Kendi kendime konuşurken kapı birden evi sarsarcasına çalındı. Sanki kapıyı değil, içimdeki sessizliği yumrukluyordu biri. Başımı çevirip odanın dışına baktım. Gelenin işi “acil”den de öteydi.
Gözyaşlarımı kolumla silip odadan çıktım. Merdivenlerden inerken ayak seslerim, kalbimin ritmine yetişmeye çalışıyordu. Aybars kapıyı çoktan açmıştı. İçeri giren yabancıyı gördüğüm anda kaşlarım istemsizce havaya kalktı.
“Burada ne işin var?” Aybars kapıyı arkasından sertçe kapatırken bağırdı. Ama Kutay’ın bakışları çoktan beni bulmuştu. Merdivenin dibine kadar geldi, elini havaya kaldırarak beni çağırdı.
“Başımız dertte!”
Soluk soluğaydı. Nefesi kesik kesikti; sanki koşmamış da bir şeyden kaçmış gibiydi. İçimde gerçek bir felaketin yaklaştığına dair tanıdık bir sızı yükseldi.
“Neyden bahsediyorsun sen?” Aybars’ın sesi sabrını yitiriyordu.
Onu susturmak için elimi kaldırdım. “Aybars…”
Gözlerime bakınca ağzı kapandı. Merdivenlerden indim, Kutay’la yüz yüze geldim.
“Neler oluyor, Kutay?”
“Büyücü…” diye başladı. Kelime boğazımda bir diken gibi battı. “Büyücü Umay’ı öğrendi.”
Kalbim sıkıştı. Nefesi düzensizdi; cümlelerinin arasına yutkunmalar giriyordu.
“Burada olduğunu biliyor. Bu yüzden onu hemen saklamalıyız.”
“Nasıl yani?” Aybars benden önce öne atıldı. “İzimizi çok iyi saklıyorduk.”
Bir an durdu. Bakışları sertleşti, Kutay’a kilitlendi.
“Sen bir şey yaptın, değil mi?”
Kutay öfkeyle güldü. Kollarını iki yana açtı. “Sence Umay’ı yeni mi buldum ben?” dedi. Soru kafamda yankılandı.
“Eğer ona zarar vermek isteseydim, bunu en başında yapardım.”
İkisi burun buruna gelmişti. Aralarına girdim. Omuzlarım gerildi; iki ateş arasında kalmıştım. “Şimdi kavga edecek zaman değil.”
İkisi de bana döndü. Kendimi sakinleştirmek için derin bir nefes aldım, kelimeler ağzımdan hızla döküldü. Artık bazı şeyleri açıklaması gerekiyordu. “Neyden bahsediyorsun? Açık konuş.”
Kutay hiç oyalanmadan anlatmaya başladı.
“Bugün Umay’la ormana giderken arkadaşlarımdan yardım istedim. Artık gerçeği bilmeye hakkı var. Uzun zamandır onu izliyorum ve emin ol… Onu bilen tek kişiler biz değiliz.”
Sözünü kestim. İçimde bir ürperti dolaştı.
“Beni takip eden biri mi var?”
“Büyücüyü tehdit eden kutsal büyüye sahip birini elbette başıboş bırakmazlar.”
Başımın içi zonklarken, yıllardır neden durmadan taşınıp durduğumu yeniden hatırladım. İzleniyordum.
“Seni Aybars izlediği gibi ben de izliyordum.”
Kutay sonunda gerçekleri dökmeye başlamıştı. Zihnimde ardı ardına sıralanan soruların sonu gözükmüyordu. Ben hiçbir şeyin farkında olmadan yaşarken, çevremdeki herkesin benden haberi vardı. Kutay ne zamandan beri beni izliyordu? Neden Aybars bunca zaman boyunca susmayı tercih etmişti? Kutay neden tam şimdi ortaya çıkmak zorundaydı? Ve en başından beri beni bu yolun içine çekmek istediği belliydi.
