İçeriğe geç

Yertinç Temsilcisi

Bölüm 20 · 13 dk okuma

Yertinç Temsilcisi

Bölüm 20

Perdenin Yırtıldığı Yer

Yüreğim korkuyla çarpıyordu. Bakışlarımı bir an olsun kızın üzerinden ayırmıyordum. Kutay sesini duyurdu.
“Başka kişiler de var.”

Sözlerinin ardından oda gibi şekil verilmiş alanda bakışlarımı dolaştırdım. Karanlıktan onun gibi birkaç kişi daha çıkınca ölüm sessizliği daha da ağırlaştı. Orta yaşlı bir kadın bana iyice yaklaştı. Yüzümü uzun uzun inceledi; ardından yüzü bir gülümsemeyle aydınlandı.
“O, Koruyucu. Bizi kurtarmaya geldiler.”

Avucumdaki bıçağı daha sık kavrayıp kadına doğru çevirdim. Elim titriyordu, yine de korktuğumu göstermemek için ekstra çaba gösteriyordum.
Koruyucu mu? Neyden bahsediyordu? Biz onları nasıl kurtaracaktık?
“Ne diyorsun sen?”

“Bizi kurtarmaya geldiniz,” dedi. “Bizler İşçileriz. Ruhlar Âlemi’nden kurtulan, gölgeden oluşan yaratıklar bize saldırdı. Buraya, sizin dünyanıza kaçtık. Sizi bulması için bir Hüma Kuşu’ndan yardım alıp size gönderdik. Köyümüzü o yaratıklardan kurtarmamız için bize yardım etmelisiniz.”

İşçiler. Ruhlar Âlemi. Hüma Kuşu.
Söyledikleri kelimeler zihnimde bir masal kitabı gibi yankılanıyordu. Gölgeden oluşan bir şey nasıl birine saldırabilirdi ki? Ve Hüma Kuşu mu? Benim bildiğim Hüma Kuşu bu şekilde yardım etmezdi. Kafam daha fazla karışmıştı. Kaşlarımı istemsizce çattım.

Kutay benden önce konuştu.
“Bir saniye… Tam olarak neyden bahsediyorsunuz? Biz dünyadayız. Bunun farkındasınız, değil mi?”

Kadınlar birbirlerine baktılar. Bakışları kısa, gergin ve anlaşır gibiydi. Nasıl bir şeyin içine düşmüştük biz?

“Nasıl yani?” dedi kadın. “Sen bir Koruyucusun, bunu hissedebiliyorum. Hüma Kuşu sizi buraya… bize getirmeseydi olmazdı.”

“Dur, dur bir dakika.” Onu susturdum. Sakince nefes alıp verdim. Bizi buraya bir kuş getirmişti fakat ucunda bunun olacağını tahmin edememiştim. Bıçağı biraz daha kaldırdım. “Koruyucu mu? Şu işi doğru düzgün açıkla. Yoksa bahsettiğin o gölgelerden daha korkutucu olacağım.”

Kadın geri çekildi. Korkuyla gözlerime bakıyordu. İçimde tek bir istek vardı: buradan çıkmak. Bu insanlar deliydi. Ne yapabilecekleri belli değildi.

“Eğer bunların hiçbirini bilmiyorsanız,” dedi, “…nasıl bizi buldunuz? O kuş sadece özel güçlere sahip olanlara… ve güvendiklerine görünür.”

“Bak,” dedi Kutay, sakin ama net bir sesle. “Bizde ne güç var ne başka bir şey. Bir hayvanın kararlarına güvenemezsiniz.”

Ne kadar mantıklı konuştuğunu fark ettim. Kaçmak istiyordum ve bu isteği daha fazla bastırmak istemedim.
“Ben gidiyorum,” dedim. “Siz delirmişsiniz. Anlattıklarınız filmlerde olur, dizilerde olur… gerçek hayatta değil.”

