İçeriğe geç

Yeminlerin ötesinde

Bölüm 8 · 6 dk okuma

Yeminlerin ötesinde

Bölüm 8

Buz ve Ateş

Kış bahçesindeki o gergin günün ardından sarayda adeta soğuk bir savaş başlamıştı. Genevieve, Tristan’ın tehdidine rağmen nişanı bozmaya asla niyetli değildi. Gururu ve ailesinin krallık üzerindeki siyasi gücü, onun Tristan’ı bırakıp gitmesine engel oluyordu. Saray koridorlarında karşılaştığımızda bana nefret dolu, tehditkar bakışlar fırlatıyor ama Tristan’ın elini herkesin gözü önünde daha bir sıkı kavrayarak gücün hala kendisinde olduğunu kanıtlamaya çalışıyordu. Tristan ise onun bu baskıcı ve kıskanç tavırlarından iyice boğulmuş, gözleriyle sürekli beni arar hale gelmişti.

Ancak asıl tehlike Tristan ya da Genevieve değildi. Asıl tehlike, gölgelerin içinden beni izleyen o keskin zekaydı: Alistair.

O gece, sarayın en üst katında bulunan, binlerce yıllık tozlu kitapların ve unutulmuş haritaların saklandığı loş kütüphaneye gittim. Amacım, sarayın mimarisini ve kaçış yollarını gösteren eski haritaları incelemekti. Kütüphanenin devasa pencerelerinden süzülen ay ışığı, rafların arasında uzun ve tekinsiz gölgeler yaratıyordu. Masanın üzerine serdiğim eski bir parşömeni incelerken, arkamdan gelen hafif bir ayak sesiyle irkildim.

Hızla parşömeni kapatıp arkama döndüğümde Alistair’ın gölgelerin içinden yavaşça sıyrıldığını gördüm. Üzerinde resmi askeri üniforması yoktu; sadece siyah bir gömlek giymişti ve bu haliyle her zamankinden daha tehditkar, daha gizemli duruyordu.

"Gecenin bu saatinde kütüphanede ne arıyorsun, Melisande?" diye sordu Alistair. Sesi, kütüphanenin sessizliğinde yankılanan buz gibi bir fısıltıydı. "Yoksa müzik sadece gündüzleri ilgini çeken bir hobi mi?"

Sakinliğimi koruyarak masanın üzerindeki haritayı hafifçe arkama gizledim. "Sadece... uykum kaçtı, Prens Alistair. Tarihin kokusu beni her zaman rahatlatır."

Alistair yavaş adımlarla bana doğru yürüdü. Aramızdaki mesafe kapandıkça kütüphanedeki havanın daha da soğuduğunu hissettim. Masanın kenarına geldiğinde durdu ve doğrudan gözlerimin içine baktı. O buz mavisi gözlerde bu kez sadece şüphe değil, çözülmeyi bekleyen bir düğüme duyulan tuhaf, yoğun bir ilgi vardı.

"Tristan’ı parmağında oynatıyorsun," dedi Alistair, ses tonunu hiç bozmadan. "Onun o saf, kurallardan kaçmak isteyen ruhunu çok iyi analiz etmişsin. Genevieve'in kıskançlığını bir silah olarak kullanıp onları birbirine düşürüyorsun. Oldukça zekice bir satranç oyunu."

"Ben sadece bir müzisyenim, prensim," dedim, ona meydan okuyan bir bakışla başımı hafifçe kaldırarak. "Sarayınızdaki bu karmaşık ilişkilerle bir ilgim yok."

Alistair hafifçe gülümsedi. Bu kez gülümsemesi alaycı değil, neredeyse takdir doluydu. Masanın üzerine iki elini dayayarak bana doğru eğildi. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, gözbebeklerindeki en ufak bir kıpırtıyı bile görebiliyordum. Nefesi tenimi teğet geçiyordu.

"Bana yalan söyleme," diye fısıldadı Alistair. Gözleri bir an için dudaklarıma kaydı, ardından tekrar gözlerime kilitlendi. "Tristan o melodilerin arkasındaki tehlikeyi göremeyecek kadar kör. Ama ben görüyorum. Sen bu saraya sadece müzik yapmak için gelmedin. İçinde sakladığın o ateş... Tristan gibi bir rüzgarla sönmeyecek kadar büyük. O ateş, bu sarayı yakmak istiyor, değil mi?"

