Aramızda kütüphanede yankılanan o son fısıltıların ardından, Alistair’ın o sarsılmaz, heybetli duruşunda ilk kez derin bir gedik açıldığını hissettim. O, bu krallığın gelecekteki tek umudu, demir yumruklu veliahtıydı; ancak benimle karşı karşıya geldiğinde, omuzlarındaki krallık yükünün yarattığı o soğuk zırh yavaşça eriyordu.
Birkaç gün sonra, sarayın en sakin ve el değmemiş köşesi olan Beyaz Güller Bahçesi’ne sığındım. Burası sarayın diğer kısımlarına göre çok daha kuytuda, sadece düklerin ve kraliyet soyunun özel anları için ayrılmış, etrafı yüksek beyaz mermer kemerlerle sarılı bir cenretti. Beyaz güllerin o yoğun, tatlı kokusu nemli sonbahar havasına karışırken, bir bankın üzerine oturdum. Bu kez kemanımı çalmadım. Sadece bir beyaz gülü parmaklarımın arasında yavaşça döndürerek nehrin akışını izledim.
Çakıl taşlarının üzerinde yankılanan ağır ve ritmik adımları duyduğumda dönüp bakmadım. Alistair’ın geldiğini, yaydığı o asil ve vakur auradan anlamıştım. Yanıma kadar geldiğinde, o her zamanki sert askeri ceketini ve rütbelerini çıkarmış, sadece koyu mavi keten bir gömlek giymişti. Bu haliyle çok daha insani, çok daha yakışıklı ve sarsıcı görünüyordu.
"Yalnızlığı seçmişsin Melisande," dedi Alistair. Sesi her zamanki o mesafeli tınısından uzakta, şaşırtıcı derecede yumuşak ve ılıktı.
Yavaşça başımı kaldırdım. Gözlerinin içine bakarken, yanaklarıma hafif ve tatlı bir kırmızılık kondurarak bakışlarımı utangaçça yere indirdim. Elara’nın içindeki o vahşi intikam savaşçısını bir anlığına gömüp, Alistair’ın o korumacı ve asil tarafına hitap edecek o masum, çekingen kadına bürünmüştüm.
"Bazen... sarayın o ağır havası nefes almamı zorlaştırıyor, Prens Alistair," dedim, sesimi hafifçe kısarak. "Buradaki güllerin kokusu bana... bir zamanlar ait olduğum ama artık çok uzaklarda kalan o evimi hatırlatıyor."
Alistair bir an duraksadı. O buz mavisi gözlerinde ilk kez şüphe değil, bana karşı duyduğu o derin, saf koruma arzusu parıldadı. Yavaşça mermer bankın üzerine, yanıma oturdu. Aramızdaki mesafe o kadar azdı ki, omuzlarının heybetini ve keten gömleğinin altından yayılan o sıcaklığı tenimde hissedebiliyordum.
"Sana zarar vermelerine asla izin vermem," dedi Alistair fısıltıyla. Elini yavaşça mermer bankın üzerine koydu. Parmak uçları, bankın üzerinde duran elime hafifçe, adeta incitmekten korkar gibi dokundu. Dokunuşu o kadar nazik ama bir o kadar da sahipleniciydi ki, içimdeki o hırçın rüzgarın bir anlığına durulduğunu hissettim.
Hafifçe yutkundum, gözlerimi yeniden onun o derin bakışlarına diktim. Bu yakınlık karşısında duyduğum heyecan sahte değildi; Alistair gerçekten de ruhumu sarsabilen tek adamdı. Yüzüme hafif bir şaşkınlık ve utangaçlık yerleştirerek elini hafifçe sıktım. "Sizin yanınızda... kendimi uzun zamandır hissetmediğim kadar huzurlu hissediyorum, Alistair."
Adını resmi ünvanı olmadan, ilk kez bu kadar yalın fısıldadığımda Alistair’ın bakışlarındaki o sert, hesapçı veliaht tamamen yok oldu. Omuzlarındaki o ağır devlet işleri, Tristan’ın yarattığı karmaşalar, babasının acımasız baskısı... Hepsi o an, o beyaz güllerin kokusu arasında buhar olup uçtu. Hayatında ilk defa, hiçbir maske takmak zorunda kalmadan, sadece kendisi olarak rahatça nefes alabildiğini hissediyordu. Dudaklarının kenarında, bu sarayda daha önce kimsenin görmediği o son derece samimi, huzurlu ve içten gülümseme belirdi.
"Ben de," dedi Alistair, sesi adeta bir yemin gibi derindi. "Bu sarayda herkes benden bir şeyler beklerken, ilk kez senin yanındayken sadece... Alistair olduğumu hissediyorum. Bu hissi kaybetmek istemiyorum, Melisande."
Güllerin arasında oturduğumuz o taş bankta, zaman bizim için durmuştu. Elara olarak kurduğum o intikam oyununda, Alistair’ın bu samimi teslimiyeti en tehlikeli hamlem haline geliyordu; çünkü onun bu buzlarını eritirken, kendi kalbimi de o yangının içine atmak üzereydim. Ama bu kez kaçmayacaktım. Fırtınanın en güzel esintisiyle dans etmeye devam edecektim.
Bahçedeki rüzgar salkımsöğütlerin yapraklarını hafifçe uçuştururken, beyaz güllerden süzülen polenler havada minik yıldız tozları gibi süzülüyordu. Alistair'ın parmaklarının sıcaklığı elime tamamen yayılmıştı; onun o her zaman mesafeli, keskin duruşunun altındaki bu yumuşaklığı hissetmek içimdeki sert mermerleri sarsıyordu.
Dalgın bakışlarımı beyaz gülle kaplı patika yola çevirdiğimde, Alistair'ın parmaklarının elime uyguladığı o hafif, naif baskıyı daha da derinden hissettim.
"Krallığın başına geçmek, bir tahtı devralmak..." dedi Alistair, sesi nehrin uzaklardan gelen uykulu şırıltısı gibi derinden akıyordu. "Bana her zaman kaçınılmaz bir kader gibi göründü. Kimse bana ne istediğimi sormadı Melisande. Ama bugün, bu bahçede, beyaz güllerin kokusunda... kaderimin sadece bana ait olmasını isterdim."
"Belki de kaderiniz zaten sizin ellerinizdedir, Alistair," dedim, sesimdeki o sakin ogna fısıltılı tonu koruyarak. Başımı hafifçe omzuna doğru yaklaştırdım; aramıza o güvenli ogna tatlı mesafeyi koysam da, sıcaklığını hissedecek kadar yakındım ona. "Sadece bazen rüzgarın esmesine izin vermek gerekir."
Alistair başını bana doğru çevirdi. O buz mavisi gözlerde bu defa fırtınalar tamamen dinmiş, yerini uçsuz bucaksız, dingin bir denize bırakmıştı. Dudaklarındaki o içten gülümseme daha da belirginleşti.
"Senin rüzgarınsa, her şeye değer," diye fısıldadı.
O taş bankta, gümüş rengi gün ışığının güllerin üzerine döküldüğü o naif anın içinde, Elara olarak kurduğum intikam ağlarının her bir düğümünün, Alistair'ın bu saf ogna temiz aşkıyla nasıl birer birer gevşediğini dehşetle fark ediyordum. Ama bu tatlı tehlikeden kaçmayacaktım. O fırtınanın en güzel, en korunaklı esintisiyle dans etmeye, sarayın kaderini onunla birlikte çizmeye devam edecektim.








