İçeriğe geç

Yertinç Temsilcisi

Bölüm 25 · 15 dk okuma

Yertinç Temsilcisi

Bölüm 25

Kaderin İlk Adımı

Hareket ettiğimizde saat akşam sekize geliyordu. Yarım saat içinde merkeze inip birkaç fondöten ve kapatıcı aldıktan sonra Aybars’la Kutay konuşmaya başladı.

“Perdenin yerini hatırlıyor musun?”

“Sizin yolun üzerindeki ormana girmiştik.”

“Büyücü büyük ihtimalle orayı biliyordur. Bildiğin başka bir yer var mı?”

Kutay umutsuzca başını salladı. Tam o anda aklına bir şey gelmiş gibi Aybars’a döndü; gözleri birden parladı.

“Bir Orman Perim var.”

Cebinden yavaşça, etrafa ince ışıklar saçan küçük bir cisim çıkardı. Kutay’ın avucunda dönüp dolaşırken ben şaşkınlıkla ona baktım. Avucunun içi kadar küçüktü; hızlı çırpan kanatları ve ince, renkli bedeniyle son derece zarifti. Öne doğru eğilip periyi incelerken beni fark etti ve ürkekçe Kutay’ın parmağının arkasına saklandı.

“Korkmana gerek yok,” dedi Kutay. “O benim dostum.”

Peri önce Kutay’a, sonra bana baktı. Endişeyle saklandığı yerden çıktı; yeniden avcunun içinde zıplayıp kıpırdanmaya başladı. Aybars saygılı bir tonla konuştu: “Orman Perisi, seninle tanıştığıma memnun oldum.”

Peri bir anda Aybars’a doğru uçtu, omzunun yanına konup ince bir sesle karşılık verdi: “Ben de seninle tanıştığıma memnun oldum, Koruyucu.”

Aybars başını hafifçe iki yana salladı. Ben ise hâlâ perinin konuşabildiğine inanamaz hâlde onları izliyordum. Sanki bir masalın tam ortasına düşmüş gibiydim.

“Korumam gereken biri vardı,” dedi Kutay. “Bu yüzden perdeyi aştım ve buraya geldim. Bu… Umay. Büyücünün kanını taşıyan son kişi. Kurtuluşumuzu korumak için buradayım.”

Peri bana bakarak yavaşça yanıma uçtu. Bir süre başımın etrafında daireler çizdi, sonra hepimizin görebileceği bir noktada havada asılı kaldı. “Özür dilerim, Umay,” dedi. “Uzun zamandan sonra ilk kez bir Büyücü ile karşılaşıyorum.”

“O yalnızca bir Büyücü değil,” dedi Aybars. “Aynı zamanda bir Koruyucu.”

Peri de benim gibi şaşırmıştı; ben de Koruyucu olduğumu yeni öğreniyordum. Kendimle ilgili her yeni bilgi bir diğerini kovalıyordu. Boğazımı temizledim, sesim alçaktı: “Lütfen benimle ilgili daha fazla şey anlatmayın. Yoksa en kısa zamanda sizden kurtulmak için başka yollar bulmaya başlayacağım.”

Peri yavaşça yanıma sokuldu. Elime kondu, kendine küçük bir yer buldu. Tenimdeki o hafif ağırlığı hissettiğimde tuhaf bir gerçeklik duygusu içime yayıldı. Tüm bunlar gerçekti… Orman Perisi kadar.

“Her şey senin için zor olmalı, Koruyucu,” dedi. “Sana böyle hitap etmemi ister misin?”

Başımı iki yana salladım.

“Hayır. Bana sadece Umay de, lütfen.”

Perinin dudakları gülümsedi.

“Benim adım Alkım. Bir Orman Perisiyim.”

Küçük parmakları elimin üzerinde gezinirken gıdıklandım. Tatlı sesiyle kendini tanıtırken adının ne kadar yakıştığını düşündüm.

“Adın çok güzelmiş.” Küçük bir kıkırtı yayıldı. “Gökkuşağı demek.”

