İçeriğe geç

Yertinç Temsilcisi

Bölüm 22 · 11 dk okuma

Yertinç Temsilcisi

Bölüm 22

Kehanetin Ağırlığı

Gözlerinin içine baktım. İçimde bir şey daraldı. Nefesim göğsümde sıkıştı; sanki olduğum yerde değil de yavaşça içine gömüldüğüm bir boşluğun kenarındaydım. Söyleyecekleri, bilerek sakındığım bir gerçeğe dokunmak üzereydi. Gerçekten yaptığım şeyin nedenini biliyor muydu?

“Umay,” dedi, sesi aramızdaki ortamı daha fazla ağırlaştırdı. “Sana anlatacaklarımı sakın ama sakın yargılama. Çünkü bunların hepsi geçmişin ve geleceğin…”

Kirpiklerimi kırpıştırarak onu izledim. Bu sefer kaçamak cevaplar vermeyeceğini bana ciddi bir uyarı ile vermişti. Omuzlarım çökerken elimden tutup beni yerimden kaldırdı. Benimle birlikte ayağa kalkarken sendeledi. Refleksle koluna sarıldım. Hâlâ tam olarak iyi olmadığı düşüncesi içimde paslı bir çivi gibi duruyordu. Gözlerini bir an kapadı, dudaklarında kısa, yorgun bir gülümseme belirdi.

“İyiyim, sadece çok hızlı hareket ettim.”

Koluna girip yeniden kanepeye oturduk. Tam o sırada Fırtına havladı. Varlığını sanki şimdi hatırlamıştım. Kucağıma tırmandı, ellerimi birkaç kez yaladı. İçimde istemsiz bir rahatlama yayıldı. Garipti… sanki bana dokunarak, görünmeyen bir mahkeme adına beni temize çıkarıyordu.

Aybars bana döndü, bağdaş kurdu. Ben de ona. Elimi tuttu. Gözlerimin içine bakarak konuşmaya başladığında bunun sıradan bir itiraf olmayacağını anladım. Bu, insanın hayatını ikiye bölen türden bir konuşmaydı. Hava giderek ağırlaştı.

“Yaratılış Efsanesini biliyorsun,” diye başladı söze. Beni alıştırmak istediğinin farkındaydım. Bedenimin başka neleri kaldırabileceğini bilmiyordum. Her an çökme eşiğindeydim.

“En sevdiğin mitolojik anlatılardan biri de o, değil mi?”

Başımı ağır ağır salladım. Konuşmak istedim ama kelimeler dilimde kilitli kaldı. Korku, sesimi içeriden boğuyordu.

“Her ayrıntısıyla anlatıldığı gibi olmasa da,” dedi, “o efsane gerçek. Erlik, kötü ruhlar, alemler, dokuz ırk, Koruyucu Melekler… Bunlar masal değil.”

Sakince yutkunurken mavi gözler berrak bir ışıkla bana dokundu.

Kutay ve o mağara zihnimin karanlığında bir kıvılcım gibi çaktı. Aybars’ın aynı kelimeleri seçmesi tesadüf olamazdı. Aralarındaki gerilimi biliyordum; şimdi o gerilim, kelimelerin içinden sızıyordu.

“Bu dünyada, kötü ruhlar dışında dokuz ırk var,” diye devam etti. “İnsanlar, Şifacılar, İşçiler, Orman Perileri, Su İyeleri, Şamanlar, Büyücüler, Temirhanlar ve Gezen Halkı. Şu an hepsi aynı dünyanın içinde yaşıyor. Ama birlikte değil. Bir perde var. İnsanları geri kalanından ayıran görünmez bir sınır. Sekizi, kimi iç içe, kimi kendi uygarlığında var oluyor. Bu düzeni Koruyucular kurdu.”

“Bunların hepsini biliyorum…” dedim. Sesim, sanki başka bir odadan geliyormuş gibiydi. Bu şekilde konuşmuştum fakat gerçekten biliyor muyum? Mağarada bana anlatılan hikayeye inanmamak için kendime bir kalkan oluşturmuştum. Şimdi ise o kalkanın yalnızca kağıttan oluştuğunu görebiliyordum.