Sözleri karşısında kalbimin ritmi hızlandı. İlk defa birisi ruhumun en derinindeki o intikam canavarını bu kadar net görebilmişti. Alistair'ın bu keskinliği beni korkutması gerekirken, garip bir şekilde içimde tehlikeli bir çekim uyandırdı. O buz gibi soğuk adamın altında, benim içimdeki ateşi anlayabilecek tek kişi oymuş gibi hissettim.

"Eğer öyleyse," dedim, sesimi onun fısıltısına uydurarak bir adım daha yaklaştım. "Beni neden hemen zindana attırmıyorsunuz, Veliaht Prens? Elinizde bu kadar şüphe varken neden hala benimle burada, gölgelerin arasında konuşuyorsunuz?"

Alistair durakladı. Mavi gözlerinde bir anlık bir kararsızlık, fırtınadan önceki o sessizlik belirdi. Elini yavaşça kaldırdı. Parmak uçları, saçlarımın yüzüme düşen tek bir tutamına dokundu. Dokunuşu şaşırtıcı derecede nazik ama bir o kadar da sahipleniciydi. Parmakları yavaşça yanağıma doğru kayarken, tenimin onun parmaklarındaki soğuklukla ürperdiğini hissettim.

"Çünkü," dedi Alistair, sesi her zamankinden daha derin ve kısıktı. "Gizemli şeyleri severim, Melisande. Özellikle de arkasında bu kadar güzel ve tehlikeli bir ruh barındıran gizemleri. Seni yok etmek kolay olurdu. Ama seni çözmek... çok daha ilgi çekici."

Elini yavaşça yanağımdan çekti ama bakışlarını benden ayırmadı. Aramızdaki bu anlık, kelimelerle ifade edilemeyen o yoğun çekim ikimizi de esir almıştı. Alistair benim için aşılması gereken en zor kaleydi ama aynı zamanda beni en iyi anlayan düşmanımdı.

"Kendine dikkat et, küçük müzisyen," dedi Alistair, geri çekilirken sesi tekrar o eski soğukluğuna bürünmüştü ama gözlerindeki o kor hala parlıyordu. "Çünkü eğer bu saray yanacaksa, o ateşin içinde ilk kimin kavrulacağını ben belirleyeceğim."

Arkasını dönüp kütüphanenin gölgelerinde kaybolurken, parmaklarının yanağımda bıraktığı o soğuk ve ürpertici hissi hala hissedebiliyordum. Tristan’ı parmağımda oynatırken, Alistair ile aramızda başlayan bu tehlikeli oyun, her ikimizin de sonunu getirebilecek kadar büyülü ve ölümcüldü.

Gidişinin ardından kütüphanenin sessizliği üzerime bir karabasan gibi çöktü. Kalbimin deli gibi attığını ancak o zaman fark ettim. Yanağıma dokunduğu yer hala hafifçe sızlıyor, içimde garip bir sıcaklık bırakıyordu. Masanın üzerindeki haritayı hızla katlayıp elbisemin gizli cebine soktum. Alistair sadece şüphelenmiyordu, beni en zayıf anımda yakalamak için sabırsızlanıyordu. Ama en büyük hatası, beni bir düşmandan ziyade çözülmesi gereken bir bilmece olarak görmesiydi. Bu merak onun en büyük zayıflığı olacaktı.

Ertesi sabah saray, krallığın en prestijli etkinliklerinden biri olan Geleneksel Kraliyet Okçuluk Turnuvası için hareketlenmişti. Sarayın arka bahçesindeki geniş çimenlik alana devasa kırmızı-beyaz çadırlar kurulmuş, krallığın en nüfuzlu asilleri yerlerini almıştı. Ben ise bahçenin kenarındaki söğüt ağaçlarının gölgesinde, hafif ve rüzgarlı bir melodi çalarak arka planı dolduruyordum.

Tristan, altın işlemeli beyaz okçuluk zırhının içinde son derece göz alıcı görünüyordu. Elindeki gümüş yayı gururla taşırken, gözleri sürekli asillerin arasından beni seçmeye çalışıyordu. Yanında ise yine adeta gölgem gibi duran Genevieve vardı. Genevieve, Tristan'ın elini bir an olsun bırakmıyor, parmağındaki devasa nişan yüzüğünü herkese inat göze sokacak şekilde sergiliyordu. Dün yaşananlardan sonra nişanı bozmak bir yana, Tristan'a daha da sıkı sarılmıştı.