Kutay’a bakıp gülümsedi; utangaç ama bir o kadar da mutlu görünüyordu. Sanki bu heyecanını özellikle ona gösteriyordu. Tenimde karıncanın yürüyüşü gibi bir ürperti dolaştı. Ona zarar vermek, aklımdan geçirebileceğim en son şeydi.

“Umay,” dedi Alkım yumuşak bir sesle. “Birçok insanın hayatını omuzlarında taşıyorsun. Yıllarca seni bekledik… ben, diğer periler, İris Hanım… herkes. Bunun zor olduğunu biliyorum. Ama kazanmak zorundasın. Seni alt etmelerine izin verme.”

Başımı sessizce salladım. Boğazımdaki düğüm bir türlü çözülmüyordu. Her şeyden gerçekten kaçıp gitmek istedim ama yapamayacağımı biliyordum. Kaçarsam içimdeki acı beni bırakmayacak, sonunda ölümün kollarına itecekti. Kaçmak hiçbir zaman bana göre olmamıştı. Yüzleşmek… ve gerekirse savaşmak, doğamda vardı. Uzun zamandır içimde saklı duran büyü yavaş yavaş uyanıyordu. Hem onu kontrol altına almam gerekiyordu hem de kaderimle yüzleşmem.

“Orman Perisi,” dedi Kutay, “senden bizi perdeden geçirmeni istiyoruz. Oraya gidersek savaşmamız daha kolay olur.”

Alkım elimden usulca havalandı, Kutay’ın yanına uçtu. Bu kez onun avucunda durdu. İnce sesi arabanın içinde yankılandı: “Size yardım edeceğim. Perdeyi geçtikten sonra evime gidelim. Kraliçe İris Hanım size Rau Panu’yu nasıl yenebileceğinize dair yol gösterecek.”

Rau Panu.

İsim zihnimin içinde yankılandı. Benim başlangıcım da sonum da bu adamla bağlantılıydı. Anlatılanlara göre soyundan geliyordum. Kanı, büyücünün kanıyla birlikte damarlarımda akıyordu. Ve eğer onun işini bitirmezsem, ki bunun tek yolu öldürmek gibi görünüyordu, o benimkini bitirecekti. Yani ölecektim.

Düşüncelerimi bastırmak istercesine başımı çevirip karanlıkta hızla akan yola baktım. Alkım isteğimizi kabul etmişti; bize perdeden geçebilmemiz için bir fırsat tanıyordu. Gece çoktan çökmüştü. Gündüze göre her şey daha zordu.

Orman kenarında durduk. Kutay, Alkım’a döndü.

“Perdeyi geçmek için ormana girmemiz mi gerekiyor?”

Alkım başını sakin bir onayla salladı. Sonra bize dönüp konuşmaya devam etti Kutay.

“Gece yolculuk, ormanda ayrı bir tehlikedir. Şimdi yola çıksak bile orada da karanlık olacak. Başımıza ne geleceğini bilemeyiz. Bu yüzden bu geceyi bir pansiyonda geçirelim.”

Aybars başını eğerek onayladı.

Yeniden hareket ettiğimizde arabanın içine ağır bir sessizlik çöktü. Kendi kabuğuma çekilmiş gibi koltuğa gömüldüm, camdan dışarıyı izlemeye başladım. Aybars, gideceğimiz yerin bambaşka bir dünya olduğunu söylemişti. Doğduğum günden beri teknolojiyle çevrili yaşamıştım. Oraya gittiğimde ne yapacağımı bilmiyordum. Açıkçası, orada bizi neyin beklediğine dair de hiçbir fikrim yoktu.

Şu an yaptığımız tek şey… kaçmaktı.

Ölümden.

Merkeze yakın bir yerde bir pansiyon bulup içeri girdik. Aybars, başta Kutay’la aynı odada kalmamak için direndi ama sonunda yenilip kabul etmek zorunda kaldı. Yan yana odalara yerleştik; sonuçta dördümüzdük. Bir de Alkım vardı elbette. Onu saymamak mümkün değildi.