Bıçağı yere bırakıp dönmüştüm ki bileğimden sertçe tutulup geri çekildim. Kurtulmaya çalıştım ama kadın öyle sıkı kavramıştı ki kolumun morardığını hissettim.

“O sadece bir hayvan değil!” derken daha çok Kutay’a öfkesini kusuyordu. “Çok önemli bir varlık. Yalnızca başı dertte olan kişilerin kaderindeki düğümü çözmek için ortaya çıkan bir varlık!”

“Burada hiçbir özel varlık yok,” dedim. “Merhaba, dünyamıza hoş geldin.”

Bileğimi çekmeye çalışırken bu kez kolumun içindeki lekeyi fark etti. Parmaklarıyla yakalayıp inceledi. Bakışları orada takılı kaldıkça yüzündeki ifade değişti. Gülüşü büyüdü. Yanındaki kızlara dönüp heyecanla haykırdı.
“Bu o! Kehanette geçen kişi… Bize anlatılan büyücü!”

Kalp ritmim bozuldu. Kulaklarımın içine dolan fısıltılar çoğaldı. Odanın içinde sevinç ve gözyaşı dökerek mutluluklarını dile getiren bu grubun aksine çok daha farklı bir fısıltı beynimi delmek ister gibi yükseldi.

İstemsizce yüksek sesle “Susun!” diye bağırdım. Fakat bunu o fısıltıyı yok etmek için söylemiştim. Bir şeyler yanlıştı. Bunu içimden dışarıya taşan bir hisle tüm iliklerime kadar hissediyordum. Belirsiz bu duygular, net olmayan gerçekler… Tüm bunlar sadece beni yorardı. Bundan kaçmam gerektiğini biliyordum fakat birkaç gün önce gördüğüm rüyada… ölü bedenimin bana söylediği o sözler zihnime üşüştü.

‘Bundan kurtulamazsın! Çaresiz ve zavallısın. Gerçekleri görmezsen sonun ölüm olacak!’

Artık bu kadının gerçekten delirdiğinden emindim. Eğer ona inanırsam ben de deli olacaktım. Elimi sertçe çekip kendime aldım. Tenim sızlıyordu, bileğimdeki doğum lekesi ise acıyla beni kendime getirmesini sağladı. Kutay’a baktım ve dönüp gitmek üzere yürüdüm.

“Bekle,” dedi arkamdan. “Sen beklenen kişisin. Bileğindeki işaret… yıllardır anlatılan işaret. Her şeyi düzeltecek olan yalnız sensin.”

Ne kadar gitmek istesem de kalbim buna izin vermiyordu. İçimde bir yanım kalıp dinlemek isterken, diğer yanım kaçmak için çırpınıyordu. Kutay yanıma gelip beni durdurdu. Gözlerimin içine baktı.
“Belki… tüm bunları açıklıyordur,” dedi. “Bir dinleyelim.”

Ona döndüm. “Gerçekten buna inanıyor musun?” Başını yavaşça salladı. “Bilmiyorum. Ama elimiz boş dönmektense bu daha mantıklı.”

Kolumu tutan elini tuttum. “Bu kadınlar benim bir büyücü olduğumu söylüyor. Sen de buna mı inandın?”

“Evet, büyücüsün.” Sözler konuşmamızı böldü.

Sarı saçları iki yandan örülü olan genç kadına baktım. Örgülerine sarılmış kırmızı kumaş onu daha da aykırı gösteriyordu.
“Yıllar önce öldüğün söylenmişti,” dedi. “Ama demek ki İnsan Diyarı’na kaçmışsın.”

Kutay’a döndüm. Doğru duyup duymadığıma emin olmak için sordum. “Kutay… ne diyor bunlar?” Yıllar önce ölmem mi gerekiyordu?

Başını salladı. “Sadece… dinleyelim.” Gözlerimin içine ısrarla bakarken yenildiğimi hissettim. Bakışlarımı hâlâ beni tutmakta olan kadına çevirdim. Ona bakışlarımla beni bırakmasını bağırdım.