Yüzünde beliren şaşkınlık kısa sürdü. Ardından, unutulmuş bir gerçeği hatırlamış gibi başını salladı. Konuşmayı sürdürmek üzereyken onu durdurdum.

“Bu saçma hikâyeyi bana neden anlatıyorsun?” dedim. Kalbim göğsüme sığmıyor, kaburgalarımı içeriden zorluyordu. “Bana ne oluyor, Aybars? Ben sana ne yaptım?”

Korku, titreyen sesim ile iyice kendisini belli ediyordu. Bir yere kadar bunun bir kırılma, geçici bir zihinsel savrulma olduğuna tutunabilirdim. Ama az önce olanlar, beni geri dönüşü olmayan bir çizginin ötesine itti. Artık ne bildiğim hayata dönebiliyordum ne de bilmediğimden kaçabiliyordum. İçine adım attığım şey bir yol değil, bir eşikti.

“Her şeyi anlatacağım. Sadece sabırlı olmalısın,” dedi.

Sabır. Kelime kulaklarımda yabancı bir şey gibi durdu. Göğsümün içinde düzensiz atıyor, beni boğmak için her fırsatı değerlendiriyordu.

“Perdeyi bazı şamanlar inceltti,” diye devam etti. “Gelecekten haber alabilmek için… Ama perde inceldikçe İkinci Âlem’in, yani Ruhlar Âlemi’nin yaratıkları dünyaya sızmaya başladı. Kargaşa büyüdü. Ölümler arttı. Güvenlik kalmadı.”

Söylediği kelimeler odada yankılanmıyordu. İçimde yankılanıyordu. Midemde soğuk bir boşluk açıldı, sanki vücudum bir şeyi reddediyor ama neyi reddettiğini bilmiyordu.

Bir an sustu.

“İşte tam o noktada bazı Koruyucular, perdenin tamamen yırtılmasıyla birlikte kötü ruhları yok ederek dünyayı arındırmak istedi. Ama kendi içimizde bölündük. Kavga ettik. İkiye ayrıldık.”

Sesi ağırlaştı.

“Dünya bize ihtiyaç duyarken, biz kendi aramızda parçalanıyorduk.”

Onu durdurdum. Nefesim göğsüme çarpıp geri dönüyordu. Hava içeri giriyor ama içimde bir yere takılıyordu.

“Biz derken…” dedim boğuk bir sesle. “Koruyucu olduğumuzu mu söylüyorsun?” Boğazım yandı. “Bu nasıl bir hikâye, Aybars? Bu… bu delilik.”

“Biliyorum,” dedi. “Ama beni dinlemelisin.”

Derin bir nefes aldı. Ben alamadım.

“Perde yırtıldıktan sonra kötü ruhlarla başa çıkabilecek tek güç Büyücülerdi. Her birini yakaladılar. Onlara hükmetmeye çalıştılar. Ama bir şeyi unuttular: Bu varlıkların ruhu o kadar karanlıktı ki, onlara dokunduğun anda sen de etkilenebilirdin.”

Gözlerini benden ayırmıyordu. Bakışı kaçmamam gereken bir yer gibiydi. Ama bakmak… canımı acıtıyordu.

“Büyücülerin çoğu buna dayanamadı. Yalnızca biri hayatta kaldı. Ama o da…”
Sesi bir an durdu. “…karanlığın içine çekildi.”

“Peki o güç neydi?”

“Bilmiyorum. Ama ancak Erlik’in ya da onun kadar güçlü bir karanlık ruhun gücü olabilirdi.”

Bir an sustu.

“O Büyücü yıllarca tüm uygarlıklara hükmetti. İnsanlar hariç. Karşısına çıkan, herkesi yok etti.”

Göğsümdeki basınç arttı. Nefesim dar bir tünelden geçer gibi çıkıyordu. Omuzlarımın istemsizce kasıldığını fark ettim. Sanki bedenim, duymak istemediğim bir şeyi önceden biliyordu.