Alkım yalnız kalmamı istemediği için benimle kalmak istedi ve kimse buna itiraz etmedi. Büyülü biriyle aynı odada olacağım için içimde tuhaf bir heyecan vardı. Gerçi odadaki tek büyülü o değildi. Ben… büyünün ta kendisiydim.

Alkım odanın içinde süzülürken sonunda oturduğum koltuğun kenarına kondu. İnce sesiyle konuşmaya başladı: “Uzun zamandır bu dünyadayım. Ailemden uzaktayken düşündüğüm tek şey, Kutay’la birlikte gelip seni bulmak… ve ailemi, soyumu kurtarmaktı.”

Ona acıyla karışık bir gülümseme sundum. “Ailenden bu kadar uzak kalmak zorunda olduğun için üzgünüm. Benim için buralara geldiğini bilmiyordum.”

“Her şey kurtarıcı için,” dedi. “Eğer senin için bunu yapamazsam, kendime ihanet etmiş olurum.”

Kalbim sızladı. Birkaç saat öncesine kadar gerçeğimi inkâr edip hayatıma devam etmeyi düşünmüştüm. Gerekirse yalnız kalsam bile… savaştan kaçmayı, diyarı kurtarmam için bana verilen görevden uzak durmayı. Oysa bu küçük varlık, küçücük bedenine sığmayacak kadar büyük bir irade taşıyordu. Evinden ayrılacak kadar güçlüydü. Benim aksime.

“Çok güçlü bir perisin.”

Parmağımın ucuyla yanağını dürttüm, okşadım. Parlak bir tebessümle karşılık verdi. Konuşmaya devam ettim. “Tüm bunları birkaç saat içinde öğrendim. Hâlâ doğru olmadığına dair düşüncelerim var. Neye, kime inanmam gerektiğini bile bilmiyorum.”

Alkım kanatlarını yavaşça çırptı, başımın üzerinde durdu. Güzelliği aklımdan geçerken sesi yeniden duyuldu. “İnanman gereken biri varsa, o sensin. Kendine inanırsan, doğruyu göreceksin.”

Gülümseyerek ona baktım. Gerçekten çok akıllıydı; onu şimdiden sevmiştim.

“Bana geldiğin yeri biraz anlatır mısın? Orası nasıl bir yer?”

Alkım heyecanla havada küçük bir daire çizdi, sonra yeniden yerine kondu. Az önceki coşkusu sönmüş, yerini özlem dolu bir sese bırakmıştı.

“Burasından çok farklı… Orada insanlar araçlara değil, atlara binerek yolculuk eder. Ev sayısı azdır; halk çoğunlukla küçük işlerle geçinir. Sebze yetiştirmek için bahçeler, hayvanlar için küçük yeşil alanlar vardır. Taştan yollar, taştan ya da ağaçtan yapılmış evler… Ve her zaman kuş sesleri sana eşlik eder.” Bir an durdu. “Orada sekiz ırk var.”

Sesi özlemle doluydu. Bakışlarının boşluğa düştüğünü gördüm. Acaba ne kadar zamandır evinden uzakta, burada yaşıyordu?

“Yaşam Ağacı olan Uluğ Kayın’dan geldiklerine inanırlar,” diye devam etti Alkım. “Ağacın dokuz dalından dokuz ırk doğduğuna… Bu yüzden kayın ağaçları orada kutsaldır. Kesmek ya da zarar vermek yasaktır. Cezası ise ölümdür.”

Sesi yumuşaktı ama anlattıkları ağırdı.

“Ağaçtan gelen ırklar şunlardır: İnsanlar, Şifacılar, benim halkım Orman Perileri, İççiler, Su İyeleri, Şamanlar, Büyücüler, Dağ İyesi ve Gezer Kabilesi. İççiler ve Şifacılar birlikte Behçet Bölgesi’nde yaşar. Çünkü Şifacılar halkı hastalıklardan ve türlü felaketlerden korurken güçsüz düşerler. İççiler onlara destek olur, Şifacılar ise karşılığında yalnızca kalplerindeki sevgiyi verir.”