Kadın bunu anlayarak kolumu bıraktı. Yeniden bize bakan kalabalığa döndüm. Kıyafetleri, sözleri, bakışları… hepsi yabancıydı. Biz dünyadaydık. Yirmi birinci yüzyıldaydık. Ve anlattıkları her şey… bir masal gibi geliyordu.

“Çabuk ol,” dedim. “Eğer saçmalarsan beni bir daha göremezsin.”

“Tamam,” dedi. “Kısa keseceğim.”

“Dünya’da yalnızca insanlar, hayvanlar ve bitkiler yaşamıyor. İnsan ırkının görmediği başka canlılar da var. Birbirlerinden habersiz yaşamaları gereken varlıklar… ve onları ayıran bir perde bulunuyor. Bu perdeyi her şeyi başlatan kişi yaptı. Eğer yapmasaydı, birkaç gün içinde burada sadece kandan ibaret bir dünya kalırdı. Bu yüzden ırkların birbirini görmesini engelledi. Erlik’in çocuklarının bile.”

Sesi alçaldı, daha ağırlaştı. “Sonra bizi korumaları için Koruyucular bıraktı. İnsan gibi görünürler ama içlerinde bambaşka güçler taşırlar.”

“Onlara Melek dedik,” diye devam etti. “Çünkü hepimizi bir düzen içinde, adaletle yaşattılar. Ama sonra perde yırtılmaya başladı. Kötü ruhlar ortaya çıktı; kimimizi öldürüyor, kimimizi kaçırıyor, kimimizin bedenine giriyorlar. Yıllarca Koruyucular buna karşı koydu ama çok fazlalar. Düzenimiz çöktü. Bir süre sonra Koruyucular artık eskisi gibi değildi. Bildiğim tek şey, her şeyin perdenin hasar görmesiyle başladığı.”

Kadını durdurdum. Bu hikâye bir efsane gibi hissettiriyordu. Büyünün, karanlık işlerin, esrarengiz olayların içinden çıkan bir efsane. İnandırıcı gelmekten çok inanmak istemediğim bir etkisi vardı sanki. Bir an için zihnimde annemin bedenine bürünmüş yeşil yaratık canlandı. Midem boş olmasına rağmen kasıldı. Başımı sallayıp yalnızca “bir tesadüf” demek istedim. Hatta gördüğüm o canlı anların varlığını, sanki birinin beni gerçeklikten koparmam için yaptığı bir yansıma olduğunu düşünmek.

“Beni ilgilendiren yeri anlat,” dedim. “İşaret, büyücü, yıllar önce ölmem gerekirken hâlâ yaşıyor olmam… Neyden bahsediyorsun sen?”

Kadın başını yavaşça salladı. Elini elimin üzerine koyup beni sakinleştirmek ister gibi bastırdı. Normalde sakin kalamayan bendim ama şu an her şeyi bilmek istiyordum.
“Anlatacağım,” dedi. “Sadece biraz sabırlı ol. Koruyucular ayrıldıktan sonra Büyücüler birer birer yakalanmaya başladı. Zaten çok azdılar. Her biri kayboldukça, kötü ruhlara karşı yanımızda neredeyse kimse kalmadı. Sonra bir gün… tüm ruhlar birden durdu. Nedenini bilmiyoruz. Ama bu, son Büyücünün ortadan kaybolduğu zamana denk geliyor.”

Sesi ağırlaştı. Sanki o anların içerisinde varmış gibi ürkek bir hâle büründü. Gözleri nemlendi, yüzüne çarpan alevin ışığıyla bunu daha net görebiliyordum.
“Perdeyi onardığını sandık. Ama öyle değilmiş. Onun yokluğunda üzerimize binlercesi çöktü. Belki daha da fazlası. Çok kan döküldü… ve çok azımız hayatta kaldı. Büyücü kara bir büyüyle lanetlenmişti. Yıllarca bize hükmetti, kaynaklarımızla beslendi. Şimdi ise elimizde bir şey kalmadığı için başka planlar yapıyor olabilir. Belki de sıradaki hedef burasıdır.”