“Sonra Şamanlar arasında bir kehanet yayılmaya başladı,” diye devam etti. “Büyücünün kanını taşıyan, damarlarında saf büyü olan birinin doğacağı… Ve onun, Büyücüyü tamamen yok edeceği.”

Sesindeki karanlık artık kelimelerin içinden değil, doğrudan tenime değiyordu.

“Büyücü bunu duyduğunda Şamanları katletmeye başladı. Yetmedi. Kendi çocuklarını, torunlarını bile öldürdü.”

Bileğimi kaldırdı.

Parmağı iç tarafımdaki lekenin üzerinde gezindiğinde, sanki oraya değil de içime dokundu. Derim ürperdi. Elimi geri çekmek istedim ama kaslarım beni dinlemedi.

“Altı yaşındayken bu iz oluştu. Annen… senin o kişi olduğunu biliyordu.”

Annemin adını duyduğumda başıma ağrılar girmeye başlamıştı. Bir süredir çattığım kaşlarımı o zaman serbest bırakmıştım. Sözlerini keserek fısıldadım:

“Annem mi?..”

Kelime ağzımdan çıkarken boğazımda parçalandı.

Başını yavaşça salladı.

“Seni buraya getirebilmek için canını feda etti. Büyücünün emrindeki karanlık ruhlar tarafından öldürüldü. İnsanların dünyasına ulaştığında seni Aleyna Abla buldu. Bırakmadı. Seni kendi çocuğu gibi büyüttü.”

Bir şey içimde koptu ama sesi yoktu. Gözlerim yandı, nefesim düzensizleşti. Yutkunmak istedim, boğazım izin vermedi.

“Ben seni bulabilmek için geleceğe baktım,” dedi. “Bileğindeki iz sayesinde tanıdım. Perdeyi aşıp seni aramaya başladım. Tek bildiğim… seninle burada karşılaşacağımızdı.”

Kısa bir gülümseme geçti yüzünden. O gülümseme içimdeki şeyle çarpıştı.

“Bu dünya… teknolojiyle bizimkilerden çok daha hızlı değişmişti. Seni bulmak kolay olmadı.”

Bir an sustu.

“Buraya yerleşmem bir tesadüf değildi. Seni bekliyordum.”

Sözleri bittiğinde odada sessizlik vardı. Ama içimde, durmaksızın çarpan bir şey kalmıştı. Sanki bedenim çoktan kaçmış, zihnim geride kalmıştı. İlk önce hangisine tepki vermem gerekiyordu? Efsane diye adlandırdığım hikayelerin gerçek oluşuna mı? Atamın birçok ölüme sebep oluşuna mı? Ölmemek için ailesinde ki herkesi katlettiğine mi? Benim aslında onun soyundan geldiğimi ve onu yok etmem gerektiğine mi?

Kucağımda sızlanarak sinen Fırtına’yı kenara bırakırken, sanki bunu yapmamam için havlamaya başlamıştı. Oturduğum yerden kalktım. Bir ileri bir geri hareket ederken hala bana okuduğu bir kitabın içeriğini anlattım demesini bekliyordum.

Parmaklarımı saçlarımdan içeriye geçirip geriye yatırdım. Sıklaşan nefesimi düzeltmek için kalktığım yere hızla oturdum. Avuç içlerimi gözlerime yerleştirip kendimi sakinleştirmek için ekstra çaba harcamaya başladım.

Korktuğum ve kaçındığım o karanlık artık beni yutmuştu. Görünmez elleri boynuma dolanıyor beni boğuyor, sanki bedenimde böcekler varmış gibi huysuzlanmaya başlamıştım. Tırnaklarım, tenimi yırtar gibi kaşırken konuşmam gerektiğini biliyordum. Konuşmalıydım eğer susmaya devam edersem çok daha fazlası üzerime gelecekti.

Anlattıklarını dinlerken neye, hangi parçaya ağlamam gerektiğini bile seçemiyordum. Şok hâlâ bedenimdeydi; dağılmıyor, yer değiştiriyordu sadece. Ellerime baktım. Az önce öğrendiklerimin ağırlığını orada, avuçlarımın içinde tutmaya çalıştım. Ama hiçbir şeye benzemiyordu. Tartılmıyordu.