Sözleri masal gibi akıyordu.

“Orman Perilerinin yaşadığı tek bir yer vardır: Farabi Ormanı. Orada her tür şifalı bitkiyi, yenilebilir meyveyi, sayısız çiçeği bulabilirsin. Tüm diyarın en bereketli topraklarıdır orası. Ormanın ortasından berrak sulu bir nehir akar: Sancar Nehri. Diyarın her yanına uzanır ve sularında Su İyeleri yaşar. Uzun kuyrukları o kadar güzeldir ki, gören herkes bir daha bakmak ister.”

Bir an durdu, sonra sesi koyulaştı.

“Ormanımızın hemen yanında Şamanlar yaşar. Geleceği görebilen varlıklardır. Oradaki bilge Şaman Balaban, seninle ilgili geleceği gördüğünde, tüm diyarda bu haber kutlandı. Halk günlerce Huday Şenlikleri yaptı.”

Kalbimde tuhaf bir kıpırtı hissettim. Sadece kitaplarda okuduğum, herhangi bir kaynağı olmayan bu anlatılar bana hâlâ tuhaf geliyordu. Nesilden nesile aktarılan tüm efsaneler… gerçekten vardı.

“Bu durumdan hoşnut olmayan yalnızca bir kişi vardı,” dedi Alkım. “Uzak Diyar’da yaşayan Büyük Büyücü Rau Panu. Güç onu kör etmişti. Bu haber yayılır yayılmaz her yere ferman saldı: Kehanete inanan herkes cezalandırılacaktı. Askerleri diyarın dört bir yanına yayıldı. Biri ağzını açtığında, onu orada öldürdüler. Başlarını kesip kazıklara geçirdiler… ders olsun diye.”

Sözleri içime soğuk bir bıçak gibi saplandı. Karşı karşıya kaldığım adamın kan dondurucu kararlarını duydukça yüreğime bir korku yayıldı.

Alkım anlatırken kendimi eski çağların içinde, kadim toplulukların arasında hissetmiştim. Huday Şenlikleri… Adını duyduğumda içimde tuhaf bir sıcaklık doğmuştu. Ta ki Rau Panu’nun adını işitene kadar. Bu nasıl bir öfkeydi ki, tek bir haber uğruna katliamlar yaptırmıştı? Göğsümde kabaran öfkeyi bastırmak zorunda kaldım.

“Halk boyun eğdi,” dedi Alkım. “Söylenen her şeyi yaptı ve sessizce yaşamaya devam etti. Ağır vergiler kondu. Birden ortadan kaybolan çocukların sayısı her geçen gün arttı… ve daha niceleri.” Bakışlarını bana çevirdi.

“Bunları durdurabilecek tek kişi sensin.”

Yüreğimdeki korku yeniden titreyerek kendini belli etti. Sıradan biri olan ben, koca bir büyücüyü nasıl yenebilirdim? Ama tüm bu korkuların altında, içimde hâlâ yanıp duran o iyilik kıvılcımına tutundum.

“Söz veriyorum,” dedim. “Seni evine götüreceğim. Ve… söz veriyorum, o büyücüyü yok edeceğim.”

Alkım gülümsedi. Ben söylerken bile sözlerime inanmakta zorlanıyordum ama yine de ağzımdan çıkmışlardı.

“Biz Orman Perilerinin en önemli özelliğini biliyor musun, Umay?” diye sordu.

Başımı iki yana salladım. Onların yol bulma yeteneği dışında başka ne gibi büyülü tarafları olabilirdi?

Kıkırtısı odaya yayıldı. “Biz, içinde sakladığın gerçekleri görürüz. Senin bile unuttuğun gizli taraflarını.”

