İçeriğe geç

Yertinç Temsilcisi

Bölüm 23 · 9 dk okuma

Yertinç Temsilcisi

Bölüm 23

Ay Taşı Işığı

Gözlerim dolarken nefesimi yavaşça dışarı verdim. Fotoğrafı yerine koyup çekmeceleri karıştırmaya başladım. Aklımda tek bir soru vardı: Tüm bunlara dair bir mektup ya da herhangi bir iz kalmış mıydı? Bir resim, bir eşya… Fark etmezdi. Bana yalnızca bir tanesi lazımdı.

Yatağın karşısında duran çekmecelerdeki eşyaların arasına baktım, hiçbir şey bulamadım. Odanın solunda kalan dolaba yöneldim, içindekileri döküp aramaya devam ettim. “Neden?” diye soruyordum kendime. Tüm bu soruları anneme sormam gerekirken o şimdi toprağın altındaydı. Beni korurken, mezuniyetimde can vermişti. Benim yüzümden.

Boğazıma bir düğüm oturdu. Nefesimi daraltan, içimi sıkan bir düğüm. Eşyaları telaşla karıştırmayı sürdürdüm. Ama kıyafetlerden başka bir şey yoktu. Bu kez yatağa yöneldim. Bir hamlede bazayı kaldırdım, altını kurcalamaya başladım. Eski birkaç dosya ve kullanılmayan kışlıkların arasından sonunda bir kutu çıktı. Metal kare şeklindeki kutuyu yerinden aldım, içindekileri tek tek boşalttım.

Kutuda anneme aldığım küçük hediyeler, ona çizdiğim resimler, yazdığım mektuplar vardı. Parmaklarımın altında duran bu hatıralar, onları yaptığım günlere götürdü beni. Hepsini attığını sanırken, o hepsini saklamıştı.

“Anne…” Dudaklarımdan bir fısıltı döküldü. Sonunda varlığını unuttuğum yaşlar gözlerimden süzülmeye başladı. Ağzımın içinde mırıldandım. “Neden bu kadar erken gittin?” Sekiz ya da dokuz yaşlarımda çizdiğim resme baktım. Gözümden düşen bir damla kâğıda konarken, başka bir sayfayı elime aldım. Üzerindeki yazıları okumaya başladım.

Annem benim bir tane

Lüle lüle saçları şahane

Elleri yumuşacık, pamuk gibi

Yüzü beyaz bulut gibi

Ne güzel kokuyor benim annem

Arılar çiçek sanıp peşinden koşuyor

Gülüşümle akrostiş şiir yazmayı öğrendiğim o günleri anımsadım. İlkokula gidemediğim zamanlarda, annemin bana öğrettiği derslerden sonra bu şiiri yazdığım günü hiç unutamamıştım. Bunu okurken yüzündeki o gülümsemeyi nasıl unutabilirdim ki? Çocukluğum onun sayesinde cennetten farksız geçmişti. Öz kızı olmasam bile bana bu kadar değer vermesi…

“Seni çok özledim, annem.”

Oturduğum yerde iki büklüm kalmıştım. Başımı yere dayamış, sessizce ağlıyordum.

“Tüm bunları yaşıyorum, annem… Sarılmana ihtiyacım var.”

Bir süre daha öylece ağladım. Akan burnumu kolumla silip doğruldum. Kutunun içini karıştırırken bulduğum bir zinciri parmaklarımla tutup havaya kaldırdım. Bir çiçeği andırıyordu. Taşı su damlası şeklindeydi; sivri ucunda çanak yaprakları andıran ince bir metal işleme vardı. Beyazı mavimsi taşın üzerinde zarif demir sarmallar dolaşıyordu. Parlaklığı göz alıcıydı ama annemin hiçbir zaman böyle takılar takmadığını hatırladım. Kolyeyi avucumda sıkarken, kutunun en dibinde iyice eskimiş, kenarları zarar görmüş bir kâğıdı fark edip çıkardım.

Kırışık kâğıdın üzerinde birkaç damla kan izi ve çamur vardı. Açtım, içindeki yazıları okumaya başladım.

“Benim adım Aleyna Akalay.