“Buraya gelip seni korumam gerekiyordu. Yoksa Büyücü, hiçbir şeyden haberi olmayan Umay’ı öldürerek her şeyi bitirecekti.”
Aybars bir adımda Kutay’ın yakasına yapıştı. Parmakları kumaşı buruş buruş etmişti. “Peki şu an Umay’ı ölüme götüren kim, ha?” diye yüksek sesle gürledi. “Asıl anlatman gereken gerçekleri ne zaman söylemeye başlayacaksın?”
Aralarına girmek için hamle yaptım ama tam o sırada Kutay’ın dudağı yana kıvrıldı. Önce onu tutan ellere, sonra Aybars’ın yüzüne baktı. Sert bir hareketle kendini kurtardı ve sesi beklenmedik bir sükûnetle çıktı:
“Hâlâ dinlemek istemiyorsun, değil mi? Büyücü, onun burada olduğundan çoktan şüphelenmeye başlamıştı. O gün yaşanan kazanın gerçekten bir tesadüf olduğunu mu sanıyorsun? O gün Büyücünün adamlarını kandırdım. Sizi kurtarmak için uğraştım. O kazadan sağ çıkabileceğini mi düşünüyordun, Aybars?”
Bir an önce içimde dolaşan kuşku gerçeğe dönüşmüştü. En başında bizi kurtaranın Kutay olduğunu öğrenmek, her şeyi acımasızca netleştiriyordu.
“Artık Umay gerçeği öğrenmeli,” dedi. “Hem de en kısa zamanda. Kaderini kucaklamalı.”
Bana döndü. Gözlerimin içine baktı. Kaçışım yokmuş gibi.
Aybars bir şey söylemek için ağzını araladı ama kelimeler boğazında kaldı. Başını eğdi. Sessizlik, odanın içinde ağır bir sis gibi yayıldı.
Kutay devam etti: “Bu yüzden küçük bir oyun oynayıp Umay’a her şeyi anlatacaktım. O mağarada bizi birkaç Koruyucu’nun beklemesi gerekiyordu. Öyle sanıyordum. Ama değillerdi.” Sesi sertleşti. “Onlar perdeyi geçip buraya gelen gerçek İççilerdi.”
Kalbim korkuyla göğsüme çarpıyordu. Bakışlarım ikisi arasında savruluyordu. Aklım çalışmayı bırakmıştı; korku, zihnimi ele geçirmiş, içimde bağırıp duruyordu.
Kutay bana doğru bir adım attı. Yüzündeki pişmanlığı gizlemeye çalışmıyordu. “Özür dilerim… Bunların hepsi benim yüzümden.”
Sözleri kulaklarımda yankılandı. Ama içimde tuhaf bir sakinlik vardı. Onun bir hata yapmadığını biliyordum. Kendi doğrusu neyse, onu yapmıştı.
Aybars benden önce konuştu. Ağzından dökülen her kelime, öfkeyle dövülmüş keskin bir demir gibiydi.
“Seni biliyorum, Kutay. Her şeyini biliyorum. Buraya gelip masum rolü oynayamazsın!”
Kutay’ın bakışları üzerimden çekildi, çenesi sertleşti. Aybars’a döndüğünde gözleri koyulaşmıştı. O bakışların bir gün bana çevrilmesini istemezdim.
“Beni yargılayabileceğini sanma,” dedi sanki bu kelimelerin altında yatan gizli bir gerçek vardı. “Sen de benden daha masum değilsin,” diye tamamladı sözlerini. Şimdi daha net anlıyordum. İkisinin de benden gizledikleri kaç düzine gerçek vardı?
Aralarındaki gerilim, soğuk bakışlarla havada asılı kaldı. Kutay’a daha yakın olduğum için koluna uzandım. Sıcaktan terlemişti; kaslarının altında gerginliği hissedebiliyordum.