Kaşlarım istemsizce çatıldı. “Yani… içimde sakladığım gerçeği görebiliyor musun?”

“Evet,” dedi sakince. “Az önce söylediklerinden bile emin değilsin. Ama özünde yatan o cesur kızı görebiliyorum.”

Yalanımın bu kadar çıplak biçimde yakalanması yüzümü kızarttı. Kendimden emin değildim. Bu işi kolaylıkla bitiremeyeceğimi biliyordum. Yine de göğsümde kabaran bu his, bana bazı şeyleri başarabileceğimi hatırlatıyordu.

“Bu sözleri söylerken kendinden şüphe etsen bile,” dedi Alkım yumuşakça, “yapamayacağın bir şeye asla söz vermeyeceğini biliyorum.”

Başımı eğdim. Ne diyeceğimi bilmiyordum. Küçücük bir peri içimi görüyordu ama ben hâlâ kendime güvenemiyordum.

“Unutma, Umay,” dedi Alkım yumuşakça. “Başkalarını inandırmadan önce kendine inanmalısın. Başkalarının seni itmesini beklemek yerine, kendi bildiğin yolda yürümelisin. Ve sakın unutma… bu yolda tek başına gibi görünsen bile seni bekleyenler var.”

“Doğru söylüyorsun, Orman Perisi…” Derin bir nefes alıp verdim. “Başkalarının beni itmesini beklemek yerine adımı ben atmalıyım.”

Heyecanla başını salladı.

“Az önce kendime güvenmeden sana söz verdim, özür dilerim.”

Başını iki yana salladı; sanki içinden hayır der gibi.

“Seni evine ulaştırmak için elimden gelen her şeyi yapacağım. Ve bu diyarı kurtarmak için savaşmaktan vazgeçmeyeceğim.”

Sevinçle başını salladı, gülümsemesi genişledi. Benimle şakalaşıp konuşurken yavaş yavaş uykusuna yenildi ve olduğu yerde uyuyakaldı.

Bir süre onu izledim. Dışarıda, bir yerlerde beni arayan bir Büyücü vardı… ya da adamları. Beni öldürmek isteyen insanlar. Ve ben korkuyordum. Bana ne yapabilirlerdi? Ya Latife Abla’ya zarar verirlerse?

Garip bir şekilde şanslıydım: Bana karşı kullanabilecekleri kimse kalmamıştı. Annem dediğim kadın birkaç ay önce ölmüştü. Gerçek annemin ölü mü diri mi olduğunu bilmiyordum. Babamı doğduğum gün kaybettiğimi yeni öğrenmiştim. Hayatımda “aile” diye tutunabileceğim kimse kalmamıştı.

Koltuktan kalkıp odanın köşesindeki küçük buzdolabına yürüdüm. Kapağını açtım. Loş ışık odanın içine yayılırken gözüme takılan bir şişe suyu aldım; boğazımı yaktım. Düşünceler peşimi bırakmıyordu. Uykum olsa bile yastığa başımı koysam uyuyamayacağımı biliyordum. Odada birkaç tur attıktan sonra yatağa girdim.

Gözlerimi kapattım ama anlatılanlar zihnimde dönüp duruyordu. Gideceğim yerin nasıl bir yer olduğunu bilmiyordum. Ve orada beni neyin beklediğini… işte en çok bundan korkuyordum. Yine de düşünmekten vazgeçemiyordum.

Sırtüstü yatıp kolumu gözlerimin üzerine koydum. Uyumaya çalıştım ama bu sadece kolumun uyuşmasına neden oldu. Aybars uyanık mıydı acaba?

Hayır… Benden bu kadar çok şey gizlemişken neden hâlâ ona güvenmeye çalışıyordum? Onu anlamaya çalıştıkça, aptal yerine konulmuş gibi hissetmem içimi yakıyordu. Benim dışımdaki herkes hikâyemin tamamını biliyordu. Kazadan sonra gördüklerim aklıma geldi. Artık hepsinin gerçek olduğunu biliyordum. Peki ya kurt? O neydi? Bu soruyu zihnimde en üst sıraya yazdım. Öğrenmem gerekenlerden biriydi.