“Peki bu Büyücü nasıl durdurulacak?” diye sordu Kutay, sesi istemsizce yükselmişti.

Ben de cevabı merak ediyordum. Hikâye ne kadar saçma gelse de içimde bir yere dokunuyordu.

Kadın derin bir nefes aldı.
“Sonra bir söylenti yayıldı. Bir kehanet gibi… Büyücünün soyundan birinin onu öldürüp perdeyi onaracağı söylenmeye başlandı. Yıllarca o kişiyi bekledik. Ama Büyücü, kendisine karşı çıkabilecek olanın büyümeden ölmesini istedi. Bu yüzden çocuklarını, torunlarını… herkesi bir bir öldürdü.”

Bakışlarını bana dikti.
“Demek ki içlerinden biri kurtulmuş. Ve o… sensin. Bu işaret, onu tanımamız için bize bırakılan işaret.”

Bileğimi kaldırıp lekeyi gösterdim.
“Bunun doğru işaret olduğunu nereden biliyorsun?”

Gözlerimin içine bakarak sakince konuştu.
“Çünkü bu işareti… Büyücünün kendisi yaptı.”

Gözlerimi devirdim. Tam bu saçmalıktan sıyrılmaya hazırlanıyordum ki cümlesini tamamladı: “Bu lekenin aynısı onda da var. Kendisini öldürecek olanı tanıyabilsin diye.”

Tamam. Bu kadarı yeterdi. Durduğum yerde istemsizce kıpırdandım. Bir an önce buradan çıkmak ve bu deli saçmalığını arkamda bırakmak istiyordum. Gitmeye kararlıydım.

“Eğer Büyücü bütün çocuklarını öldürdüyse,” dedim, “başını yastığa daha rahat koyması gerekmez miydi? Bir iz… hiçbir şeyi değiştirmez.”

Kutay’a dönüp sakin bir sesle gideceğimi söyledim. Yaslandığı duvardan kendisini kaldırdı. Tünelin ağzına gelmeden önce durup kadınlara baktım.
“Hikâyeniz güzeldi,” dedim. “Umarım hayal dünyanızdaki ‘seçilmiş kişi’ Büyücüyü öldürür ve perdenizi onarır.”

Arkamı döndüm. Karanlığa karışarak yürümeye başladım. Arkadan bağırdılar, durdurmak için bir şeyler söylediler ama hiçbirini dinlemedim. Fenerin ışığı yolumu açarken zihnim istemeden hikâyeye takılı kalmıştı. Bunların gerçek olamayacağını bilmek içimi rahatlatmaya yetmiyordu.

Duygularımı bastırıp mantığıma tutundum. Belki bir tiyatro oyunuydu. Belki bir hazırlıktı.

“Anlattıkları onca şey… sence doğru mu?” diye sordu. Cevap vermedim. Cevap vermek için düşüncelerim fazlasıyla karışmıştı.

Yol daraldıkça emeklemeye başladım. Kutay konuşmak istiyordu ama şu an bunu yapabilecek hâlde değildim. Gerçekten inanıyor muydu? Gördüklerimiz belki de bir çeşit sanrıydı. Bilmiyorum. Bildiğim tek şey, bunların saçmalıktan ibaret olduğuydu.

“Konuş benimle,” dedi. “Gördüğümüz her şeyi belki de sadece bu açıklıyordur.”

Tünelden çıktığımda temiz havayla derin bir nefes aldım. Uyuşmuş bacaklarımı açmaya çalıştım. Ayağa kalkıp toprağı üzerimden silkeledim. Cebimdeki tokayı çıkarıp saçlarımı topladım. Israrla bana bakan Kutay’a döndüm.
“Belki de şizofrenler,” dedim. “Bilemezsin. Anlattıkları saçmalıktan ibaret. Diyelim ki doğru… O zaman ben büyücüyüm. Ama bu, beni büyücülerin sonuncusu yapmaz. O dediğin adamda ya da her neyse, onda da var. Benim bildiğim tek bir şey var: Sihir diye bir şey yok.”

