Aetheron gezegeni, galaksinin en görkemli yerlerinden biriydi. Havada süzülen kristal adalar, düşünce gücüyle şekillenen mimari ve saf foton enerjisiyle beslenen, hafifçe parlayan zarif varlıkların yurdu... Ancak Aetheron'un Yüce Bilgelik Konseyi üyesi Lord Vael, şu an İstanbul Levent'teki "Galaktik Gümrük Müşavirliği"nde fotokopi makinesinin kağıt sıkıştırmasıyla mücadele ediyordu.
"Vael kardeşim, o öyle zorlayınca çıkmaz. Arkasındaki mandala basacaksın," dedi Tarık, elindeki çay bardağıyla Vael'in yanına yaklaşarak.
Vael, gümüş rengi, hafif ışık saçan parmaklarını makineden çekti. Aetheron'da maddeler telekinezi ile yer değiştirirdi ama burada, 2162 yılının Dünya'sında, bir stajyer olarak fiziksel tuşlara basmak zorundaydı. Zihniyle makineye "açıl" sinyali göndermiş ama sadece "Kağıt Bitti" uyarısı almıştı.
"Teşekkür ederim Tarık," dedi Vael, sesi zihninden doğrudan Tarık'ın kafasının içine yankılanarak.
"Oğlum, kaç kere diyeceğim, şu telepati işini ofiste yapma, insanın tüyleri diken diken oluyor. Ses tellerini kullan, pratik olur," diye güldü Tarık. "Hadi bırak o kağıtları, öğle arası geldi. Seni bugün bizim Niyazi Usta'nın yerine götüreceğim."
Vael, fiziksel olarak yutkundu; Dünya'da bedenini bu tür biyolojik tepkilere alıştırmaya çalışıyordu. "Tarık, benim türüm fiziksel gıda tüketmez. Biz Aetheron'da çift güneşimizin fotonlarını ve gezegenin manyetik aurasını absorbe ederiz. Dün bana ikram ettiğin 'poğaça' adlı karbonhidrat diski, enerji çekirdeğimde üç saatlik bir dalgalanmaya yol açtı."
"Bir şey olmaz, bünye alışır," dedi Tarık, Vael'in sırtına hafifçe vurarak. "Niyazi Usta'nın kuru fasulyesi foton moton dinlemez, adamı Aetheron'dan alıp Nirvana'ya uçurur. Hem ekip kaynaşması bu, gel hadi."
Beş dakika sonra, süzülerek yürüyen ışıl ışıl bir Aetheronlu ve yakası açık beyaz gömlekli bir Türk muhasebeci, Sanayi Mahallesi'ndeki "Niyazi'nin Yeri"nden içeri giriyordu. İçerisi kalabalıktı; farklı gezegenlerden gelmiş kuryeler, dünyalı işçiler ve holografik ekranlarda borsa takip eden esnaflar vardı. Yemek tezgahının arkasından yükselen buhar, Vael'in aura kalkanını hafifçe buğulandırdı.
Niyazi Usta, kepçesini tencereye vurarak gülümsedi. "Vay Tarık Bey! Hoş geldin. Yanındaki ışıklı abimiz kim? Yeni mi başladı?"
"Yeni stajyerimiz Niyazi Ustam. Aetheron'dan geldi. Ona şöyle okkalı bir az pilav üstü kuru çek, ama suyundan da koy. Midesi bayram etsin."
Vael, masaya oturduklarında etrafı inceliyordu. Aetheron'daki Yüce Sessizlik Tapınağı'nın aksine burası çatal bıçak sesleri, kahkahalar ve televizyondaki maç özetlerinin gürültüsüyle doluydu. Kargaşa gibi görünüyordu ama Vael'in sensörleri, buradaki "kolektif yaşam enerjisinin" çok yoğun ve sıcak olduğunu hissetti.
Önüne gelen tabağa baktı. Kırmızımsı bir sosun içinde yüzen beyaz taneler ve yanında duran bütün bir çiğ soğan...
"Tarık, bu biyolojik materyalleri nasıl işlemeliyim? Çiğ soğanı doğrudan enerji çekirdeğime mi entegre edeyim?" diye sordu Vael, soğana tedirgin bir şekilde bakarak.
"Yok, soğana yumruğu vurup kıracaksın," dedi Tarık ve soğanı tek hamlede ezdi. "Sonra ekmeği şu fasulyenin suyuna banacaksın. Bak şöyle..."
Vael, gümüş rengi parmaklarıyla bir parça ekmek kopardı ve sosun içine batırdı. Aetheron'un asil bir vatandaşı, milyarlarca yıllık evrimin zirvesi olan bu varlık, ekmeği yavaşça ağzına götürdü.
Limon, acı biber, domates salçası ve tereyağının oluşturduğu o yoğun tat patlaması, Vael'in tat alma reseptörlerine çarptığı an, Vael'in vücudundan yayılan ışık aniden iki katına çıktı. Öyle ki lokantadaki birkaç kişi "Ampul mü patladı?" diyerek kafasını kaldırdı.
"Tarık..." dedi Vael, sesi titreyerek. İlk defa telepatiyi unutmuş, kendi sesini kullanmıştı. "Bu... Bu inanılmaz bir enerji kaynağı. Çift güneşimizin patlaması gibi bir sıcaklık... Bu kırmızı sıvı, Aetheron'un yaşam nehirlerinden daha yoğun."
"Dedim sana," diyerek güldü Tarık, ağzına bir lokma soğan atarken. "Bizim Niyazi Usta'nın salçası, galaksiler arası barışı sağlar."
Yemek bittiğinde Vael, hayatında hissetmediği bir "ağırlık" ve "huzur" (dünyalıların 'yemek rehaveti' dediği şey) hissediyordu. Masadaki peçeteyle ağzını silerken cebinden, Aetheron para birimi olan ve saf platinden oluşan bir enerji kristali çıkardı. "Hesabı ben ödemek istiyorum. Bu deneyim paha biçilemezdi."
Tarık birden ciddileşti ve Vael'in elini havada tuttu. "Hop, orda dur bakalım. Sen stajyersin, abiler varken sana hesap ödemek düşmez."
"Ancak Aetheron takas yasalarına göre..."
"Aetheron yasaları Sanayi Mahallesi'nde geçmez koçum," dedi Tarık, kasaya doğru yürürken. "İlk yemeği ben ısmarlarım, sen maaşı alınca çayları ödersin. Dünyanın kuralı budur."
Vael, ışıl ışıl parlayan yüzüyle Tarık'ın arkasından bakakaldı. Aetheron'un kütüphanelerinde evrenin tüm sırları yazılı olabilirdi ama bir Türk esnaf lokantasındaki hesap ödeme mücadelesinin, masaya gelen çayın ve dostluğun formülü o kitapların hiçbirinde yoktu. Vael, gülümseyerek "Çayımı açık alabilir miyim usta?" diye seslendi. Dünya, beklediğinden çok daha sıcak bir yerdi.