“Ne konuştuğunuzu bilmiyorum ama anladığım kadarıyla önce kaçmamız gerekiyor, değil mi?”
Bana döndü ve başını salladı. Saçları yüzüne düşmüştü; eliyle geriye itti, bileğindeki tokayla hızlıca topladı.
“Her şeyi sana anlatacağım. Ama şimdi değil. Zamanımız yok. Gitmemiz gerek.” Parmağını Aybars’a doğrulttu. “Ne yapacağın umurumda değil. Bu saatten sonra Umay benimle.”
Sözleri odanın içine çarpıp yankılandı. Aybars sinirle güldü.
“Umay’ı tek bırakacağımı mı sanıyorsun?”
“Hayatında yalnızca bir ‘arkadaş’ figürüsün. Tek bıraksan, hayır demezdim.”
“Peki sen nesin?” Aybars’ın sesi keskinleşti. “Birkaç gün önce tanıştığı bir yabancı.”
“Hayatında kalıcı olmak isteyen bir erkek.”
Kavga saçma bir yöne sürüklenirken ne yaptıklarını düşündüm. Şu an önemli olan iki kıskanç erkeğin ego savaşı mıydı? Avuçlarımı birbirine çarptım. Ses odada sertçe yankılandı; ikisinin de bakışları bana döndü.
“Gerçekten mi?” dedim. Öfkem kabarıyordu. “Ben ciddiyim.”
Sanki benimle alay ediyorlardı. Nefesimi dizginlemeye çalıştım. “Tüm bir diyarı ölümün eşiğine getiren bir Büyücü, beni öldürmek için diyar aşıyor… siz iki beyefendi ise burada ego savaşı veriyorsunuz!”
“Biz ona tam olarak—” Kutay söze girmeye çalıştı.
Elimi kaldırdım.
“Hayır. Asıl tartışmamız gereken bu mu sanıyorsunuz?”
Mantığa çağırıyordum ama karşımdaki iki zeki adam, o an dünyanın en aptal iki insanına dönüşmüştü.
Zihnimde düşünceler birbirine çarpıyordu. Nereden başlamam gerektiğini bile bilmiyordum. Sonunda hepsini daha sonra düşünmek üzere içimdeki raflara kaldırdım. Bedenim yorgunlukla kanepeye çöktü, başımı ellerimin arasına aldım. Eğer oradaki uygarlıkları yok ettiyse, burayı da mahvetmekten çekinmezdi.
“Şimdi ne yapmamızı önerirsin, Aybars?”
Sesimin ona ulaştığını biliyordum ama gözlerimi halının üzerindeki desenlerden bir türlü ayıramıyordum.
Cevap Aybars’tan değil, Kutay’dan geldi.
“Hemen buradan gitmeliyiz. Şu an buraya geliyorlar. Eğer vakit kaybetmeden perdeyi aşıp diğer diyara geçersek onu şaşırtırız. Saklanmak için kendimize zaman kazanırız.”
Dizlerim ritmik olarak titrerken bu öneriyi dikkate aldım. Aybars öne atıldı.
“Ne dediğinin farkında mısın? Umay’ı resmen onun eline vermek istiyorsun!”
Kutay yeniden konuşmaya başladığında söylediklerini düşündüm. Aslında haklıydı. O burada beni arayacaktı ama bulamayacaktı. Biz de bu süre içinde perdeyi geçip, diğer tarafta korunabileceğimiz bir yere ulaşabilecektik.
Her şey öyle üst üste geliyordu ki, bir anlığına ikisini de kapının önüne koyup tüm bunları reddetmek istedim. Ama yaptığım o şey hâlâ aklımdaydı. Ve o şey, bu dünyaya ait olmadığımı fısıldıyordu. Bir de ölmek için fazlasıyla genç olduğumu biliyordum. Daha gerçek aşkı bulmamıştım bile. Kendi hayatımı kurmamış, hayallerimi gerçekleştirmemiştim. Her şey nasıl bu kadar hızlı altüst olmuştu?