Geldiğimiz yolu hatırlamaya çalışarak geri dönmeye hazırlandım. Güneş son ışıklarını yeryüzüne ulaştırıyordu. Baykuş sesleri ormanda yankılanıyordu. Burası ise son derece daha tehlikeli ve ürkütücü gözüküyordu. Ana yoldan ne kadar uzaklaşmıştık? Kısa bir süre sonra hava kararacaktı. Aybars, yine tek başıma bir yere gittiğim için peşime düşecekti. Bu düşünceler bile beni rahat bırakmıyordu. Hele az önce mağarada anlatılanlar…

Bunları düşünmemem gerekiyor.
Hepsi bir hikâye. Bir tiyatro metni. Yüzüklerin Efendisi gibi… Arayıcının Efsanesi gibi…
Ne yani, Gandalf ya da Zedd ben miyim şimdi? Büyücü olmak için fazla küçüğüm. Ve… bir kızım.

Ormana ne kadar bakarsam bakayım dönüş yolunu bulamıyordum. Sinirle Kutay’a döndüm. “Seninle buraya gelmem hataydı. İşte bak… kaybolduk. Şimdi ne yapacağız?” Çenem öfkeyle seyirdi. Düşmemeye özen göstererek ilerlerken etrafımı kontrol ediyor, görünürde bir şey var mı diye dikkat ediyordum.

Kutay gözlerini kısıp etrafı süzdü. Elini kaldırıp bir yönü işaret etti. “Şuradan. Ormanın içinde kaybolmam. Burayı avucumun içi gibi bilirim.”

“Bir ormanı…” dedim. “Umarım haklısındır.”

Önümden giderken bastığım yerlere dikkat ederek arkasından ilerliyordum. Ona son kez güvenmekten başka çarem yoktu.

Anlattıkları hikâye zihnimde dönüp duruyor, bir türlü susturulamıyordu. Erlik’ten söz etmişlerdi. Eğer öyleyse, bildiğimiz Yaratılış Destanı ya da efsaneler yalnızca masal değildi. Ya da halkımız, yazısız bir kaynağı yüzyıllar boyunca başka bir dile, başka bir biçime dönüştürerek bugüne taşımıştı. Ama Erlik hâlâ oradaydı. Kötü Ruh ve bizim “melek” dediğimiz Koruyucular.

Bir yanıma tuhaf biçimde mantıklı geliyordu. Diğer yanımsa bunu yalnızca bir masal olarak görmek istiyordu.

Ormanda dikkatle yürüdük. Bitmeyen bayırlardan inerken yuvarlanmamak için kendimi zor tuttum. Dün bu saatlerde, aptal gibi ormanda dolaşıyordum. O yaratık… beni peşinden sürüklemişti. Anneme o kadar benziyordu ki…

Sonra o kurt. Ve beni iyileştiren o varlıklar. Bir insanın böyle bir şeyi yapamayacağını biliyordum. Her şey o kadar tuhaf, o kadar farklıydı ki… Eğer âlemlerimiz ayrıysa, bizi nereden tanıyorlardı? Koruyucular yalnızca burada değil, onların dünyasında da olmalıydı. Kendimi o hikâyeye inandırmaya başlamış mıydım gerçekten?

Bir anda durup ona döndüm. Elimi uzatıp yeniden tişörtünden tuttum. Bana baktı.
“Evet?”

Kirpiklerimi kırpıştırdım. Hızlıca konuştum.
“Sence… doğru olma ihtimali var mı?”

Kafam karmakarışıktı. Delirecek gibi hissediyordum. Elimden tuttu, devrilmiş bir ağacın gövdesine götürdü. Üzerindeki sarmaşıkları temizleyip beni oturttu. Yanıma geçti. Bu küçük hareketle bile biraz dinlenebildiğimi hissettim.

