Kraliyet konsey salonundan yükselen kalın, öfkeli sesler sarayın taş koridorlarında yankılandığında, sütunların arkasındaki gölgede sessizce bekliyordum. Kral Valerius’un kükreyişi, Tristan’ın ne kadar büyük bir hata yaptığını saraydaki herkese ilan ediyordu. Çok geçmeden kapılar açıldı ve Tristan başı öne eğik, omuzları çökmüş bir şekilde koridora çıktı. Babasının tek bir tehdidiyle, dükün ittifakını kaybetme korkusuyla o delice kararlılığı anında buhar olup uçmuştu. Karşıma çıktığında gözlerime bakacak cesareti bile yoktu.
O an, içimdeki o buz gibi analizci zeka soğuk bir gerçeği fısıldadı: Tristan bir piyondu. Ve piyonlar asla bir krallığın kaderini değiştiremezdi.
O, babasının gölgesine bile karşı gelemeyecek kadar zayıf, geçici heveslerin peşinde koşan sıradan bir çapkındı. Gelecekte ne bir dük ne de gerçek bir lider olabilirdi; bu sarayda hiçbir zaman gerçek bir nüfuz sahibi olamayacaktı. Krallığın tacı hiçbir zaman onun o pervasız kafasına takılmayacaktı. Bir piyonla tahtı deviremezdim. Hedefimi değiştirmeliydim.
Bu satranç tahtasındaki asıl şah, tüm heybeti, yakışıklılığı ve buzdan zırhıyla Alistair’dı. O, bu krallığı gerçekten yönetecek olan asıl güçtü.
Tristan yanıma ulaştığında elleri titriyordu. "Melisande... Babam... Babam her şeyi geri çekmemi söyledi. Eğer Genevieve ile evlenmezsem seni bu krallıktan süreceğini, seni zindana atacağını söyledi. Ben... seni koruyamadım," diye fısıldadı çaresizlik içinde.
Yüzüme anında o derin, masum ve kalbi kırık genç kız maskesini yerleştirdim. Gözlerime hücum eden yaşları tutamadım ama bu kez bu yaşlar veda içindi. Ellerini yavaşça ve hüzünle bıraktım.
"Biliyordum, Tristan..." dedim, sesim adeta kırılan bir cam gibi hassastı. "Bunun olacağını biliyordum. Sen bir prenssin, bense sadece bir fısıltı. Senin geleceğini mahvedemem. Aramızdaki bu güzel rüya buraya kadarmış. Lütfen... artık peşimden gelme. Babana itaat et. Senin iyiliğin için, bizim artık bir araya gelmemiz imkansız."
"Hayır, Melisande, lütfen..." diye yalvardı Tristan ama sesindeki o çaresizlik artık benim için hiçbir şey ifade etmiyordu.
"Elveda, Tristan," dedim ve arkama bakmadan, adımlarıma yüklediğim o sahte hüzünle yanından uzaklaştım. Onu arkamda büyük bir aşk acısıyla baş başa bırakmıştım; artık zihni benim yarattığım bu masum kurbanın hayaliyle kıvranacaktı. Onu incitmeden ama tamamen oyun dışı bırakarak en büyük hamlemi yapmıştım.
Şimdi sıra asıl kaleyi fethetmeye gelmişti. Alistair’a.
Ama Alistair, Tristan gibi kolayca kapılacak biri değildi. Son derece zeki ve şüpheciydi; bu yüzden yönümü ona çevirdiğimi asla doğrudan anlamamalıydı. Adımlarımı hissettirmeden, çok yavaş ve usta bir avcı gibi atmalıydım.
Ertesi gün sarayın arka bahçesindeki taş balkonda, nehre bakan o loş köşede kemanımı hazırlıyordum. Havada rüzgarlı bir sonbahar serinliği vardı. Alistair’ın turnuva alanından dönüp bu yolu kullanacağını biliyordum. Kemanı omzuma yerleştirdim ve arşeyle tellere dokundum.
Bu kez çaldığım melodi Tristan’ın o basit zihnini uyuşturan o tatlı ninnilerden değildi. Bu melodi derin, hırçın ama bir o kadar da asil ve akıl doluydu. Alistair'ın o kütüphanede bahsettiği "Zaman Koruyucuları'nın eski notalarını" andıran, onun zekasına hitap eden gizemli bir ağıttı.