Ben bir Büyücüydüm. En azından bana söylenen buydu. Ve bu sözün içinde, iyiye dair hiçbir ihtimal yoktu.

“Bir dakika… tüm bunlar…” Sesim titredi, ama titreyen yalnızca sesim değildi. Göğsümün içi de titriyordu. “Bunlara inanmak istemiyorum. Anlattıkların doğruysa… hangisine üzülmem gerektiğini bile bilmiyorum.” Nefesim yarım kaldı. “Aybars… annem dediğim kadının gerçek annem olmadığını söylüyorsun.”

Nefesim düzensizleşti. Göğsümde bir yer daraldı, sanki ciğerlerim küçülüyordu.

“Gerçek annemin öldüğünü söylüyorsun… Beni öldürmek istediklerini…” Sözler boğazımda düğümlendi. Yutkunamadım. “Aybars…”

Bedenim titremesi çoğaldı. Tırnağım etimi yırtar gibi çizerken, elini ellerimin üzerine koydu. Dokunuşu sıcak ama ağırlıklıydı; sanki bedenimi burada tutmaya çalışıyordu. Kaçmamı engelleyen bir çapa gibi. Fırtına yanımda döne döne hareket ediyordu. Patilerini bacaklarıma yerleştirip başını koyarken bakışlarını bana çevirdi. Bir köpeğin halime acıyıp ağladığını sandım bir an. Ben ise geçirdiğim şok yüzünden ağlamayı unutmuştum.

“Seni oradan uzak tutmam gerekiyor,” dedi. “Ve bunu yapacağım. Sana zarar gelmesine izin veremem.”

Üzerime çöken yük dik durmamı engelliyordu. Bakışlarımı Aybars’a çevirip beni bu durumdan kurtarması için gözlerinin içine baktım. İçimde biriken her şey aynı anda dışarı çıkmak ister gibiydi.

“Dur bir dakika… kehanet, büyücü, kurtulması gereken bir diyar…” Nefesim titriyordu. “Aybars, ben bunlara alışamadım. Nasıl olur da…”

Bir an durdum. Kelimeler yetmedi.

Ben hayatımın merkezinde durduğumu sanırken, bir anda koca bir diyarın hikâyesinin ortasına itiliyordum. Beni yüceltmek isteyenler vardı. Beni yok etmek isteyenler de. Ve en kötüsü… gerçek annem beni korumaya çalışırken ölmüştü. Bu düşünce göğsüme çarpıp orada kaldı.

“Yani…” dedim kısık bir sesle. “Şu an orada… diğer diyarda yaşayanlar Erlik’in ruhları tarafından katlediliyor, öyle mi?”

Başını salladı.

Yerimden kalktım yeniden. Elimi titreyen dudaklarımın üzerine yerleştirdim. Bacaklarım sanki bana ait değildi. Odanın ortasında bir sağa bir sola yürümeye başladım yeniden. Adımlarım düzensizdi, sanki zeminin sağlamlığından emin değildim.

“Ve tüm bunların son bulması…” Sesim neredeyse fısıltıya düştü. “Benim elimde mi?”

Bir kez daha başını salladı.

“Ve sen bunların hepsini bilerek benden sakladın mı?”

“Seni korumak istedim!”

O an, ikiye bölünen Koruyucuları anladım. İçimde, adını koyamadığım bir şey titredi. Bir acı değildi sadece; öfke, korku ve suçun birbirine dolanmış hâliydi. Orada bir zulüm vardı. Ve ben onların tek umudu olabilirdim. Mağarada sanki bir kurtarıcıya bakar gibi bakan, gözleri nemli orta yaşlı, genç ve çocukları hatırladım.

Ne yapacağımı bilmiyordum ama bunu bilirken yerimde duramıyordum. Aybars’ın bu kadar sakin kalabilmesini aklım almıyordu.

“Eğer bunların hepsi doğruysa,” dedim, “birçok hayat benim ellerimde.” Parmaklarım istemsizce kasıldı. Duraksadım. “Hayır…” Yutkundum. “Koca bir diyarın hayatı.” Sanki o ağırlık gerçekten avuçlarımdaydı.