Aklım tüm bunlara direniyordu ama kalbim… kalbim en başından beri inanıyordu. Uzun zaman sonra ilk kez beynimi değil, kalbimi dinledim. Çünkü sezgilerim beni hiç yarı yolda bırakmamıştı.
“Kutay haklı,” dedim sonunda, ikisi arasındaki tartışmayı bitirmek istercesine. “En kısa zamanda buradan gitmeliyiz. Bu yüzden yanımıza yalnızca gerçekten gerekli olanları almalıyız.”
“Eğer anlaştıysak,” dedi Kutay, “diğer diyara dönüyoruz.”
Başımı salladım. Oturduğum yerden kalktım.
“Peki… gideceğimiz yer nasıl bir yer?”
Ne almam gerektiğini bilmiyordum. Sanırım bir çantayla idare etmek zorundaydık. Aybars iki büyük adımda yanıma geldi. Omzuma dokundu. Gözlerinde çaresiz bir yalvarış vardı.
“Bunu yapmak zorunda değiliz.”
Sözünü kestim.
“Ne yapmak istediğimi bilmiyorum. Aslında… oraya gitmek, bu yükü sırtlanmak… kaçmak istemeyişimin nedeni de bu.” Kafam karmakarışıktı. “Ya da belki yine taşınmalıyım.”
Ama nasıl? Bu evi satsam bile aylar sürerdi. Param yoktu. Başka bir yere gitmek, her şeyden daha zor görünüyordu.
“Sürekli kaçıp duracak mısın, Umay?”
Kutay konuşmuştu. Omzumun üzerinden ona baktım. Elleri birbirine kenetlenmişti, bakışları yerdeydi.
“Tüm bunları bir anda kabul etmemi bekleyemezsin!”
“Beklemiyorum! Ama belki yavaş yavaş içine girip kabullenmeye başlayabilirsin.”
Gözlerimin içine baktı. Bakışı yumuşaktı. Acele etmemem için bana zaman tanıyordu. “Ya istemiyorsam?” dedim. Kendimi bir kaosun ortasına atmak bile istemiyordum.
“Yıllar önce buraya kaçtın. Kaderinden bir şekilde uzaklaştın. Ama şimdi kaderin seni yeniden çağırıyor…”
“Kaderimi ben belirlerim.”
“Evet,” dedi sakinlikle. “Kader dediğimiz şey, tercihlerimizin sonucudur. Ama bazen bazı insanlara daha ağır sorumluluklar verilir. İradelerine güvenilir. Büyük kararlar vermeleri istenir.”
“Yani bütün bunların benim taşıyabileceğim bir yük olduğunu mu söylüyorsun?”
Kutay oturduğu yerden kalktı, karşıma geçti. Ben de yavaşça ona döndüm. Kirpiklerinin altından bana baktı. Ellerini cebine soktu.
“Bunu dün tek başına ormana gidip neredeyse ölümden dönen Umay mı soruyor?”
Kaşlarım çatıldı. Karşımdaki bu adam tam olarak ne biliyordu? “Bunu nereden-” Sesim kısıldı. Sözümü kesti, gururlu bir ifadeyle.
“Aha,” diye yükseldi bir anda. Çoktan orada ne yaptığımı biliyordu fakat bunu saklamayı tercih etmişti. Neden? “Dün ormanda bir şey sana saldırdı, değil mi?”
Aybars bana baktı. “Dün ne oldu?”
“Hayır… ben…” Bakışlarımı kaçırdım. Dün aklıma geldiğinde, öleceğimi sandığım o an geri döndüğünde, hiçbir güç beni yeniden ölümün peşinden koşturamazdı.
“Dün bir Azmıç ile karşılaştın,” dedi Kutay. “Ve kurtun seni kurtardı.”
