Bir an, onları orada yalnız bırakıp bırakmamak arasında asılı kaldım. Bu tereddüt yalnızca birkaç nefes sürdü; sonra bunun düşünülmeye değer bir şey olmadığını fark ettim. Arkama döndüm, evin yolunu tuttum. Ne konuştuklarını merak ediyordum ama bunu asla öğrenemeyeceğimi de biliyordum. Aralarındaki mesele onlara aitti, bana değil. Aybars isterse anlatırdı. Ama emindim: daha önce olduğu gibi, Kutay hakkında tek bir kelime bile etmeyecekti.
Anahtarımı çıkardım, kilidi çevirdim. Kapı usulca açıldı. İçeri girer girmez üzerime yapışan terden, ormandan kalan o ağır kokudan kurtulmak istedim. Sanki bedenim değil, hatıralarım kirlenmişti.
Bir süre mutfağın penceresinde durup dışarıyı izledim. Konuşmalarını görebiliyordum ama kelimeler bana ulaşmıyordu. Aralarındaki gerginlik havada asılıydı. Dokunsam dağılmayacak bir karanlık gibiydi. Kısa bir an sonra Kutay geri döndü, motoruna atladı. Parmağını Aybars’a doğrulttu, bir şeyler söyledi. Son anda pencereyi yavaşça aralama düşüncesi ile bunu gerçekleştirdim. Seslerin içeri dolmasına izin verdim.
“Ne yaparsan yap, daha fazla saklayamazsın!”
“Bunu seninle konuşmam bile.”
“Unutma, Cesur Yürek… sizin için en kusursuz müttefik benim.”
Motorun sesi karanlığı yararak uzaklaştı. Aybars arkasından bakarken pencereyi hızla kapattım. Başını çevirip eve baktığında neredeyse beni yakalayacaktı. Geri çekildim. Göğsümde, adı konmamış bir ağırlık vardı. Kutay’ın sözleri zihnimde yankılanıyordu. Aralarında bir şey vardı… Tıpkı benim Aybars’tan bazı şeyler gizlediğim gibi onların da benden bir şey gizlediğini sezebiliyordum.
Mutfaktan çıktım. Banyoya doğru yürürken zihnim durmadan kendi üzerine katlanıyordu. Ormanda yaşadıklarımız yetmezmiş gibi, bu konuşma içimde daha karanlık bir merak uyandırmıştı. Kutay bana geçmişini anlatmıştı. Aybars’ın ondan neden hoşlanmadığı ortadaydı. Belki de Kutay yüzünden bir kadına yeniden zarar gelebileceği düşüncesi bile vardı. Ama bu durumda Kutay’ın doğrudan bir suçu yoktu. Sevdiği kadına neler yapacaklarını nereden bilebilirdi?
O kadının Aylin olduğunu hatırladığımda içimden ikinci bir şok geçti.
Hayalimin içinde Kutay ile Aylin’i yan yana koyduğumda, görüntü ne kadar yabancı duruyordu. Sanki aynı dünyanın insanları değillerdi. Kutay nasıl onun gibi biriyle birlikte olabilirdi? Aylin’i tanıdığımdan beri ağzından düşmeyen evlilik sözcüğüyle, birkaç ay içinde birine aceleyle bağlanmıştı.
Gerçekten de tamamen farklıydılar. Bu nasıl mümkün olabilirdi?
Aybars’ın, onunla görüşmemi istememesinin nedeni buydu. Ama bir gerçek vardı: kiminle konuşacağımı, kiminle yürüyeceğimi bana kimse söyleyemezdi. Bu benim hayatımdı. Ve karanlık da olsa, seçimler bana aitti.
Saçlarımı iyice kuruttuktan sonra söylediğim yemeğin gelmesini bekledim. Biraz gecikeceğini biliyordum; bu yüzden Fırtına’yı almaya gitme fikri zihnimin kenarına ilişti. Kapıyı açtığımda, eli zile uzanmış Aybars’ı gördüm. Diğer kolunda ise Fırtına, gözleri parlayarak bana bakıyordu. Onu kucağıma alıp sevmeye başladığımda ne kadar özlediğimi bir kez daha hissettim.