"Harika bir atış, sevgili nişanlım," dedi Genevieve, Tristan hedefi tam ortasından vurduğunda yapmacık bir hayranlıkla şakıyarak. Ardından bakışlarını bahçenin kenarında, keman çalan bana doğru çevirdi. Gözlerindeki zafer kazanmış o küçümseyici bakışı görmemek imkansızdı. O, bu sarayın asıl sahibi olduğunu ve Tristan'ın geleceğinin sadece kendisine ait olduğunu kanıtlamaya çalışıyordu.

Tristan ise Genevieve’in bu abartılı ilgisinden sıkılmış bir şekilde yayını muhafıza teslim etti ve doğrudan bana doğru yürümeye başladı. Genevieve de yüzündeki gülümseme donmuş bir şekilde hemen arkasından geliyordu.

"Müziğin rüzgarın yönünü bile değiştiriyor, Melisande," dedi Tristan, yanıma ulaştığında sesindeki o hayranlığı gizlemeden. "Sen çalarken hedefi kaçırmak imkansız."

"Teşekkürler, Prens Tristan," dedim nazikçe eğilerek. Gözlerim hemen arkasındaki Genevieve'e kaydı. "Ancak Lady Genevieve’in varlığı size asıl şansı getiriyor olmalı. Krallığın bu asil birliği her zaman ilham verici."

Genevieve bu sözümle biraz olsun tatmin olmuş gibi başını dikleştirdi ama hemen ardından zehrini akıtmaktan geri durmadı. "Kesinlikle öyle, Melisande. Sarayımızda bazı geçici heveslerin yeri olabilir ama sarsılmaz ittifaklar her zaman ayakta kalır. Tristan ile olan düğünümüzün hazırlıklarına şimdiden başladık bile. Umarım o gün de bize bu güzel müziklerinle eşlik edersin. Tabii o zamana kadar sarayda kalacak kadar şanslı olursan."

"Büyük bir zevkle, Lady Genevieve," dedim, sesimdeki buz gibi soğukkanlılığı koruyarak.

Tam o sırada, Alistair elindeki siyah ahşap yayıyla turnuva alanından çekilip yanımıza geldi. Hedefleri her zamanki gibi kusursuzca vurmuştu ama yüzünde en ufak bir gurur belirtisi yoktu. Üzerindeki koyu zırh onu adeta bir savaş tanrısı gibi gösteriyordu. Doğrudan bana yönelttiği o buz mavisi bakışlar, dün gece kütüphanede yaşanan o yoğun anın izlerini taşıyordu.

"Devlet ittifakları her zaman sarsılmazdır Genevieve, haklısın," dedi Alistair, sesindeki soğuk tınıyla. Ama gözleri doğrudan benim üzerimdeydi. "Fakat bazen en sağlam surlar bile içerideki küçük bir kıvılcımla küle dönebilir. Akıllı bir lider, her zaman o kıvılcımın nereden geleceğini izlemelidir."

Tristan ağabeyinin yine felsefi ve şüpheci konuştuğunu düşünerek güldü. "Yine çok ciddisin Alistair. Bugün sadece bir turnuva."

"Turnuvalar biter Tristan," dedi Alistair, bana doğru bir adım atarak sesini sadece bizim duyabileceğimiz bir tona getirdi. "Ama gerçek oyunlar her zaman gölgelerin arasında devam eder. Ve o oyunlarda kimin yayı daha güçlü çekeceğini zaman gösterecektir."

Alistair’ın bu sözleri, dün geceki konuşmamızın bir devamıydı. Benim bir kıvılcım olduğumu biliyordu ve beni söndürmek yerine bu ateşi izlemekten tehlikeli bir zevk alıyordu. Tristan benden büyülenmiş bir şekilde bana bakarken, Genevieve kıskançlık ve kibirle nişanlısının kolunu daha sıkı kavrıyor, Alistair ise gözleriyle ruhumu yakmaya devam ediyordu.

Ateş ve buz arasındaki bu ölümcül oyunda, kimin önce eriyeceğini henüz kimse bilmiyordu. Ama ben, o küllerden doğan öfkemin bu saraydaki herkesi yakana kadar sönmeyeceğine yemin etmiştim.

Bölüm sonu

14 yorum