Azmıç… Sözcük zihnimde yankılandı. Bu isim bana çok yabancı gelmiyordu. Beynim fazlasıyla dolu olduğu için hatırlamama engel oluyordu. Peki bir kurdun beni kurtardığını nereden biliyordu?
“Beyaz bir kurttu, değil mi?” dedi Kutay kendisini onaylamamı istiyordu. İstemsizce başımı salladım. Artık kaçacak yerim yoktu.
“Ve orada sana Şifacılar yardım etti…”
Dudaklarım aralandı. Bunu nasıl biliyordu? Şaşkınlıkla konuştum.
“Kutay, tüm bunları nasıl biliyorsun?”
Bakışlarını Aybars’a çevirdi. Sanki cevabı onun vermesini bekliyordu.
“Yoksa… sen biliyor muydun?”
Aybars gözlerini yere indirdi. Tüm bunlardan onun da haberi vardı. Ben her şeyi gizlediğimi sanırken aslında herkes beni, yaptıklarımı, aldığım kararları biliyordu. Bu durum canımı iyice sıkarken aynı zamanda özel alanımın işgal edildiği hissiyatı verdi.
“Ben tam olarak neyin içindeyim?” dedim. “Bütün bunları nasıl biliyorsunuz?” Şaşkınlıkla ikisine bakıyordum. Sanki bedenim olduğu yerde kilitlenmişti.
“Diğer diyardan buraya gelen her varlık birbiriyle bağlantı hâlindedir,” dedi Kutay. “Kurt seni buldu ve Şifacıların sana yardım etmesini istedi. Bunları da sana yardım eden Şifacılar anlattı.”
Ellerimi başımın iki yanına götürdüm. Nefesimi düzenlemeye çalıştım. Titreyen bedenimle koltuğa yaslandım. Belki de en başından beri herkes beni biliyordu ve ben, bütün bu süre boyunca bir şekilde hayatta kalmıştım. Beni korumuşlardı. Kaderimi gerçekleştireceğim güne kadar hepsi beni korumuştu. Yalnızca bir hayvan bile, o an öleceğimi bildiği için beni savunmuş, iyileşmem için uğraşmıştı. Dizlerim titredikçe bütün bedenim titriyordu.
“Yani…” dedim kısık bir sesle. “Burada attığım her adım… izleniyor muydu?”
“Sen Seçilmiş Kişisin,” dedi Kutay. “Elbette seni izleyip koruyacaklar. Bunu ben de yaptım. Aybars da.”
Sözleriyle zihnimdeki bütün sesler sustu. Tanıdığım insanlar da dâhil, herkes benim için bir şeyler yapmıştı… benim haberim bile yokken.
“Yıllar önce ‘biri için geldim’ dediğinde… o kişi ben miydim?”
“Evet,” dedi. “Sendin, güzelim.”
Sanki başımdan kaynar sular dökülmüştü. Gözlerim doldu. Kaç kişi sırf benim için kendi hayatını riske atmıştı? Öz annem… Aleyna annem… Kaç kişi beni korumak için mücadele etmişti? Ve ben bencilce kaçmak, her şeyi görmezden gelmek istiyordum.
“Peki kaderimi kabul etmezsem… ne olacak?” Soru ağzımdan korkuyla çıktı. Aybars’ın ne diyeceğini biliyordum.
“Nereye gidersen git, yanında olacağım, Umay,” dedi.
Kutay’ın sesi daha ağırdı.
“O zaman elime olduğundan daha fazla kan bulaşacak.”
Dehşetle ona baktım. Bir an, daha önce kaç kişiyi öldürdüğünü düşündüm. “Yani… sonuç ne olursa olsun ya öleceğim ya da öldüreceğim.” Bu kelimeleri basit bir şekilde sarf etmesi bunu daha önce defalarca yaptığı anlamına geliyordu.
“Bu kaderi reddedersen yapacağın tek şey kaçmak olur. Kendi gücünün farkında değilsin.”