“Annen gibi görünen o şeyi gördün,” dedi. “O kurdu da. Ben de gördüm. Düşünsene… bugüne kadar göremiyorduk, çünkü dedikleri o perde sağlamdı.”

Sözleri zihnimde yavaş yavaş yerine oturuyordu.
“O zaman neden şimdi görmeye başladık? Ve en önemlisi… onlarla ilgili neden hiçbir bilgi yok?”

“Çünkü,” dedi, “belki de o perde yeni yeni yırtılmaya başlamıştır.”

Kaşlarımı çattım. Eğer anlattıkları doğruysa, dünya üzerinde iki değil… üç diyar vardı artık. İç çekip başımı geriye attım. Dalların arasından geçen kuşları izledim. Ellerimi yeniden tuttu. Ve ben, tuhaf bir şekilde buna izin verdim.

“Şimdilik ormandan çıkalım,” dedi. “Bugün dinlen. Yarın her şeyi düşünürüz.”

Başımı salladım. Yeniden yürümeye başladığımızda önceye göre daha sakindim. En azından artık sinirli değildim. Aramızdaki sessizlik bir süre daha sürdü. Ormanın içi iyice serinlemişti.

“Doğru yolda olduğumuza emin misin?” diye sordum.
“Bu ormanlarda yürüyorsan, bayır aşağı inmen yeterli. Sonra ana yola çıkarsın.”
“Peki… hangi bölgesinde?”
Gülümseyip yürümeye devam etti. Susmak düşüncelerimi çoğaltıyordu. Konuşmak istiyordum ama… Kutay’la değil. Bu yüzden telefonumu çıkarıp Aybars’ın numarasını tuşladım. Eğer Kutay’la konuşursam, konu yine oraya gelecekti. Şu an buna tahammülüm yoktu.

Kapanmış telefonumu cebimden çıkarıp tekrar açılması için son bir şans diledim. Eminim Aybars bana ulaşmak için çok çabalamış, hatta ulaşamadığı her an öfkesi giderek artmıştı. Eve geri döndüğüm zaman eminim büyük bir azar yiyecektim. Ve yine kavga edip sustuğum hiçbir şeyi ona anlatamayacağım için aramız daha fazla bozulacaktı.

“Buraya gelmek bir hataydı!” Sesimi yükseltirken bana cevap vermesini beklemiyordum. “Ne bekliyorduk? Yine başka bir yaratık görmeyi mi?”

Kendi kendime güldüm. Şu an paranormal olayların peşinden giden iki aptaldık. Ve orada gördüğümüz bir grup insan bizi kandırmak için çok doğru bir zamanda oradaydı. Her şey olması gerektiği gibi mükemmel bir şekilde düzenlenmişti. Kutay ile geldiğimiz bu saat, girdiğimiz bu orman, bizi o tünele sürükleyen kuş ve o insanlar… Her şey tesadüf olmayacak kadar mükemmeldi. Sanki gerçekten kafayı yemem için bilerek kurgulanmış bir oyun gibi.

“Bak… bu işte yalnız değilsin. Oraya ben de çağrıldım. Kuşun peşinden giden ilk kişi bendim. Ve ben şizofren değilim. Her ne oluyorsa bunun içinde ben de varım. Bence bazı şeylere inanmamız gerekecek.”

“İnanmaktan mı bahsediyorsun?” dedim alayla. “Ona bakılırsa ben Büyücüyüm. Belki elimi şöyle yapınca ateş falan çıkar, bilemezsin.”

Durdu. Bana döndü. Yüzündeki ifadeyi çözemedim. Yaklaştı, lekemin olduğu bileğimi tuttu. Başparmağını oraya bastırdı.
“Belki de… denemelisin.”

Güldüm. Ama parmağının altındaki tenim sızladı. Bileğimi bırakırken bakışlarını çekmedi. Uzun kirpiklerinin altından bana bakıyordu. Utandığımı hissettim. Ve… gerçekten buna inanıyor muydu?

Elimi şaka yollu kaldırıp bir ağaca çevirdim.
“Belki de suya ihtiyacımız vardı. Orman yangını çıkarmak istemem.”

