Birkaç gün boyunca sarayda sadece Alistair’ın gölgesinden kaçınmakla kalmadım, aynı zamanda Tristan’ın adımlarını da izledim. Çapkın bir adamı elde etmenin en kestirme yolu, ona istediği şeyi hemen vermemek, ancak her an alabilecekmiş gibi hissettirmekti. Kendimi gizemli bir kale gibi sunmalıydım; fethi zor ama ödülü büyük bir kale.
Fırsat, sarayın devasa kış bahçesinde karşıma çıktı. Cam tavanından süzülen soluk gün ışığı, egzotik bitkilerin ve rengarenk güllerin üzerine dökülüyordu. Kemanımı çalmak için burayı seçmiştim çünkü kokuların ve renklerin insan ruhunu gevşettiğini biliyordum. Kemanımdan yükselen hafif, rüya gibi bir melodi kış bahçesinin nemli havasına karışırken, beklediğim ayak sesleri duyuldu.
Tristan, her zamanki umursamaz ve yakışıklı gülümsemesiyle bitkilerin arasından sıyrıldı. Gözleri doğrudan üzerimdeydi.
"Yine o büyüleyici müzik," dedi, adımlarını yavaşlatarak yanıma kadar geldi. "Seni ne zaman arasam kendimi bir rüyanın içinde buluyorum, Melisande."
Arşeyle tellerin temasını kestim ama kemanı omzumdan indirmedim. Bakışlarımı ona çevirip hafifçe, masum bir merakla gülümsedim. "Belki de sadece uyanmak istemiyorsunuzdur, Prens Tristan."
Tristan bu cevaba karşı hafifçe güldü ve çardağın mermer korkuluğuna yaslandı. Gözlerindeki çapkın parıltı, yerini daha derin bir ilgiye bırakmıştı. "Belki de haklısın. Saraydaki herkes o kadar yapay ki... Herkes benden bir şey istiyor, bir maske takıyor. Ama sen... Sen çok farklısın. Gözlerinde, çözemediğim ama beni içine çeken bir şey var."
Tam o an, ağlarımı örme zamanıydı. Kemanımı yavaşça yanıma bıraktım. Ona doğru küçük, sessiz bir adım attım. Aramızdaki mesafeyi öyle bir ayarladım ki, nefesimi hissedecek kadar yakın ama ona dokunmayacak kadar uzaktım. Başımı hafifçe yana eğdim, gözlerimi gözlerine diktim.
"İnsanlar sadece görmek istediklerini görürler, asil prensim," dedim, sesimi neredeyse bir fısıltıya dönüştürerek. "Belki de siz sadece sarayın o boğucu kurallarından sıkıldınız ve benim müziğim size sadece küçük bir kaçış yolu sunuyor. Tıpkı benim de buraya sığınmam gibi..."
"Bir kaçıştan çok daha fazlası," diye fısıldadı Tristan. Elini yavaşça uzattı, parmak uçları elbisemin omzundaki gümüş işlemelere hafifçe dokundu. Tamamen büyülenmişti. Gözlerindeki o pervasız çapkınlık gitmiş, yerini beni koruma arzusuyla dolu çocuksu bir hayranlık almıştı. Onu tamamen kendi tarafıma çekiyordum; zihnini benim fısıltılarımla boyuyordum.
"Tristan!"
Kış bahçesinin girişinden yükselen öfkeli ve tiz ses, aramızdaki o büyüleyici büyüyü bir cam gibi tuzla buz etti.
Gelen Genevieve’di. Yüzü kıskançlıktan bembeyaz kesilmişti, ellerini iki yanında sıkmış, adeta soluyarak bize doğru yürüyordu. "Burada ne yaptığınızı sanıyorsunuz siz?! Bir köleyle bu kadar yakınlaşmak da ne demek, Tristan?"
Tristan hızla elini çekti, yüzünde derin bir bıkkınlık belirdi. "Genevieve, sadece müzik dinliyordum. Ne bu öfke?"