“Buna alışmanı bekleyemezsin, Kutay!”
Aybars yine yanımdaydı. Her zamanki gibi.
İçinde sürüklendiğim durum birkaç saniye içerisinde hemen kabulleneceğim bir gerçek değildi. Hala duyduklarım konusunda ‘yalan’ diye kendimi kandırmak isterken, bu kaderi bir anda omuzlanamazdım. Ben bu kadar güçlü birisi değildim.
“İşte tam da bu yüzden buradayız. Umay yalnız değil. Bir yanında diyarın en ünlü kılıç ustası var. Diğer yanında bir Koruyucu.”
Kutay’ın amacı belliydi: Bizi ikna etmek. Zihnimde dönen soru işaretlerinin hepsini önemsizleştiriyor, tek bir gerçeği işaret ediyordu: Kaderimden kaçamazdım. Bir süre sessiz kaldım.
Boynumdaki ağırlık bana öz annemi hatırlattı. Kolyeyi avucuma aldım, sıktım. Ya gidecek ya da kalacaktım. Eğer kalırsam her an ölümü bekleme korkusu ile yeterince bozuk olan mental sağlığım bu sefer deli gömleği giymem ile son bulacaktı. Fakat gidersem, beni bekleyen bu bilinmezlik beni ölüm korkusundan daha az korkutuyordu. Belki de şimdilik daha güvenli bir yere gitmeliydik.
“Ne yapmak istiyorsun?” diye sordu Kutay son kez. Bakışlarımı kaldırıp ona baktım. Yumuşak bal rengi gözleri ondan kaçmam gerekmediğini anlatır gibiydi. Zihnimde bugün bana söylediği sözler yankılandı: ‘Hayatında, yanına gideceğin ilk kişi olmak istiyorum.’
Bu sözleri öylesine söylememişti. Ben onunla yeni tanışıyordum fakat o beni bulmak için diyar geçtiğini ve bunca zaman boyunca beni takip ederek koruduğunu söylüyordu. Gözünü kırpmadan ölene kadar yanımda kalacağına da emindim. Bu his kalbimde ışıkla filizlenen ilk tohumu olmuştu. Bu his belki de umuttu… ya da ilk kez birine kendimi emanet edebileceğimi hissetmekti.
“Seni takip edeceğim, Umay.”
Aybars alacağım kararın arkasında duracağını açıkça söylüyordu. Yeni Koruyucu olduğunu öğrendiğim bu adam, son bir yıldır benim en iyi arkadaşım, hatta yoldaşım olmuştu. İletişimi kestiğim zamanlarda bile aramızdaki bağı koparmamış, hep yanımda durmuştu. Bu kez içimde filizlenen ikinci tomurcuk başka bir duyguydu. Buna ne demeliydim? Bu bir aşk değildi… Bu, birinin beni hayatta tutmayı kendi varlığı kadar doğal görmesiydi. Bir siperdi.
Bu filizlere sarıldım. Hayatım bilinmez yollarla çizili, karışık ve karanlık olmasına rağmen yanımda duran iki kişi sayesinde bir süredir hissettiğim korku hafiflemişti. Artık geri dönüşü yoktu. Ya tamamdı ya da devam. Benim için kendisini feda eden kişileri yüz üstünde bırakamazdım. Artık ipleri yavaş yavaş elime almalıydım.
“Fazla zaman kaybettik. Yola çıkmalıyız.”
Sanırım… sonunda kabul etmiştim.
Başımı kaldırıp ikisine baktım. Aybars yerinden kalktı, Kutay’a döndü.
“Umarım gelirken lazım olacak şeyleri de getirmişsindir.” Kutay başını salladı. Sonra bana baktı. “Eski çağ filmlerine ve dizilerine duyduğun aşk sonunda gerçeğe dönüşüyor, Umay. Gideceğimiz yerde araba yok, elektrik yok. At sırtında günlerce yol alacağız.”