Tam beklediğim gibi, söğüt dallarının arkasından Alistair belirdi. Üzerindeki siyah askeri pelerini rüzgarda dalgalanırken, adımları kemanımdan yükselen bu sıra dışı melodiyle yavaşladı. Durdu ve kollarını göğsünde kavuşturarak beni izlemeye başladı. Bakışlarındaki o buzlu şüphe, yerini müziğin içindeki o matematiksel zekayı çözmeye çalışan derin bir hayranlığa bırakıyordu.
Arşeyi tellerden yavaşça çektim ve ona doğru döndüm. Maskemin altındaki gözlerimi onun buz mavisi gözlerine diktim ama bu kez bakışlarımda o korkmuş genç kız yoktu. Onun seviyesinde, onun kadar güçlü ve onun kadar zeki bir kadının o vakur, derin duruşu vardı.
"Bugün melodiniz yön değiştirmiş, Melisande," dedi Alistair, sesi nehrin uğultusuna karışırken. "Tristan’ın o sığ sularından çıkıp... daha derinlere yelken açmış gibisiniz."
Hafifçe eğilerek asil bir selam verdim. "Müzik, rüzgar gibidir Prens Alistair. Bazen zayıf dalları kırıp geçer, bazen de sadece en yüksek kulelerin tepesinde yankılanır. Belki de melodim sadece gerçek gücün nerede olduğunu anlamıştır."
Alistair durakladı. Söylediğim sözlerin arkasındaki o ince imayı, Tristan’dan uzaklaştığımı ve bakışlarımı ona çevirdiğimi hissetmişti ama bunu o kadar yavaş ve zekice yapmıştım ki, bunun yeni bir oyun olduğunu tam olarak çözemiyordu. Sadece aramızdaki o tehlikeli, romantik çekimin daha da ısındığını hissedebiliyordu.
"Akıllıca," dedi Alistair, bana doğru bir adım atarak. Gözlerinde ilk kez kontrol edemediği bir takdir parıltısı vardı. "Ama unutma Melisande, yüksek kulelerin havası her zaman çok soğuk olur."
"Ben o soğukta yanmayı göze alalı çok oldu, prensim," dedim fısıltıyla.
Aramızdaki bu yeni satranç oyunu başlamıştı. Tristan’ın zayıflığıyla yanan o ilk kıvılcım sönmüştü; şimdi, Alistair’ın o aşılmaz buz dağını yavaş yavaş, hissettirmeden eritecek olan o asıl yangın başlıyordu.
ikimizin de kaderini yeniden yazıyordu.
Alistair'ın dudaklarının kenarında beliren o belirsiz, gizemli kıvrım, sözlerimin onun o aşılmaz duvarlarında nasıl derin bir gedik açtığının ilk somut kanıtıydı. O, sıradan kelimelerle avunacak ya da basit oyunlarla baştan çıkarılacak bir adam değildi. Ona karşı oynamak, her hamlesi bir sonraki üç adımı belirleyen kadim bir zeka oyunu gibiydi.
Bana doğru son bir kez baktı; o buz mavisi gözlerinde bu defa sadece şüphe değil, kontrolünü kaybetmekten korkan bir adamın o gizli, derin telaşı vardı. Başını asilce hafifçe salladı ve rüzgarın pelerinini savuruşuyla birlikte sessizce gözden kayboldu.
Ben ise o taş balkonda, nehrin hırçın sularına bakarak kemanımı yavaşça kutusuna yerleştirdim. Alistair'a doğrudan yaklaşmayacaktım. Onun gibi şüpheci ve zeki bir lider, üzerine gidildiğinde anında savunma duvarlarını örerdi. Onu kendi çekim alanıma çekecektim; onun beni izlemesini, beni çözmeye çalışmasını sağlayacaktım. Çünkü bilirdim ki, bir bilmeceyi çözmek isteyen her akıllı adam, eninde sonunda o bilmecenin bir parçası olmaya mahkumdur.