Yatakta döndüm, başka şeyler düşünmeye çalıştım. Üniversiteyi… sıradan hayatı… ama hepsi geride kalmıştı. Hoşlandığım biri olsa belki onu hayal ederdim, ama o bile yoktu.

Sonra aklıma Kutay düştü. Onunla konuşmam gereken çok şey vardı. Özellikle de kaza hakkında. Onunla tanıştığım ilk gün onu büyük bir aptal sanmıştım. Ama günler geçtikçe içimde tuhaf bir hayranlık oluşmuştu. Belki de farklı oluşundandı. Ve itiraf etmeliyim ki bu farklılık onu çekici kılıyordu.

Bir gerçek daha vardı: Hayatım değiştiği anda Kutay hayatıma girmişti. Kazadan sonra yaşadıklarımı ben bilmesem bile, o çoktan oradaydı. Gerçekleri bana o sunmuştu. Ona minnettardım. Aybars’ın yaptığı gibi her şeyi saklamak yerine, beni alıştırarak anlatmıştı.

Kanımda yıllardır dolaşan güçlü bir büyücünün kanı varsa… bunu nasıl olur da yeni öğrenmiştim? Bunca zamandır benden nasıl bu kadar ustalıkla saklanmıştı?

Gözlerim dakikalar sonra bir şekilde kapandığında en son bunları düşünüyordum. Uykuya daldığımı, kapı çalındığında fark ettim. Gözlerimi zorla açtım; uyku hâlâ beni geri çekmeye çalışıyordu. Odanın içi yeni yeni aydınlanıyordu. Gün doğmuş muydu?

Kapıyı ısrarla çalan kişinin uğraşına son verip açtım. Karşımda gözleri kızarmış Aybars vardı. Sakin bir sesle yola çıkmamız gerektiğini söyledi; hazırlanmam için yeniden yan odaya geçti.

İçeri döndüm, Alkım’ı uyandırdım. Çantamı alıp odadan çıkmadan önce içimde beni tüketip duran endişeleri dile getirdim.

“Sence tüm bunların altından kalkabilecek miyim?”

“Korkunu anlıyorum, Umay. Bunca zaman tüm bunları bilmeden yaşadın ve şimdi kendini bir anda bu durumun içinde buldun.”

Bakışlarım buğulaştı. Burnumun ucu sızlıyordu. Yatağın üzerine kendimi bırakırken, “Korkuyorum,” diye fısıldadım. Bunu inkâr edemezdim. Hâlâ geri dönüp her şeyden vazgeçebilirdim. Böyle bir şansımın olduğunu biliyordum. Yanlışlar çok fazlaydı ve doğrular yalnızca canımı yakıyordu. Ben, ilk defa gerçeklerden kaçmak istiyordum.

“Bize kaderimizin çoktan yazıldığını söylerler. Oysa ben bu zamana kadar kendi irademle hareket ettim. Peki ya bu ‘irade’ dediğim şey de çoktan yazılmışsa?”

Sesim odanın içinde ağır dalgalar hâlinde yayıldı. Çoktan içimi gören bu büyülü varlıktan kendimi saklayamazdım. İlk kez biri kırgınlıklarımı bu kadar çıplak biçimde görüyordu. Bu durum bile beni sarsmaya yetiyordu. Hiçbir zaman yaralarıma sarılmamıştım; onları atlatmanın en kolay yolu, travmalarımla dalga geçmek olmuştu. Şimdi… birinin beni öldürmek istemesiyle nasıl dalga geçebilirdim?

“Kader…” dedi Alkım. “Hayatımızda bazı şeyleri değiştiremeyiz. Nerede doğduğumuz, ailemiz, bedenimiz… Ama bu yol sana ait. İradenin seni sürüklediği yer, kaderimizde bizi nelerin beklediğini gösterir.”