Gideceğimiz yer hakkında konuşurlarken beni tam olarak neyin beklediğini bilmiyordum. Ama zihnimde beliren o ikiye ayrılan yolda, sisli olanı seçmiştim. Kalbim hızla çarpmaya başladı. Bu heyecanın nereden geldiğini bilmiyordum. Yine de içimde bir ses, doğru olanı yaptığımı fısıldıyordu.
Olması gerekeni yapmıştım.
Kutay’ın dediği gibi, bu sorumluluğu benim iradem taşıyabilirdi ve bu yüzden bana verilmişti. Odama çıkıp hazırlanmaya yönelecekken, bileğimdeki leke bir anda aklıma düştü. Dönüp ikisine baktım. “Şehir merkezine uğramaya vaktimiz var mı?” diye sordum.
Aybars kaşlarını çattı. “Neden?”
Bileğimi havaya kaldırdım. “Mağaradaki kişiler beni bu izle tanıdı. Eğer makyajla kapatırsam kimse beni fark etmez.” Aybars’ın yüzünde beliren gülümseme, gururumu okşadı. “Her zaman zeki olduğunu biliyordum.”
Merdivenleri ikişer ikişer çıkıp odama girdim. Yatağın altındaki sırt çantamı aldım. İçine birkaç iç çamaşırı, iki pantolon, birkaç tişört attım. Oranın soğuk mu sıcak mı olduğunu bilmiyordum ama burası gibi yazsa bile, uzun süre idare edemezdim. Gerekirse oradan bir şeyler bulurduk. Çanta dolunca pantolonlardan birini çıkardım. Neredeyse yarıya inmiş fondöteni alıp çantaya attım.
Aşağı indiğimde Kutay kanepede bekliyordu. Beni görünce ayağa kalktı ve kapıya yöneldi.
Tam çıkarken Fırtına geldi aklıma. Onu yattığı yerden aldım; ne yapacağımı düşündüm. Şu an yalnızca Latife Abla vardı, belki onu yeniden bir barınağa götürebilirdi. “Fırtına’yı Latife Ablaya bırakmam gerek,” dedim.
Kutay, kucağımdaki Fırtına’yı sevmek için elini uzattı. Fırtına kısa bir hırıltıyla karşılık verdi ama yine de okşamasına izin verdi. “Endişelenme,” dedi. “Fırtına senin hayvanın.”
“Yani onu da yanımızda mı götürüyoruz?”
Kutay, Fırtına’ya anlamlı bir bakış attı. “Evet, küçük dostum… Olan bitenin farkındasındır. Neden gidip arkadaşlarınla oynamıyorsun?”
Fırtına kucağımda biraz daha yer buldu. Bırakmak istemedim. Uzandı, yanağımı yaladı. Sonra kucağımdan atlayıp yere indi. Son bir kez havladı ve arka bahçeye doğru hızla uzaklaştı. Peşinden gitmek için adım attım.
“Fırtına, nereye gidiyorsun?”
Havada kalan elimi Kutay tuttu. Dokunuşu içimde tuhaf bir sıcaklık bıraktı. “Merak etme. İyi olacak.” Ona baktım. “Nereden biliyorsun?”
Beni yönlendirmek istercesine sırtıma hafifçe dokundu. “Unuttun mu? Seni seçen oydu. O aynı zamanda senin ruhani hayvanın.” Onu dinlerken Aybars arabanın yanında bizi bekliyordu. Kutay’la yakınlığımızı fark edince birkaç adımda yanımıza geldi, beni kolumdan kendine çekti.
“Fırtına için endişelenme, Umay,” dedi. Kapıyı açıp oturmama yardım etti.
Arabaya binmeden önce son kez arkamı döndüm. Evime baktım. Yeni taşınmış olsam da en çabuk buraya alışmıştım. Burası benim son yuvamdı. Gitmek canımı yakıyordu ama başka çarem yoktu.
Gitmeliydim.