir şaman sayesinde geleceğimle ilgili bir görüş gördüm,” dedi. “Ama bunun ne zaman gerçekleşeceğine dair bir fikrim yoktu. Bu yüzden elimden geldiğince hızlı davranıp, yine aynı şaman sayesinde buraya geldim.”

Onu dikkatle dinledim. Bu cevap beni tatmin etmişti; daha önce sözünü ettiği geçitle de birbirini tamamlıyordu. Ardından ekledi: “Kutay’ı çok yakından tanımasam da hakkında yeterince şey bildiğim birisi. Ama perdeyi nasıl aştığını bilmiyorum.”

Aybars’ın “çok iyi bildiğim” derken iyi anlamda konuşmadığını fark ettim. Onunla ilgili duyumlarının net olduğunu söylüyordu. Daha önce, Kutay’dan uzak durmamı, iyi bir namı olmadığını ima ettiğini hatırladım. Bunu Aylin yüzünden sandığımı… İçimdeki şüphe, ağır bir dalga gibi yükseldi.

“Fakat o da senin gibi uzun zamandır buradaydı, değil mi? Lisede birlikte okumuşsunuz.” Kaşlarını çatıp bana baktı. “Kutay’la aynı lisede okumadık ki?”

Başımı salladım; hiçbir şey anlamıyordum. Sanki bir şeyler eksikti. Daha doğrusu, bir şeylerin yanlış olduğu hissi içimi kaplıyordu. Kutay’a dair parçalar bir türlü yerine oturmuyordu.

“Nasıl yani? Bana Aylin ablanla ilgili şeyler anlattı. Onunla ilgili olanları…”

Kutay’ı işaret ederken Aybars’ın yüzündeki ifadeyi çözemiyordum. Bana anlatılanlar doğru muydu? Yoksa beni yanıltmak için söylenmiş bir yalan mıydı? Her iki ihtimal de tehlikeliydi. Tam olarak ne oluyordu?

“Aylin ablamla ilgili olan olay Kutay’la alakalı bile değil,” dedi sertçe. “Birbirlerini hiç görmediler bile!”

Şok içimde patladı. O zaman Kutay neyden bahsediyordu? Her şey… yalan mıydı?

Aybars, Kutay’a temkinle yaklaşarak soğuk bir sesle sordu. “Aylin’le ilgili Umay’a ne anlattın?”

Kutay başını kaldırdı. İfadesizce Aybars’a baktı. Çizdikleri çoktan tamamlanmıştı; artık yalnızca o büyülü sözcükleri söylememiz gerekiyordu.

“Sadece…” dedi. “Ablanla olan ilişkimizi.”

“Aylin’le aranda bir ilişki bile olmadı,” dedi Aybars. “Senin burada olduğunu yalnızca beş yıldır biliyorum. O zaman da ablam evliydi.”

Kutay gülümsedi. Ne düşündüğünü tam olarak anlayamıyordum ama içime dolan his, bu konuşmanın bizi bir tehlikenin ortasına sürüklediğini söylüyordu. Elindeki dalı bir anlığına yere bastırdı ve kesin bir tonla konuştu:

“Ben hiçbir zaman ‘Aylin’ demedim. ‘Ablan’ dedim…”

Bakışlarımı Aybars’a çevirdiğimde yüzündeki ifadeye anlam veremedim. Tam Kutay’a cevap verecekken, sesi başka bir ses kesti.

Ormanın içinden, havayı yırtarak gelen bir ok Aybars’ın ayaklarının dibine saplandı.

Korkuyla arkama döndüm. Beş adam, ellerinde kılıçlarla üzerimize doğru koşuyordu.

Sahnenin şokuyla donup kalmıştım. Aybars beni arkasına alıp “Dikkat edin!” diye bağırınca kendime gelebildim. Geri çekilip onları izlerken zihnimden defalarca aldığım eğitim geçti. Ama ben yalnızca bıçaklara karşı savunma öğrenmiştim, kılıçlara karşı değil. Nefesimi tuttum; adamın üzerime atılmasını bekledim.