“Seni ne kadar özledim biliyor musun, kızım?”
Fırtına havlayarak karşılık verdi; onun da beni özlediğini biliyordum. Kanepeye oturup bağdaş kurduğum bacaklarımın üzerine yerleştirirken tüylerini okşamaktan vazgeçmedim.
“Yemek sipariş ettim, ister misin?”
“Bana da mı söyledin?”
“Her zaman iki tane ederim. Biliyorsun, bir türlü doymak bilmiyorum.”
“Evet, biliyorum. Anlamadığım şey şu: bu yemekler nereye gidiyor? İçinde başka bir canavar besliyorsun, değil mi?” Başımı onaylar gibi sallayıp gülerken yeniden Fırtına’ya döndüm. Onunla ilgilenirken sesi yeniden yükseldi.
“Bir şeyler anlatman için sormam gerekmiyordur umarım.”
Bakışlarımı tekrar Aybars’a kaldırdım. Ne yaparsam yapayım ondan kaçamayacağımı biliyordum ama peşine düştüğüm şeyin de saçmalıktan başka bir şey olmadığını düşünüyordum. Onca yolu, onca zamanı, anlamsız bir hikâyeyi dinlemek için kat etmiştim. Hem de fazlasıyla tuhaf bir yerde.
Ama gördüğüm o şeyler… Onları açıklayacak başka bir neden yoktu. İçimdeki bir ses, bütün o hikâyeye inanmamı fısıldıyordu. Çünkü gördüklerimin başka bir karşılığı olamazdı. Diğer yanım ise bunun yalnızca bir kurmaca olduğunu söylüyordu. Yine de hikâyeye uyan o ses, eğer bunların hepsi gerçekse omuzlarımda taşıdığım yükün ne kadar ağır olacağını hatırlatıyordu bana. Bu yüzden belki de şanslıydım: tüm bunlar sadece bir hikâyeydi.
“Bir şeyin cevabını arıyordum,” dedim, “ama meğer sadece bir saçmalıkmış.”
“Neyin cevabını? Onunla aramdaki sürtüşmenin mi?”
Gözlerimi devirip ona ters ters baktım. Şu an bu, peşine düşeceğim en son şeydi. Gerçekten yaptıklarımı bilmediği için böyle düşünmesi kaçınılmazdı.
“Sen anlatmadan bir şey öğrenmek için ona gitmem. Ama ben daha tek kelime etmeden, bana her şeyi anlatmaya başladı.”
Kendini kanepeye biraz daha bıraktı, bir süre tavana baktı.
“Sana ne anlattı?”
“Aylin’le ilgili bir şey.”
Nefesini gürültüyle bıraktığı anda zil çaldı. Yemeğin geldiğini bildiğim için cüzdanımı çantamdan çıkardım ve kapıda bekleyen Aybars’ı geçtim. Poşeti elime alırken, benim uzatmadığım paranın çoktan çocuğa verilmiş olduğunu fark ettim. Çocuk hiç düşünmeden parayı alıp üstünü uzatırken Aybars sakince konuştu:
“Bu seferlik benden…”
Onun nasıl biri olduğunu bazen anlamakta zorlanıyordum. Kimi zaman anlaştığım en iyi insandı, kimi zaman ise yalnızca kaçmak istediğim biri. Bana karşı romantik bir şey hissetmediğini artık biliyordum. Ona dair hissettiklerimin de bir yanılgıdan ibaret olduğunu, bugün Kutay’ın aşk hakkında yaptığı o kısa konuşmayla fark etmiştim.
Yine de düşünmeden edemiyordum. Benden her zaman iki adım geride duruyordu. Aradaki mesafeyi ustalıkla belirliyor, aşmama izin vermiyordu. Aramıza çektiği o kesin çizgi beni suçlu hissettiriyordu. Şu an olduğu gibi. Sanki bu düşüncelere sahip olmak bile bir hataydı.