Yirmi beş yaşındayım. Arkadaşlarımla yaptığımız kampın son gününde, hayatımı değiştiren bir olay yaşadım. Ormanın ortasında, üstü başı yırtılmış, yaralarla dolu bir kadın ve sürekli ağlayan küçük bir kız çocuğu buldum. Kadın baygındı. Çocuk beni fark ettiğinde annesine daha sıkı sarıldı, kendini savunmaya aldı. Onu ikna etmek benim için fazlasıyla zor oldu. Çünkü bu kızın tek isteği, annesini korumaktı.

Ve bu kız çok farklıydı. Hem kendisi hem de annesi, sanki bu dünyaya ait değilmiş gibiydi. Onlara yaklaşmak istediğimde kız bana bağırarak, “Uzak dur bizden. Bana ve anneme zarar veremezsin!” dedi ve avucunun içinde bir alev topu oluşturdu.

Gördüklerime inanamadım. Ama bu gerçekti. Kızın elinde bir alev vardı. Büyü gibiydi. Yine de asıl mesele bu değildi. Ona annesini kontrol edeceğimi ve ikisini daha güvenli bir yere götürebileceğimi söyledim. Uzun bir tereddütten sonra, kız sonunda kabul etti.

Kadını kontrol ettim. Nabzı zayıftı. Bedeni kanlar içindeydi. Derin kesikler, parçalanmış et… Nasıl hâlâ hayatta olduğunu bilmiyordum. Onu bir şekilde kamp alanına taşıdım. Şansıma arkadaşlarım alışveriş için yakındaki bir markete gitmişti; bu neredeyse yarım gün sürecekti. Böylece kimseye bu büyülü kızı ve inatla koruduğu annesini açıklamak zorunda kalmadım.

Uzun uğraşlarım sonunda annesini kısmen tedavi edebilmiştim ama çok kan kaybetmişti. Acilen hastaneye gitmesi gerekiyordu. Küçük kız sürekli ağlıyor, annesinin adını sayıklıyor, ölmek istemediğini tekrarlayıp duruyordu. Sanki biri ya da birileri bu iki canı almak için uğraşmış gibiydi. Tüm çabalarımdan sonra kadın bir şekilde gözlerini açtı. Uyandığında, hayatımda hiç duymadığım şeyler anlattı bana: başka bir diyardan, yıkılan perdelerden söz etti. Kızının büyülü olduğunu ve bu yüzden saklanması gerektiğini…

Kendi bedenine sardığı orta büyüklükteki keseyi bana uzattı. İçinde mücevherler ve altınlar vardı. Bunlarla insan rahat bir hayat kurabilirdi. Ardından, “Gök-Erk” adı altında bulunan tüm yerlerle iletişime geçmemi istedi. Sanki öleceğini biliyormuş gibi konuşuyordu. Buna şaşırmadım; kadının zamanının azaldığı her hâlinden belliydi. Kız, yorgunluktan uyuyakalmıştı. Kadın güçlükle ayağa kalktı ve sakin bir sesle benimle konuştu.

“Bu kız herhangi bir kız değil. Kanında büyü akan ve bu dünyayı kurtaracak kişi. Lütfen onu koru. Babası doğduğu gün öldü. Ben ise bu zamana kadar onu zorlukla büyüttüm, sakladım. Ama artık gücüm yetmiyor. Hayat, onu daha fazla koruyabilmem için bana zaman tanımıyor.”

Bir anda ayaklarıma kapandı, ağlamaya başladı.

“Kızımı koru, lütfen. Onu korumak zorundasın. Onu saklamak zorundasın. Senden kan bağı bile olmayan birini korumanı istiyorum… Ama onunla akraba olan herkes onu öldürmek istiyor. Lütfen kızımın yaşaması için… Sana yalvarıyorum…”

Ağlayışı o kadar şiddetli ve sarsıcıydı ki, bir annenin bu şekilde yalvarması başına gelenlerin basit olmadığını anlamama yetmişti. Kadını tuttum, ayağa kalkmasına yardım ettim. Yaşlı gözlerine bakarken ben de istemsizce ağlamaya başladım.

“Söz veriyorum… elimden geldiği kadar kızına sahip çıkacağım.”

Yüzü bir anda aydınlandı. Bu kez mutluluk gözyaşları döküyor, bana tekrar tekrar teşekkür ediyordu.