Kılıç havada savruldu, ıslık gibi bir ses çıkardı. Yana kayarak kurtuldum. Adam, uyguladığı güç yüzünden boşlukta dengesini kaybettiği anda düşünmeden kılıcı tutan eline sert bir tekme attım. Kılıç yere düştü. İkinci tekmede, adamın boyuna göre sıçrayıp boğazına vurdum. Darbem isabet ettiğinde çoktan yere düşmüş, nefes almaya çalışıyordu.

Bakışlarımı diğerlerine çevirdim. Aybars iri bir adamla boğuşuyordu. Kutay ise hâlâ yere bir şeyler çizerken, ona doğru koşan başka bir adamı fark ettim. Onu nasıl koruyabileceğimi düşünmeye başladım.

Güneş, uzun ve keskin bir kılıcın üzerinde parladı. Düşünmeden onu yerden kaptım ve bağırarak adama doğru koştum. Ağır kabzayı tüm gücümle sıktım, Kutay’a yaklaşan adama savurdum; darbe zırhına çarptı. Kılıç çarpmanın etkisiyle titrerken kollarım da kontrolümden çıkıyordu. Adam bana döndü ve kılıcı üzerime savurdu. Geri çekilip titreyen kollarımı kaldırdım ama darbeleri bir türlü karşılayamıyordum.

“Umay, kılıç!”

Aybars sesini bana yükseltirken düşünmeden kılıcı tüm gücümle ona fırlattım ve kendi bildiğimi okumaya başladım. Kılıç üzerime inerken son anda geriye çekildim. Adımlarımı hızlandırıp ondan uzaklaştım; adamı silahsız bırakmak için ne yapabileceğimi düşünüyordum. Ağır zırh onu daha da ürkütücü kılıyordu. Bir kez daha kılıç darbesinden kaçtım ve havada kontrolünü kaybeden adamın eline tekme atarak silahını düşürmeye çalıştım. İlkine göre şanslı değildim. Adam güçlüydü.

Kılıcı yeniden üzerime savurdu ama metalin metale çarpan sesi kulaklarımı çınlattı. Aybars, üzerime gelen darbeye engel olmuştu. Geri çekilip dövüşmelerini izledim. Adam neredeyse insanüstü bir güce sahipti. Etrafta kılıç sesleri yankılanıyor, kesik kesik alınan nefesler bu mücadelenin ne kadar zor olduğunu haykırıyordu.

Aybars ustalıkla dövüşürken yeniden Kutay’a baktım. Az önce boğazına vurduğum adam ona doğru koşuyordu. Elinde kılıç yoktu. Düşünmeden ben de ona doğru atıldım ama benden daha hızlı bir şey adamın üzerine sıçradı.

Adam yerde çığlıklar atarken, üstüne çöken siyah kurt dişlerini bedenine geçirmişti. Kocaman ağzında adamın bedeni çığlıklar ve hırıltılar arasında parçalanırken, etrafa yayılan kanın metalik kokusu rüzgârla burnuma doldu. Toprak koyu kanla kaplanırken, bu sahneye ikinci kez tanık olmak başımı döndürdü. Bedenimdeki ürperti geçmeden, yanına çıkan beyaz kurt da saldırıya katıldı.

Zemin çarpışmalarla titriyor, zırhlı askerler kurtların saldırılarına karşı koyamıyordu. Ağızlarından yükselen küfürler ormanın içini dolduruyor, hırıltı ve kükreme sesleri bu sözleri yarıda kesiyordu.

Bakışlarımı onlardan ayırıp Aybars’ın yere serdiği adamın üzerindeki hançerleri kaptım ve arkamda yoğunlaşan ışık hüzmesine döndüm. Kutay, halkanın içinde bir şeyler söylüyordu. Diğer diyara geçebileceğimiz geçit tamamlanmak üzereydi.

“Kök yirtincü açıl,
Tin üzeliksik.
Kök-Erk abark biznin taşır.”*

Halka ışıklar saçarak parladı. Kanla karışmış hava rüzgârla birlikte etrafımızda girdap gibi dönmeye başlayınca geçidin açıldığını anladım. İçgüdüyle koşup içine girmek için hamle yaptım. Aybars hâlâ yaşananlara şaşkınlıkla bakıyordu; beni fark edince iki adımda ışığın içine girdi, elimi tutup beni hızla ardından çekti.

------------------

*Gök Âlem açılsın,
Perde aralansın.
Gök-Erk Diyarına bizi taşısın.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.