"Müzik mi?" Genevieve bana doğru döndü, gözlerinden adeta ateş fışkırıyordu. "Bu kadının gözlerindeki o sinsi pırıltıyı görmüyor musun? Seni parmağında oynatıyor! Tristan, sen benim nişanlımsın ve bu krallığın geleceğisin. Bu basit sokak çalgıcısının sana bu kadar yaklaşmasına izin vermeyeceğim!"
Genevieve tam üzerime yürüyüp kemanımı yere fırlatmak için hamle yaptı. Kendimi geriye çekmedim; aksine, daha mağdur ve çaresiz görünmek için omuzlarımı hafifçe düşürdüm. Tristan bu hareketi görür görmez anında aramıza girdi ve Genevieve’in kolunu sertçe yakaladı.
"Yeter artık, Genevieve!" diye kükredi Tristan. Sesi kış bahçesinin camlarında yankılandı. "Kendini küçük düşürüyorsun. Melisande bu sarayın misafiridir ve ona karşı tek bir saygısızlık daha yaparsan, bu nişanın geleceğini bizzat ben babamla konuşurum!"
Genevieve duyduğu sözlerle şoke oldu. Gözleri doldu ama bu üzüntüden değil, tamamen hırstan ve yenilginin getirdiği öfkeden kaynaklanıyordu. Bana nefret dolu bir bakış fırlattı. "Bunun bedelini ödeyeceksin, Melisande. Hepiniz ödeyeceksiniz," diyerek hızla kış bahçesini terk etti.
Tristan derin bir nefes alıp bana döndü. "Onun adına özür dilerim, Melisande. Seni incitmesine asla izin vermem."
"Sorun değil, Prens Tristan," dedim, sesimdeki o sahte burukluğu koruyarak. "Ama belki de gitmeliyim..."
"Hayır, kalacaksın," dedi Tristan kararlılıkla. Artık onu tamamen kazanmıştım. Benim için nişanlısını, yani krallığın en büyük ittifakını bile feda etmeye hazırdı.
Ancak kış bahçesinin çıkışına doğru gözüm kaydığında, tüm zafer duygum buz tuttu.
Çıkış kapısının gölgesinde Alistair duruyordu. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, yüzünde en ufak bir duygu belirtisi olmadan bizi izliyordu. Bakışları o kadar soğuk ve o kadar keskindi ki, sanki Tristan’la aramızda geçen her bir kelimeyi, attığım her planlı adımı saniye saniye analiz etmişti.
Yavaşça gölgeden çıktı ve bize doğru yürüdü. Tristan’a ya da bana bakmadı; doğrudan yerdeki keman kutuma dikti gözlerini.
"Kardeşimin ne kadar kolay kandırılabildiğini görmek her zaman beni şaşırtıyor, Melisande," dedi Alistair, sesi kış bahçesindeki tüm sıcaklığı yok edecek kadar soğuktu. "Tristan bir rüyanın peşinden koşabilir. Ama ben uyanığım. Ve bu sarayda oynanan hiçbir oyunun cezasız kalmasına izin vermem."
Bana bir adım daha yaklaştı, o buz mavisi gözleri adeta ruhumu sorguluyordu. "Kıskanç bir kadın ve aşık bir aptal... Harika bir satranç tahtası kurmuşsun. Ama şahı devirmeden önce, kaleyi geçmek zorunda olduğunu unutma."
Alistair bu soğuk uyarının ardından Tristan'a dönüp, "Babamız seni konsey odasında bekliyor, Tristan. Devlet işleri senin bu... küçük eğlencelerinden daha önemli," dedi ve arkasını dönüp gitti.
Tristan bana mahcup bir bakış atıp ağabeyinin peşinden giderken, kış bahçesinde tek başıma kaldım. Alistair benim bir tehdit olduğumu artık çok iyi biliyordu ve bana karşı son derece soğuk, tetikteydi. Tristan’ı parmağımda oynatırken, Alistair’ın bu keskin zekasını nasıl körelteceğimi bulmalıydım. Çünkü bu taht oyununda hata yapma lüksüm yoktu.