“Fakat ben seçilmiş kişi olmayı istemedim. Tüm bu düzeni yıkıp yeniden kurmak da istemedim. Neden bunlar yaşanıyor? Neden bir anda kehanetin ana oyuncusu ben oldum?”

Alkım uçtu ve tam karşıma geldi. Çenemin üzerinde ufak bir dokunuş hissettim. Nefesimden etkilenecek korkusuyla tuttum kendimi. Minik eli tenimi okşarken gıdıklanma hissinden kurtulamadım.

“Kehanet denilen şey,” dedi Alkım, “aslında bir Şaman’ın gelecekle ilgili gördüğü bir öngörüydü. Ama bu, hiçbir zaman kesinlikle gerçekleşecek diye bir hüküm taşımaz.”

Konuşurken uçtu ve elimin üzerine kondu. Sözlerine oradan devam etti: “Gelecek, ufacık bir seçimle bile bambaşka bir yola sapabilir. İnsanlar geleceği bilmedikleri için ona anlam vermeye çalışır. Kehanet dediğimiz şey, en karanlık anımızda tutunacak bir ipti aslında.”

Sözlerinin altında yatan manayı biliyordum. Şaman Balaban’ın yıllar önce benimle ilgili söylediği bu sözler, insanlar arasında büyük bir coşkuyla karşılandığı için bir kehanete dönüşmüştü.

“Peki Şaman’ın gördüğü şey gerçek değil miydi?” diye sordum.

“Evet…” dedi Alkım, yumuşak sesiyle beni onaylayarak. “Gördüğü şey, gelecekte olabilecek olasılıklardan biriydi.”

“Peki neden bu işin ucunda ben varım?”

Alkım bana baktı. Kanatları titrerken ellerini avuç içime bastırdı. O küçücük sıcaklık içimi ısıttı.

“Çünkü kehanette, Rau Panu’dan sonra gelecek büyücünün bu karanlığa son vereceği görülüyordu. Ama yaratıcı seni doğrudan seçmedi, Umay.”

Sesini biraz daha alçalttı.

“Doğan onlarca çocuk arasında bu ihtimal yalnızca biriydi. Senin büyüye sahip olman… yalnızca bir olasılıktı.”

Kirpiklerimi kırpıştırdım. Dudaklarımın arasından ufak bir inleme çıktı. Ben sadece büyü güçleriyle doğmuş bir çocuktum; bu yüzden Rau Panu oklarını bana çevirmişti. Önümde iki ihtimal vardı.

İlk ihtimal: Bu yükü omuzlamazsam, daha ne kadar kaçarak yaşayacağımı bilmiyordum. Sürekli yer değiştirecek, içimde her an öldürülme korkusuyla yaşayacaktım.

İkinci ihtimal ise bununla doğrudan yüzleşmekti. Kaçmak yerine mantığımla hareket edecek, beni öldürmek isteyen kişiyle mücadele edecektim. Ölsem bile bunu bir korkak gibi yaşayarak değil, cesurca yapacaktım.

Alkım kıkırdadı. Sanki içimden geçenleri anlamış gibi konuştu:

“Kalbinin ne kadar değerli olduğunu bilmen gerekiyor.”

Bu sözle bakışlarım ona döndü. Göğsümde oluşan o kıpırtı beni iyi hissettirmişti.

“Kimse böyle bir yükü taşımak istemez. Ama bazı kalpler, yükü gördüğünde bile bırakmaz. Korksa bile vazgeçmez. İşte senin kalbin, o nadir kalplerden biri.”

Sözleriyle yüreğim ısındı. Gözlerime doluşan yaşlar, gerçeğimi duyduğum için hissettiğim bir gururdan kaynaklanıyordu. O an kararımı vermiştim. Artık her şeyi biliyordum; yine de kaçarsam, en başta ben yenilmiş olacaktım.

Ve ben… kaybetmekten nefret ediyordum.