Şimdi yapmam gereken tek şey onun yaptığı gibi, benim de ona sınır koymamdı.
Yemeğin daha fazla soğumasını istemediğim için hemen kanepeye oturup kâğıda sarılı paketleri açtım. Yemeye başladığımızda söze yeniden girdi:
“Dün nereye gittiğini söylemiyorsun. Bugün acele ile evden çıkıp Kutay’ın yanına gidiyorsun. Ve tüm gün boyunca telefonun kapalıydı. Umay, tam olarak ne yapmaya çalışıyorsun?”
Sözleri, ağzımdaki lokmayı yutmamı engeller gibi üzerime geldi. Bir anda ne iştahım kalmıştı ne de kendimi yemeye zorlayacak hâlim. Yemeği orta sehpanın üzerine bıraktım. Geriye yaslanıp kısa bir süre gözlerimi kapattım.
Dünle ilgili ne söylersem söyleyeyim, bir bahane uyduramazdım. Paramparça eşyalarım, morarmış bedenim… bunlar basit bir düşüş olmadığını zaten haykırıyordu. Ama anlatmak, beni gerçekten deli gibi gösterecekti. Bana inanmayacak, iyileşmem için bir sürü anlamsız öneri sıralayacaktı.
Yorulduğumu fark ettim.
Umay, bana cevap verecek misin?”
Sesinde bastırılmış bir gerginlik vardı. Üzerimde hissettiğim ağırlık, bir ebeveynin istemeden de olsa kurduğu o boğucu hâkimiyet gibiydi. Göğsüm daraldı. “Aybars, şu an ne konuşacak hâlim var ne de bu baskılarını kaldıracak.”
“Baskı mı?”
Benim gibi yemeği bıraktı. Kanepenin kumaşı hafifçe gıcırdadı. Tüm bedeniyle bana döndü, bakışlarını üzerime kilitledi.
“Evinin arkasında üstün başın berbat hâlde ortaya çıkıyorsun. Sonra bir anda evden fırlayıp, senden uzak durmanı istediğim bir herifin peşine takılıyorsun. Sen tüm bu açıklaması olmayan hareketleri sergilerken bir problem yok… Ama ben sorduğumda baskı mı oluyor?”
Sesinin tonuyla birlikte odanın havası da ağırlaşmış gibiydi. Masadaki sıcak yemeklerin kokusu boğazımı sıktı; artık iştahımı değil, mide bulantımı çağırıyordu.
Aybars’ı ilk defa bu kadar öfkeli ve saldırgan görüyordum. Bacağı kontrolsüzce titriyordu. Dişlerini sıktığını fark ettim; çenesindeki kaslar belirginleşmişti. Kendini tutmak için sabırla çabaladığı belliydi. Ben de aynı şekilde ama benim mücadelem onunla değil, kendi zihnimleydi. Beynimde yaşadığımı sandığım o hastalık belirtileriyle ya da eğer hepsi gerçekse, bana bilerek gösterilen o kader oyunuyla.
Ona ne dememi bekliyordu? Bugün bana anlatılan o kehaneti söylesem inanır mıydı?
“Şu an mücadele ettiğim şey kendimle alakalı,” dedim. Sesim titremesin diye boğazımı sıktım. “Bunu sana anlatmak istesem zaten anlatırdım.”
Dudağı seğirdi. Burnundan sertçe nefes verdi. Elini dizine bastırdı, sanki bedenini yerinde tutmaya çalışıyormuş gibi.
“Kutay’a giderek bana anlatmak istemediğini fark ediyorum.”
Sözleri kaşlarımın çatılmasına neden oldu.
“Dün o hâlde olmamla bugün Kutay’la buluşmam tamamen farklı sebepler!”
Sesimin beklediğimden biraz daha sert çıktığını fark ettim. Zihninden ne geçtiğini bilmiyordum. Ona iki şeyin ayrı olduğunu söylesem bile, aslında her şey tek bir sebebe dayanıyordu. Başımı hafifçe yana çevirdim. Ona başıma gelenleri anlatsam beni duymayacak, anlamak istemeyecekti. Yalnızca psikolojik destek almam gerektiğini söyleyecekti.
