İçeriğe geç

Yeminlerin ötesinde

Bölüm 15 · 3 dk okuma

Yeminlerin ötesinde

Bölüm 15

Gece Gölgeleri ve İçsel Hesaplaşmalar

O günün akşamında sarayın üzerine çöken karanlık, her zamankinden daha ağır, daha sessizdi. Beyaz Güller Bahçesi’nde yaşanan o beklenmedik dokunuş, sarayın farklı köşelerindeki dört ayrı ruhun zihninde yankılanmaya devam ediyordu. Saray dışarıdan bakıldığında dingin bir uykuya dalmış gibi görünse de, taş duvarların ardındaki odalarda fırtınalar kopuyordu.

Elara’nın Odası: Kalp ve Mantık Savaşı

Elara, odasındaki mum ışıklarını söndürmüş, pencerenin kenarındaki dökümlü koltuğuna çekilmişti. Dışarıda nehrin üzerine vuran gümüşi ay ışığı, yüzündeki karmaşık ifadeleri aydınlatıyordu. Parmak uçları hâlâ dudaklarında geziniyor, Alistair’ın bıraktığı o sıcak temasın izini arıyordu.

İçindeki Elara, yıllardır beslediği nefret ve intikam ateşiyle yanarken; Alistair’a karşı hissettiği bu ani yakınlık zihnini darmadağın ediyordu. "Bu sadece bir oyundu..." diye fısıldadı geceye doğru. "Onu kendi çekim alanıma çekmek için attığım bir adımdı. Peki öyleyse neden kalbim hâlâ bir kuş gibi çırpınıyor?"

Alistair, krallığın soğuk ve katı veliahtıydı. Ama o bahçede, tüm zırhlarından sıyrıldığında gösterdiği o saf, savunmasız hal... Elara için işleri tehlikeli bir boyuta taşıyordu. Düşmanının oğluna karşı duyduğu bu karmaşık hisler, intikam yeminiyle çatışmaya başlamıştı. Yine de gözlerini kapattığında, zihnindeki o sıcak dokunuşla uykuya dalmaktan kaçamadı.

Alistair’ın Çalışma Odası: Surların Çöküşü

Alistair, devasa haritaların ve devlet belgelerinin serili olduğu masasının başında dikiliyordu. Önündeki evraklara bakıyor ama tek bir kelime bile okuyamıyordu. Aklı tamamen o küçük, gizemli müzisyendeydi.

Hayatı boyunca disiplin, akıl ve sorumluluklarla büyütülen soğuk prens, ilk kez kontrolünü tamamen kaybettiği bir an yaşamıştı. O masum dokunuş, Alistair’ın yıllardır özenle inşa ettiği buzdan duvarları tek bir saniyede tuzla buz etmişti.

Pencereden dışarı, Beyaz Güller Bahçesi’ne doğru baktı. Melisande’in o utangaç bakışları, hızla yanından kaçışı ve yanağındaki o tatlı kırmızılık zihninde tekrar tekrar canlanıyordu. Onun gizemli geçmişi, zaman zaman sezdiği o tekinsiz hava artık Alistair’ın umurunda değildi.

İçindeki koruma arzusu, mantığının önüne geçmişti. Kendi kendine bir söz verdi: Ne pahasına olursa olsun, bu sarayın karanlığı içinden o kızı koruyacaktı. Yatağına uzandığında, gözlerinin önünde sadece Melisande’in yüzü vardı.

Tristan’ın Odası: Çaresiz Bir Aşk ve Pişmanlık

Sarayın diğer kanadında ise Prens Tristan, odasındaki şarap kadehini masaya sertçe bıraktı. Yatağının kenarına oturmuş, ellerini başının arasına almıştı. Göğsünü sıkıştıran o ağır hüzün, nefes almasını bile zorlaştırıyordu.

Tristan, hayatı boyunca kadınların ilgisine alışmış, sorumluluklardan kaçan çapkın bir prensti. Ama Melisande... Melisande onun ruhunda hiç bilmediği bir yeri uyandırmıştı. İlk kez birini bu kadar derin, bu kadar karşılıksız ve tutkuyla sevdiğini hissediyordu. Ancak babasının tehditleri ve krallığın geleceği adına sırtına yüklenen zorunluluklar, "... elini kolunu bağlamıştı.

Gözlerini tavana diktiğinde, Melisande’in o masum yüzü, "Senin geleceğini çaldım, lütfen peşimden gelme" deyişi zihninde yankılanıyordu. Kendi güçsüzlüğüne, babasının karşısında dik duramayışına lanet etti. Dükün kızıyla evlenmeye zorlanmak, ruhunu bir zindana kapatmak gibiydi. Melisande’i koruyamamış, onu ellerinin arasından kayıp gitmeye mahkûm etmişti. O gece Tristan, ilk kez bir prens olmanın heybetli bir güç değil, ağır bir pranga olduğunu iliklerine kadar hissetti.

Genevieve’in Odası: Kıskançlığın ve Hırsın Zehri

Sarayın doğu kulesindeki görkemli odasında ise Lady Genevieve, öfkesinden yerinde duramıyordu. Aynanın karşısındaki mücevher kutularını bir hamlede yere devirdi; pırlantalar, yakutlar taş zemine saçıldı.

Tristan’ın ona karşı olan o buz gibi soğukluğu, masada yüzüne bile bakmayışı ve en önemlisi... Alistair’ın bile o çalgıcı kızı koruyan tavırları zihnini bir yılan gibi kemiriyordu. Genevieve bir aptal değildi; saraydaki havanın nasıl değiştiğini, Tristan’ın aklının tamamen o sokak müzisyeninde olduğunu çok iyi biliyordu.

"Ben bu krallığın kraliçesi olacağım," diye fısıldadı hırsla, gözlerinden süzülen öfke yaşlarını silerken. "Nereden geldiği belli olmayan bir çalgıcının her şeyimi elimden almasına izin vermeyeceğim."

Genevieve için artık bu sadece Tristan’ı elde tutma meselesi değildi; bu bir gurur, bir varoluş savaşıydı. Gölgelerin arasında duran hizmetkarına işaret etti. Melisande’in geçmişini kazımak, onun açığını bulmak ve gerekirse onu bu saraydan sonsuza dek yok etmek için karanlık planlarını devreye sokmanın zamanı gelmişti.

O gece, sarayın dört farklı odasında dört ayrı kalp, sabahın ilk ışıklarına kadar kendi fırtınalarıyla boğuştu. Elara intikamı ve kalbi arasında sıkışmış, Alistair ilk kez aşka teslim olmuş, Tristan çaresizlikle yıkılmış, Genevieve ise nefretle bilenmişti.

Güneş doğduğunda, bu dört ruhun yolları saray koridorlarında yeniden kesişecek ve fırtına artık sadece odaların içinde kalmayıp tüm krallığı kasıp kavuracaktı.

Bölüm sonu

13 yorum