Sakinleşince kızının yanına gitti. Ona sıkıca sarıldı; ağladı, öptü, kokladı. “Umay’ım… Özür dilerim, annem. Lütfen beni unut. Orada yaşadıklarını unut. Her şeyi unut ve burada yeni bir hayat yaşa. Hiçbir şey yapmak zorunda değilsin. Yalnızca mutlu ol… Bu bile beni mutlu eder.”

Sonra birden doğruldu, bana döndü.

“Gitmem gerek. Her şey için teşekkür ederim. Ve son kez… Eğer Gök-Erk adında herhangi bir yere gidersen, oradakilere yalnızca şunu söyle: ‘Diyarda güneş çöktü. Şafak İnsan Diyarı’nda yükseldi. Kanlı Yıldız yakında son bulacak.’”

Sözleri kafamı allak bullak etmişti. Boynundaki ay taşı kolyeyi çıkardı, bana verdi. Bunu Umay’a, bir gün gerçekleri öğreneceği vakit vermemi istedi. O zaman anlayacağını söyledi. Kolyeyi elinden aldım. Söylediği kelimeleri, elime aldığım kâğıda aceleyle yazarken o, yaralı bedeniyle çoktan ormanın derinliklerinde kaybolmuştu.

Geriye, benimle birlikte uykusuna yenik düşmüş, adı kehanetlerde geçen masum bir kız çocuğu kalmıştı. Adı Umay’dı. O artık benim biricik kızımdı.

Kâğıttaki satırlar burada sona ererken, hem annemin hem de öz annemin sözleriyle yüreğim daha da titremişti. Ağlayışım sessizce sürerken, kâğıdın ardından bir defter buldum. Küçük, kilitli bir defterdi. Zorlayarak açtım ve sayfalarını okumaya başladım. İçinde, benim çocukluğuma dair notlar vardı.

26 Haziran… Umay bu gece hiç uyumadı. Sürekli çığlıklarla uyanıyor, annesini istiyordu.

9 Temmuz… Umay, ona verdiğim iksir sayesinde büyü gücünü yavaş yavaş unutmaya başladı.

25 Eylül… Onu bulmamın üzerinden bir yıl geçmişti; ancak bugün biraz olsun kendi hâline dönebildi.

2 Nisan… Umay bugün bana doğum günü olduğunu söyledi. Yalnızca bunu hatırladığını, hatırlaması gereken başka önemli şeyler olduğunu ama hiçbirini anımsayamadığını söyledi. Sanırım acı dolu geçmişini unutmaya başlıyordu. Bugün Umay’a güzel bir doğum günü yaptık.

18 Nisan… Umay yanıma geleli tam dört yıl oldu. Bekâr bir anne olarak zor bir hayat yaşıyorum ama Umay sanki gerçekten benim kızım. Umarım iyi bir anne olabiliyorumdur.

26 Mayıs… Bugün taşınıyoruz. Dernektekilerin dediğine göre bizi bulmuşlar. Daha güvenli bir yere götürülecekmişiz. Bu, üçüncü taşınmamız.

15 Ağustos… Kızım bu yıl okula başlayabilecek. Yaşıtlarına göre geç başlıyor ama Umay zeki bir kız; eminim kısa sürede alışacak, arkadaş edinecek.

23 Eylül… Güzel kızım bir gün tüm gerçekleri öğrenirse diye onu şimdiden dövüş eğitimlerine başlatıyorum. Tek umudum yakalanmamak. Tek umudum birbirimizden ayrılmamak.

Günlükte tarih tarih işlenmiş, benimle ilgili tüm ayrıntılar yazılmıştı. Şimdi, neden hayatımın yedi yaşımdan öncesine dair hiçbir şey hatırlamadığımı daha iyi anlıyordum. Tüm gerçekler bana unutturulmuştu. Tıpkı büyü gücüm gibi.

Peki ben bütün bunları neden yaşıyordum? Bu kehaneti ben seçmemiştim. Böyle bir kaderi ben istememiştim. Sonunda öleceğimi bilerek yürüyeceğim bir yola girmek istemezdim. Hayatı daha yeni yaşamaya başlamıştım. Kendi paramı yeni kazanmaya başlamıştım. Hayallerim vardı. Belki bir karavan alıp Türkiye’yi dolaşacaktım. Ama şimdi omuzlarıma koca bir diyarın yükünü bırakmışlardı.