Göğsümdeki ağırlık arttı. Omuzlarım çöktü. Nefes almak zorlaştı. Sanki görünmez bir el kalbimi içeriden sıkıyordu.

“Hayatlar…” diye fısıldadım. “Zulüm altında yok oluyorlar. Ve tek şansları benim.”

“Hayır,” dedi sertçe. “Böyle düşünme. Hiçbir şeyin sorumlusu sen değilsin. O perdeyi aşıp diğer uygarlığa geçmek intihar olur.”

Bu şekilde düşünmek bencilce bir hareket miydi? Yoksa alınacak en doğru karar mı? Zihnim bana bir şeyler dese bile yüreğimin derinliklerinden sızan hissi yok edemiyordum. Dün ormanda parçalanarak ölen yaratığı anımsadım. Eğer o ölmüş olmasaydı onun yerine ben parçalanarak öldürülecektim. Kimse gerçeği bilmeden vahşi hayvanların saldırısı denilerek her şey son bulacaktı.

Aklım bir anda çok fazla şey düşünmeye başladı. Ben ise bana o karanlığın ortasında ufacık ışığı ile parlayan düşünceye sarıldım.

“İntihar ya da değil…” dedim. Sesim kırılıyordu. “Bir şey denemezsek her şey yok olacak. Hem buraya gelip gelmeyeceklerini bile bilmiyoruz.”

Bugün mağarada karşılaştığım insanlar zihnime üşüştü. Söyledikleri… Aybars’ın anlattıkları… Kutay’ın ima ettikleri…

Birbirinden bağımsız üç kişi.
Aynı hikâye.
Aynı karanlık.

Artık inkâr edemiyordum. Ama beynim, omuzlarıma yıkılan bu yükle sanki içten içe çatlıyordu.

“Bugün mağarada bizden yardım isteyen birkaç kişiyle karşılaştım.”

“Mağara mı?” Kaşları çatıldı. Kutay’ın dün ona ormana gittiğimi söylediğini biliyordum fakat sanırım bugün yaptığımızdan haberi yoktu. “Kimsenin sana ihtiyacı yok. Bunları düşünme.”

Bugün olan her şeyi anlattım. Mağarayı, söylediklerini, anlattığı hikâyenin aynısını onlardan da duyduğumu… O zaman inanmamıştım. Ta ki ona dokunmadan onu savurana kadar.

Ben gerçekten bir büyücüydüm.

Sözlerim bittiğinde yüzündeki sertlik yavaşça çözüldü.

“Bunların hepsi…” dedi kısık bir sesle, “Kutay’ın bir oyunu olmalı.”

“Kutay mı?” Kutay’ın bu hikayede yer aldığını öğrenmem bana farklı bir bakış açısı uyandırmıştı. Düşünmeden edemedim: Aybars tüm gerçeği benden gizlemişti, Kutay ise anlatmayı seçmişti. İstemsizce ikisini iki ayrı kefeye koyuyor, bu yalanla örülmüş hayatımda hangisinin daha ağır bir suç işlediğini tartıyordum.

“Ne demeye çalışıyorsun? Artık benden bir şey saklama. Her şeyi bilmek istiyorum.”

Odanın ortasında bir ileri bir geri yürürken içimde ağır bir şey çökmeye başladı. Sanki bugüne kadar yaşadığım her şey, acılarım, sevinçlerim, kayıplarım… hepsi çürük bir temelin üzerine kuruluydu. Şimdi o temelde bir sarsıntı vardı ve geriye ne kalacağını bilmiyordum.

“Tüm bunların içinde Kutay da var,” dedi. “Ve o iyi tarafta değil.”

Kaşlarım çatıldı.

“Kutay da bu gerçeği biliyor mu?”

Emin olmak istediğim için sormuştum bu soruyu. Başını sallayarak beni onayladığı zaman artık bir mahkeme salonu kurulmuş ve ikisi yargılanmaya başlamıştı.

Zihnimdeki uğultuya bir darbe daha eklendi. Tanıştığımız günden beri bana yaklaşan, flört eden adam şimdi karşı taraftaydı.