Seçilmiş kişi değildim belki, ama seçilmiş kişi olmayı ben seçmiştim. Bu yolda yürümeye başlamıştım; çünkü en başından beri doğru olanın ne olduğunu biliyordum.

Oturduğum yerden emin adımlarla kalktım. Alkım’a bakıp ona büyük bir tebessüm sundum. Onun sayesinde içimde son kez debelenip duran karanlık düşünceleri bastırmış, sonsuzluğa göndermiştim.

“Bizi bekleyen bir diyar var,” dedim. “Gidelim mi?”

Alkım büyük bir hevesle yerinden sıçradı. Ellerini birbirine çırpıp etrafımda küçük bir tur atarken teni parladı.

Odadan çıkarken içimde biriken özgüven, attığım her adımda daha da büyüyordu. Kapının önünde bekleyen Kutay ile Aybars’ı gördüm. Uykulu hâlim tamamen dağılmıştı; zihnim açılmış, kalbim heyecanla çarpıyordu.

“İyi görünüyorsun,” dedi Kutay beni fark edince.

Alkım saklandığı yerden çıkıp Kutay’a doğru uçarken başımı salladım. “Bu küçük perimiz… bana bazı şeyleri fark ettirdi.”

“Alkım’ın kelimelerle arası iyidir,” dedi Kutay.

Gömleğinin cebinden dışarı çıkan Alkım, elleriyle yüzünü kapattı. Utandığını gösterirken, Kutay’la aralarındaki bağın ne kadar derin olduğunu bir kez daha anladım.

“Peki, fark ettiğin şey neydi?” diye sordu Aybars.

Ona döndüm ve kendimden emin bir sesle konuştum. Ellerimi yumruk yapıp havada hafifçe sallarken,
“Kehaneti gerçekleştirerek Seçilmiş Kişi olacağım,” dedim. “Kader diye bir şey var; bunu değiştiremem. Ama kendi kaderimi… ben belirleyeceğim.”

Kutay uzanıp elini başımın üzerine koydu, saçımı okşadı. “İşte ben buna irade derim,” dedi.

Gururum okşanırken Aybars bir anda hareket edip onun elini benden uzaklaştırdı.

“Ona dokunma!”

Ani çıkışıyla düşüncelerim iyice karıştı. Aybars neden Kutay’ın bana yaklaşmasını istemiyordu? Hâlâ beni öldürmek istediğine dair şüpheleri mi vardı? Bu konuyu hâlâ aşamamış mıydık?

Kutay memnuniyetsiz bir ses çıkardı. İkisinin her an tartışmaya başlayacağını düşünürken Aybars sakin bir tonla konuştu:

“Aldığın her kararda yanında olacağım, Umay.”

Birbirimize bakarken yüreğimde yükselen heyecana kapıldım. Evet, ileride bizi neyin beklediğini bilmiyordum; fakat bildiğim bir şey vardı: Artık bu yolda dönüş yoktu.

Pansiyondan çıktık. Gökyüzü hâlâ solgun bir kızıllıktaydı; sabah, dünyayı yeni boyuyordu. Soğuk rüzgâr karnıma saplanan bir sızı gibi içime doldu.

Arabaya bindik, rotayı çizdik. İlk durağımız küçük bir pastaneydi. Kahvaltı için bir şeyler atıştırmaya çalıştık ama kimse doğru dürüst bir şey yiyemedi. Sessiz geçen kahvaltının ardından bir petrol ofisine uğradık; yiyip içebileceğimiz ne varsa aldık.

Sonra Alkım bizi yeniden orman kenarına getirdi. Evime yakın olan bu orman, dün Kutay’la dolaştığımız yere de yakındı.

Aybars arabayı kenara park etti. Kısa bir mesaj attı. Ardından kapıyı kapatıp ormana yöneldi. Biz de peşinden… Alkım’ı izleyerek ağaçların arasına girdik. Son kez arkama baktım; artık her şeyi ardımda bırakıyordum.

Bu yol beni yeni kaderime götürecekti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.