Kehaneti gerçekleştirmek zorunda mıydım? Önümde bir yol ayrımı vardı. Yolun bir ucunda tahmin edebileceğim bir gelecek duruyordu: Belki bir gün evlenecek, hayallerimi gerçekleştirecek, kendi hayatımın başrolü olacaktım. Diğerinde ise yalnızca soğuk bir sis vardı. İçine adım attığımda beni neyin beklediğini bilmiyordum.

Parmaklarımı burun köprümde birleştirip sıktım. Başımın ağrısını dindirmesini umuyordum. Bugün uyumak, yarın sanki bunların hiçbiri olmamış gibi uyanmak istiyordum. Aybars’la konuşmak istemiyordum. Kutay’ı görmek istemiyordum. Beni bu noktaya sürükleyen her şeyden, herkesten uzak durmak istiyordum.

Öz annem beni korumak için kendini feda etmişti. Babam doğduğum gün ölmüştü. Doğduğum yere dair hiçbir şey bilmiyordum. Yıllar önce beni öldürmüş olması gereken bir Büyücü vardı, ama ben hâlâ hayattaydım. Belki şu anda bile beni arıyordu. Belki de bu yüzden yıllarca bir yerden bir yere taşınıp durmuştuk. Bekâr bir kadının hayatını çalmış, ona zor bir hayat yaşatmıştım.

Hayatım bir orman dönüşünden sonra tamamen değişmişti. Ya da belki annemin öldüğü günden beri değişiyordu. Rüya gördüğümü sandığım anlarda karşıma çıkan o yaratıklar, ormanda yuvarlandıktan sonra beni kurtaranlardı. Ve o ölümcül kazadan şans eseri kurtulmamıştık. Beni kurtarmak için özel yaratıklar kullanmışlardı. O gün Aybars da şans eseri hayatta kalmamıştı; kendi söylediğine göre, özel bir bedene sahip bir Koruyucuydu.

Hayatım, kanlı bir gerçek ve kanlı bir geçmiş yüzünden altüst olmuştu. Bildiğim her şey yalandı. Bana burada sahte bir zemin hazırlamışlardı. Okuduğum kitaplarda yazan “Hayatım bana altın tepside sunulmuştu” cümlesini neden ben kuramıyordum? Neden benim payıma altın bir tepsi değil de kanlı bir geçmiş düşmüştü? Yaşayacaklarım hep böyle mi olacaktı? Kan, kaos, kavga, acı, gözyaşı… Hayatım bunlardan mı ibaret olacaktı? Şiddetten, savaştan nefret eden ben… Şimdi önümde duran bu yolda, bunları fazlasıyla görecek, belki de bir gün birilerini öldürecektim.

Bir gün katil olacaktım.

Benim vermediğim canları ben alacaktım.
Karışmaya hakkım olmayan hayatlara son verecektim.
Ya da yaratıkların.

Neden hayatım, diğer normal kızlarınki gibi değildi? Neden elimde alışveriş poşetleri yerine kanlı hançerler olacaktı? Ya da hançer bile kullanmadan, bu ellerle bir canlının hayatına son verecektim. Kutay gerçekten yanımda olacak mıydı? Aybars’ın dediği gibi, tüm bunlara karışmak zorunda mıydım?

Ben bu geleceğe hazır değildim. Ölmeye de hazır değildim, birini öldürmeye de… Hele bir savaş meydanında, cesetlerin arasında ölmek gibi bir düşüncem bile yoktu. Bu psikolojiye sahip değildim. Kaçmak istiyordum. Her şeyden. Herkesten. Korkuyordum.

Avucumun içinde bir kıpırtı hissettim. Parmaklarımın arasından sızan bir ışık vardı. Elimi açtığımda ay taşı, sanki can bulmuş gibi parlamaya başladı. Parıltısı içimde bir duyguyu uyandırdı. Bu, öz annemden bana kalan son şeydi. Ve sanki hâlâ umut olduğunu fısıldar gibi, bana ışık oluyordu.

Kolyenin ucunu kaldırıp taşı dudaklarıma bastırdım. Sıcaklık dudaklarımdan bedenime yayılırken kalbimin atışı hızlandı. Kolyeye bakarken, düşünmeden, içimden gelen dürtüyle boynuma astım. Titrek bir nefes verdim. Soğuk metal tenime değerken kolyeyi sıkıca tuttum.

“Hayatını bana adayan iki annem var. İkisini de unutamam. Ama söyleyin bana… Ne yapmam gerek?”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.