Zihnim bana fazlasıyla oyunlar oynuyor, başka insanları da içine çekerek beni o oyunun ortasına sürüklüyordu. Ben ise bütün bunları arkamda bırakmak, yalnızca gündelik hayatın sıradan dertleriyle uğraşmak istiyordum. Randevu ayarlamak, geçim kaygısı, tam zamanlı bir iş bulmak… Bunlar beni meşgul etmeliydi.
Erlik, yıkılan perdeler, yaratıklar, bozulan düzen, kötü bir büyücü ve kehanette geçen kişi olmak… Bunları silmek istedim. Hiçbir şey bilmediğim o masum günlere geri dönmek istedim.
“Umay…” dedi daha yumuşak bir sesle. “Sana alan tanımak istiyorum. Sakinleşince gelip benimle konuşacağını düşündüm. Ama henüz birkaç günlük tanıştığın adamla çıkageliyorsun.”
Derin bir nefes aldım, ciğerlerim sanki dolmuyor gibiydi.
“Aybars…” dedim, daha fazla ileri gitmek istemediğimi hissettirerek. “Son iki gündür saçma şeylerin peşinden koştum. Anlatılacak hiçbir şey yok ve… bana bir çocuk muamelesi yapma.”
Sözlerim havada asılı kaldı.
Sanırım onunla aramdaki mesele buydu. Beni gerçekten olgun biri olarak mı görüyordu, yoksa sorumluluğunu üstlenmek zorunda kaldığı yaramaz bir kız gibi mi?
Tüm bunları yanında, dün ve bugün olanları düşündükçe her şeyin delice olduğunu fark ediyordum; ama aynı zamanda fazlasıyla gerçekti. Gerçekle hayal arasındaki çizgi artık yerini kaybetmişti. Bunları kimden öğrenecektim? “Ay kadar parlak, pars kadar yırtıcı olandan mı?” yoksa Kutay’dan mı? İkisi de anlamsız geliyordu.
Omuzlarımın çöktüğünü hissettim. Bir anlığına zihnimdeki gürültüyü susturmak istiyordum.
“Çocuk muamelesi yaptığım yok. Sadece sürekli kaçıp durman, bir şeyi gerçekten gizlediğin anlamına geliyor.”
Beni zorlamaya devam ediyordu. Dudaklarımın arasından bastırılmış bir nefes kaçtı. Bu sefer kavga etmek istemeyen bendim; ama o üzerime gelmeyi sürdürüyordu. Düşüncelerim zaten yeterince karanlığa gömülmüşken, ruhumun da bunun altında ezilmesini istemiyordum.
“Ne söylesem bir karşılığı olmayacak,” dedim. “Çünkü dün olan şeylerin bir anlamı yok.”
“Bir anlamı yok mu?” dedi. “Üstün başın paramparçaydı, toprak içindeydin. Bahçenin arkasında baygın yatıyordun. Cidden mi? Ormanda başına bir şey gelebilirdi.”
“Sana hiçbir zaman ormana gittiğimi söylemedim.”
“Kutay söyledi. Ona anlatıyorsun da bana anlatmıyorsun. Gerçekten böyle mi olacak?”
Sesini yükseltti. “Daha dün tanıdığın birine önemli şeyler anlatırken bana hiçbir şey söylemiyorsun.”
Kanımda dolaşan sinir bir anda uyanmıştı. Uzun süredir bastırdığım o şey yeniden yüzeye çıktı. Bedenim düşünmeden benden önce davranıyordu; sanki içimde bir kapı açılmış, tutmaya çalıştığım her şey dışarı dökülüyordu. Kontrol benden kayıyordu. Bu konuda Aybars’a söylesem beni gerçekten duyacağını da hissetmiyordum.
“Çünkü peşine düştüğüm bazı şeyler vardı,” dedim. “Ve aynı şeylerin peşine o da düşmüştü.”
“Neyin peşine düşmüştün ki? Onunla buluşacak kadar önemli olan neydi?”