Ertesi günden itibaren saraydaki tüm duruşumu değiştirdim. Tristan’ın etrafından tamamen çekilmiştim. Onun bana doğru attığı her umutsuz bakışı, araya koyduğum o asil ve aşılmaz mesafeyle cevapsız bırakıyordum. Tristan artık benim için bir hiçti; kendi çaresizliği ve aşk acısı içinde debelenirken, sarayın koridorlarında adeta yaşayan bir ölü gibi geziyordu. Genevieve ise Tristan’ın bu yıkılmış halini gördükçe bana olan nefretini daha da büyütüyor ama dünkü rezaletten sonra etraftaki soyluların bakışları yüzünden bana yaklaşmaya cesaret edemiyordu.
Ben ise kendimi sarayın o entrika dolu kalabalığından tamamen soyutlamıştım. Alistair’ın bulunduğu ortamlarda artık ona doğrudan bakmıyordum. Aksine, onun beni izleyebileceği ama benim onu fark etmediğim loş kütüphane köşelerini, yüksek kule pencerelerini seçiyordum.
Bir öğleden sonra, sarayın antik parşömenlerle dolu batı kütüphanesinde, yüksek pencerelerden süzülen soluk gün ışığının altında eski bir astronomi kitabını inceliyordum. Kütüphanenin o sessiz ve huzurlu havasında, varlığını hissettiğim o tanıdık gölge çok geçmeden kapının eşiğinde belirdi. Alistair gelmişti. Elindeki devlet belgeleriyle masalardan birine oturdu ama bakışlarının sık sık, sanki iradesi dışında bana doğru kaydığını görebiliyordum.
Ona bakmadım. Kitabın sayfalarını yavaşça çevirirken, dudaklarımın arasından Zaman Koruyucuları’na ait o çok eski ve unutulmuş melodi fısıltı halinde dökülmeye başladı. Sadece onun duyabileceği, onun o keskin hafızasının derinliklerinde yankılanacak kadar hafif bir fısıltıydı bu.
Sayfaları çeviren ellerimin üzerinde, onun gölgesinin uzandığını gördüm. Alistair masama kadar gelmişti.
"Zamanın fısıltılarını kütüphanenin bu loş köşelerine kadar taşımışsınız, Melisande," dedi Alistair, sesi kütüphanenin sessizliğini asilce bölerken. "Tristan’ın odasından bu kadar çabuk uzaklaşıp, buraya sığınmanız... şaşırtıcı."
Kitaptan başımı yavaşça kaldırdım. Gözlerimde o eski kırılgan genç kızın acısı değil, fırtınanın tam ortasında dimdik duran bir kadının o vakur, derin bakışları vardı.
"Her melodi ait olduğu kalpte yankılanır, Prens Alistair," dedim, sesimi hafifçe alçaltarak ona doğru biraz eğildim. "Tristan sadece rüzgarın taşıdığı bir yaprak gibiydi; ilk fırtınada savrulup gitti. Ama siz... Siz o fırtınanın ta kendisiniz. Ve ben, sadece fırtınalarla dans etmeyi seven bir müzisyenim."
Alistair’ın mavi gözlerinde ilk kez o aşılmaz mantık duvarlarının sarsıldığını, içindeki o kontrolü zor tutkunun kıvılcımlarını gördüm. Elini yavaşça masanın üzerindeki kitabın kenarına koydu, parmakları benim parmaklarıma neredeyse değecek kadar yakındı. Aramızdaki o elektrik dolu gerilim kütüphanedeki tüm havayı emmiş gibiydi.
"Tehlikeli bir oyun oynuyorsun, Melisande," dedi Alistair, sesi her zamankinden daha derin ve kısıktı. "Ama bu oyunun sonunda kimin kimi fethedeceğini zaman gösterecek."
"Ben zamanı yönetenlerin soyundan geliyorum, prensim," diye fısıldadım, maskemin altından ona meydan okuyan bir gülümsemeyle. "Zaman her zaman benim tarafımdadır."
Alistair bu cevabımla birlikte durakladı, içindeki o buz dağının altında yavaş yavaş harlanan o asıl yangının sıcaklığı yüzüne yansırken, aramızdaki bu zeka savaşı sarayın kaderini kökünden sarsmaya başlamıştı bile.