“Yani…” dedim kısık bir sesle. Zorlukla cümlemi devam ettirdim. “Beni öldürmek isteyen tarafta mı?”

Bu doğru olamazdı. Bugün ormana gitmiştik. Eğer isteseydi fırsatı vardı. Ama bana zarar vermemişti. Aksine, bana bir şeyleri göstermeye çalışmıştı. Bu gerçeğin olmadığına inanmak istemiştim.

Hayalimde canlanan Kutay artık tanıdığım Kutay değildi. Kutay kimdi?

“Hayır!” Bu çıkış daha çok kendimeydi. “Bunu sanmıyorum. Beni öldürmek için eline çok fırsat geçti.”

“Ne düşündüğünü bilmiyorum. Ama ona güvenemezsin.”

Sert çıkan sesi onunla alakalı her şeyi silmek ister gibiydi. Elimi havaya kaldırıp onu susturdum. Nefes almam gerekiyordu.

“Aybars, bana biraz izin ver. Düşünmem gerek.”

Koltuktan kalktı, karşıma geçti. İki kolumdan tuttu, yüzümü kendine çevirdi. “Tamam. Bir süre seni yalnız bırakacağım. Ama Umay, yalnız değilsin.”

“Biliyorum… Eğer söylediklerin doğruysa yıllar önce beni bulmak için buraya gelmişsin.”

Rahatlamaya çalışır gibi yarım bir gülümseme yaptım ama ellerim hâlâ titriyordu. “Seni korumak için buradayım,” dedi. Başını biraz eğdi, yüzümüz aynı hizaya geldi. Mavi gözlerinin içinde kendi yansımamı gördüm. “İstersen yukarı çık, biraz uyu. Ben burada kalırım.”

Başımı salladım. “Evine gidebilirsin, Aybars.”

Başım zonkluyordu. Tek istediğim uyumaktı. Sanki uyursam her şeyden kaçabilirmişim gibi… “Seni bu halde bırakamam.”

Merdivenlere yöneldim. Misafir odasını işaret ettim. “Oda müsait. Orada kalabilirsin.” Cevabını beklemeden yukarı çıktım.

Odaya ulaştığımda kendimi yatağın üzerine bıraktım. Midem açlıktan sızlıyordu ama yemek düşüncesi bile midemi bulandırıyordu. Saç diplerim sanki iğnelerle delinmiş gibiydi. Başımın içi ağrıyla doluydu.

Gözlerimi kapattım.

Bir diyar… kötü ruhlar… ölmem gereken bir hayat…

Zihnimdeki sesler susmuyordu. Yastığa yüzümü gömüp boğuk bir çığlık attım. Bir şeyleri kırmak, dağıtmak istedim. Belki içimdeki bu sıkışmayı biraz olsun hafifletirdi. En başta bu yükten kurtulmak için ağlamam gerektiğini biliyordum. Ağlayamadığım her saniye üzerime yerleştirilen gerçekliğin altında acıyla eziliyordum.

Yataktan kalkıp adımlarımı, günlerdir girmediğim odaya çevirdim. Annem dediğim kadının odasına.

Beni bu yaşıma kadar büyüten ve gelişmem için her şeyini feda eden kadına. Alt dudağımı dişledim çenemin titremesine engel olmak isteyerek. Elim kapı tokmağında dururken sakince nefes vermeye çalıştım. Fakat bu pek işe yaramış değildi.

Kapıyı açtım. İçerisi ağır bir toz kokuyordu. Oda olduğu gibi duruyordu. Yatak aynıydı. Üzerinde yeşil, örme bir hırka duruyordu. Komodinin üzeri, fotoğraflarımız her şey tozlanmıştı.

Yaklaştım. Çerçevedeki gülümseyen yüzlerimize baktım.

“Anne” dediğim bu kadını, öğrendiğim bu gerçekle bir kenara atamazdım. Belki benim için her şeyinden vazgeçmişti. Evlenmemiş, bir hayat kurmamış, sürekli yer değiştirmişti.
Hepsini beni koruyabilmek için yapmıştı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.