Öfkesinin sebebini anlamıyordum. Neye kızıyordu? Neden bana bir çocuk gibi davranıyordu? Bir şey yapmadan önce ondan izin mi almam gerekiyordu? Öfke kalbimden yükselip parmak uçlarıma kadar yayıldı.
“Tam olarak neyi merak ediyorsun?” dedim. “Peşine düştüğüm şeyi mi, yoksa Kutay’la buluşmamı mı?”
“Merak ettiğim şey…”
Durdu. Küçük bir yutkunmanın ardından bakışlarını bana çevirdi.
“Ben buradayken, henüz tanımadığın bir adama kendinle ilgili şeyler anlatman!”
Şimdi anlamıştım. Kutay’ı kıskanıyordu. Ama buna hakkı var mıydı? Ona anlattığımda benimle dalga geçmesi ya da akıl sağlığımın bozulduğunu söylemesi ihtimali öylesine korkutuyordu ki, bunu yapmaktansa Kutay’la konuşmayı seçmiştim.
“Neyi bilmek istiyorsun?” diye başladım. Sesim buz gibiydi.
“Aklımı nasıl yitirdiğimi mi? Zihnimin benimle nasıl oynadığını mı? Belki de haklısın… belki bir şizofrenim.”
Yerimden kalkıp kapıya yürüdüm. Kapıyı açıp dışarıyı işaret ettim.
“Gideceğin yeri gösteriyorum. Seninle kavga etmek istemiyorum. Git.”
Kanepeden hızla kalkıp yanıma geldi. Gözlerinin karardığını gördüm. Kapıyı kapattı ve tam karşımda durdu. Kollarını göğsünde birleştirdi.
“Seni dinliyorum. Anlat. Şimdi.”
“Bana emir veremezsin.”
Kapıyı tekrar açmaya çalıştığımda koluyla beni durdurdu. Beni kapıyla arasına sıkıştırdı. Onu ittim.
“Aybars, ya gidersin ya da sana zarar vereceğim.”
Gözlerindeki kararlılığı ağzıyla da mühürledi.
“Hiçbir yere gitmiyorum. Bana her şeyi anlatacaksın. Kutay’la aranda ne geçti? Bana anlatamayacağın o önemli mesele ne?”
Bakışlarımı yere indirdim. İçimde kabaran şey kontrolümden çıkmak üzereydi.
Sıktığım elimi yavaşça kaldırdım. Başımı da kaldırdım. Gözlerimiz kesiştiği anda yüzündeki öfke bir anda silindi. Elimi göğsüne doğru götürmeye bile fırsat bulamadan, avuç içimden çıkan görünmez bir dalga onu benden çok uzağa fırlattı. Şiddetle yere, tok bir sesle çarptı; merdivenin ilk basamağına kadar sürüklendi.
Ben sadece izledim.
Ne olmuştu?
Ben ne yapmıştım?
Ona dokunmamıştım bile… ama bedenimden kopup gitmişti.
Koşarak yanına gittiğimde yerde hareketsiz yatıyordu. Dizlerimin bağı çözüldü. Onu uyandırmak için elimi uzattım; parmaklarım havada asılı kaldı. Korkuyla geri çektim. Ona yeniden zarar verme ihtimali midemi bıçak gibi kesti. Nefesim boğazımda düğümlendi, gözlerimden yaşlar boşandı. Kendimi ondan uzaklaştırarak yere çöktüm.
Bu nasıl mümkün olabilirdi?
Dokunmamıştım.
Ya… ya ölmüşse?
Ona dokunamıyordum. Ama dokunmadan da nasıl anlayacaktım?
Titreyen bedenimi sakinleştirmek için nefes almaya çalıştım, ama ciğerlerim beni dinlemiyordu. O hâlâ kıpırdamıyordu. Ellerim kontrolsüzce titriyordu. Az önce… bu eller ne yapmıştı?
Gözlerimi kapattım, düşüncelerimi susturmaya çalıştım.