Elimi ileri ittim. Hiçbir şey olmadı.

Ellerime bakıp dramatik bir sesle konuştum:
“Aman Tanrım! Artık büyücü değilim. Tüm güçlerim gitmiş!”

Sonra elimle alnımı tutup ağlıyormuş gibi yaptım. Dudaklarına alaycı bir gülümseme yerleşti. Başını eğip yürümeye başladı.
“Senin gibi birinin büyücü olduğunu düşünemiyorum.”

“Neden? Güçsüz mü duruyorum?” dedim. “İnan bana, hayatında gördüğün pek çok kızdan daha güçlüyümdür. Okula başlamadan önce dövüş dersleri aldım. Üç yıl önce bitti.”

Yokuşlar azalmaya başladıkça yola yaklaştığımızı anladım. Uzaktan gelen araba sesi bunu doğruladı. Birkaç dakika sonra asfaltı gördüm. Ormandan çıkmış olmak… iyi hissettirmişti.

“Güçlü olduğunu biliyorum,” dedi. “O kızla iyi dövüştün.”
“Bana karşı bile gelmedi. Şimdi tek istediğim eve gitmek. Hoşça kal…”

Yola adım atmıştım ki beni durdurdu.
“Bence bu seni daha çabuk eve ulaştırır.”

Motoruna baktım. Uzaklaşmak istiyordum ama yürümekten daha iyiydi. Kaskı aldım. Arkasına binmeden önce içimi kemiren düşünceyi ona ilettim. Ellerimi motora dayarken ona kirpiklerimin altından baktım.
“Tüm bunlar… tesadüf olmayacak kadar mükemmel bir sırayla bize gelmedi mi?”

Kaşlarını çattı. Parmağı ufak ritimlerle kaskın üzerine inip kalkıyordu.
“Yani ormana girmemiz, o kuşu görmemiz, tünelde bizden yardım isteyen kişiler… Bunlar tesadüf olamayacak kadar birbirini takip eden bir olay silsilesi.”

“Bunda haklısın. Sanki tam o anda orada olmamız gerekiyor gibi… Bilmiyorum, bir yanım bunun yalan olmadığını söylüyor.”

Motordan uzaklaşıp dikleştim. Üzerine binmeye hazırlanırken konuşmaya devam etti. “Belki de kader bizi oraya yönlendirdi.” Bu sözleri zihnimi daha karışık hâle getirmişti. Arkasına yerleşip kaskı başıma geçirdim.
“Kaderimi kendim yazmayı tercih ederim.”

Ona seslenirken motoru çalıştırdı ve yola çıktı. Bu cümleyi sarf etmiş olsam bile karanlıkta beni rahatsız eden bir şey vardı. Sanki ona ulaşıp aydınlığa çıkardığım an beni bilinmez bir gerçekliğe sürükleyecekti.

Başımı sırtına yaslarken gözlerimi sıkıca kapattım. Şu an sadece eve gitmek istiyordum. Tüm bu çalkantılı günü arkamda bırakmak istiyordum.

Motor çok geçmeden yavaşlayıp durdu. Başımı kaldırıp baktığımda evim gözüküyordu. Zihnimde şu sorunun belirmesine engel olamadım: Adresimi nereden biliyordu?

Şaşkınlık ve şüpheyle indim, kaskı uzattım.
“Evimi nereden biliyorsun?”
“Şey… Aybars’la komşuysan…”

Bu açıklama beni ikna etti. Elimi kaldırıp veda edecektim ki Aybars’ın sesini duydum:
“Umay?”

Döndüğümde gözlerindeki öfkeyi gördüm.
“Anlatman gereken uzun bir hikâye var gibi.”

Kutay motora binmeden önce bana son bir kez baktı. Motoru çalıştırırken Aybars onu durdurdu.
“Sen hemen eve giriyorsun,” dedi bana. Sonra Kutay’a döndü. “Sen ise… bekle. Konuşmamız gerek.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.