Onu kontrol etmem gerekiyordu. Ne olduğunu bilmiyordum… ama onu orada öylece bırakamazdım.
Gözlerimi açtığımda bu kez titreyen ellerime değil, yerde yatan Aybars’a baktım. Dizlerime bastırarak doğruldum. Birkaç adımda yanına vardım. Yanına çöktüm, elimi boynuna götürüp nabzını aradım. Tenimin buz gibi olduğunu, sıcak boynuna dokunduğumda fark ettim.
Daha nabzını hissetmeden Aybars derin bir nefesle doğruldu, öksürerek etrafa baktı. Alnından ter damlıyordu.
Onun yaşadığını gördüğüm an dizlerimin bağı çözüldü. Yeniden ağlamaya başladım.
“Özür dilerim… özür dilerim… özür dilerim…”
Başka hiçbir şey söyleyemiyordum. Nefesim boğazımda düğümleniyor, titrememi durduramıyordum.
Birkaç dakika sonra bana baktığında başımı öne eğdim. Utanç, suçluluk ve korku birbirine karışmıştı. Kutay’ın sözleri zihnimde yankılandı: “Bunlara sahipken başka bir alete ihtiyacın olmaz. Emin ol.”
Bugün bana anlatılan her şey kulaklarımın içinde dönmeye başladı. Nefes aldıkça o sözler daha da ağırlaşıyordu. Kehanette geçen kişi… Bize anlatılan büyücü…
Bu gerçek miydi?
Kaçmak istedim. Bu saçmalığa inanmak yerine, bugüne kadar büyük bir yalanın içinde yaşadığımı inkâr etmek istedim.
Ama inanmadığım, gülünç bulduğum her şey… gerçekti.
Dudaklarımın arasından boğuk bir kıkırtı çıktı. Nefesim kesildi, göğsüm yandı. Kıkırtı birkaç saniye içinde kontrolsüz bir kahkahaya, ardından hıçkırıklara dönüştü. Gerçekler zihnimin içine hücum ediyordu. Duramıyordum. Ellerimi başımın iki yanına bastırıp kendimi tutmaya çalıştım. Ben toparlanmaya çalışırken Aybars’ın emekleyerek bana yaklaştığını gördüm.
Dizlerimin üzerinde geriye çekildim. Avuç içimi ona uzattım, sonra birden irkilip ellerimi kendime çektim.
Korkuyla fısıldadım: “Benden uzak dur… Sana yeniden zarar verebilirim.”
“Bana zarar vermezsin. Sana güveniyorum.”
İyice bana yaklaştı, ellerini bana uzattı. Geri çekilmeye çalıştım ama sırtım duvara dayandığında kaçacak yerim kalmadı. Kollarını etrafıma doladı. Beni sakinleştirmeye çalışırken aklımdaki tek düşünce, ona yeniden zarar verme korkusuydu. Saçlarımı okşadı, nefesimin yavaşlamasını bekledi.
“Ne yaptım ben? Ben ne yaptım?”
Sesim kırılıyordu. Aynı cümle dudaklarımdan defalarca dökülüyordu.
Sonunda o karanlık döngünün içinden beni çekip aldı. Sesiyle bir kez daha etrafımı sardı.
“Şşş… Dur artık. Beni dinle.”
Benden biraz uzaklaştığında gözlerinin içine bakmaktan kaçtım. Ama gerçekten iyi olduğunu görebilmek için kendimi zorladım ve bakışlarımı o parlak mavi gözlerine çevirdim. Tam karşımdaydı. Az önce yerde hareketsiz yatan kişiyle aynı insan olduğuna inanmak zordu. Nefesi, teni, bakışı… her şey hayata tutunuyordu. Yaşadığını görmek, içimdeki düğümü biraz olsun gevşetti.
Ama yaptığımı asla unutmayacaktım. Üstelik ne yaptığımı bile bilmiyordum.
“Şimdi beni dinlemelisin,” dedi. “Senden artık bazı şeyleri saklayamam…” Bir an durdu. Gözlerini benden ayırmadı. “Bunu ise asla.”