Günler geçtikçe Tristan’a çektirdiğim o bilinçli mesafeli duruş, onu tamamen köşeye sıkıştırmıştı. Sarayın loş kütüphanelerinde, koridorların kuytu köşelerinde ne zaman yalnız kalsak, bana çaresizce bakıyor, dudaklarındaki o söylenmemiş fısıltılarla benden bir işaret bekliyordu. Ancak ben her defasında gözlerimi hüzünle yere indiriyor, sessizce yanından uzaklaşıyordum. Bu tatlı eziyet, onun içindeki possessesif koruma arzusunu ve bana olan tutkusunu çığ gibi büyütüyordu. Artık Genevieve’in yüzüne bile bakmıyordu.
Saraydaki gerilim o kadar yoğundu ki, nihayet beklediğim o ilk büyük sarsıntı gerçekleşti.
Bir akşamüstü, sarayın yüksek kemerli koridorlarından birinde keman kutumu taşırken, Tristan aniden gölgelerin arasından çıktı. Yüzü solgundu ama gözlerinde daha önce görmediğim, delice bir kararlılık vardı. Beni kolumdan nazikçe tutup duvarın kenarındaki kör noktaya çekti.
"Melisande, artık dayanamıyorum," dedi, sesi titriyordu. "Bu sessizliğin, aramıza koyduğun bu amansız sınırlar beni delirtiyor. Seni her gün görüp de dokunamamak... bu hayattaki en büyük işkencem haline geldi."
Korkmuş ve endişeli bir edayla etrafıma bakındım. "Prens Tristan, lütfen... Bizi görecekler. Lady Genevieve hâlâ sarayda ve..."
"Umrumda değil!" diyerek sözümü kesti. İki elimi birden sımsıkı kavradı. "Bugün babamla, Kral Valerius'la konuştum. Ona Genevieve ile evlenmeyeceğimi, bu nişanın tamamen bittiğini söyledim."
Zihnimdeki intikam çanları büyük bir zaferle çalmaya başladı ama yüzümdeki o sahte korku maskesi saniyeler içinde daha da derinleşti. Gözlerimi dehşet içinde açtım, ellerimi onun ellerinden kurtarmaya çalıştım.
"Hayır... Hayır, Tristan bunu yapmış olamazsın!" dedim, sesime gerçek bir panik ekleyerek. "Kral bunu asla kabul etmez! Dükün ordusu ve ittifakı olmadan bu taht sarsılır. Benim yüzümden... benim yüzümden kendini ve krallığını mahvettin! Senin geleceğini çaldım!"
"Sana değer, Melisande," dedi Tristan, beni sakinleştirmek ister gibi yüzüme doğru eğilerek. "Ben o tahtı da, o soğuk ittifakları da istemiyorum. Sadece seni istiyorum."
"Buna izin veremem!" dedim, gözlerimden süzülen yaşlarla birlikte onu göğsünden hafifçe iterek aramıza yeniden mesafe koydum. "Kral baban beni bu sarayda bir dakika bile tutmaz. Ya beni zindana atacak ya da o karanlık ormanda ölüme terk edecek. Lütfen, Tristan... Eğer beni gerçekten seviyorsan, babana verdiğin bu karardan geri dön. Bizim bir geleceğimiz olamaz. Aramıza giren bu günah ikimizi de yok edecek."
Tristan aldığım bu tepkiyle tamamen yıkılmıştı. Çapkın prens, hayatında ilk kez bir kadını elde edememenin, onun onurunu korumak adına kendini kurban edişinin acısıyla kıvranıyordu. Tam bana sarılmak, beni ikna etmek için bir adım daha atacaktı ki, koridorun sonundan gelen o soğuk ve otoriter ayak sesleri ikimizi de dondurdu.
"Tristan. Konsey odasında babamız seni bekliyor. Ve doğrusu, pek de sakin görünmüyor."
Gelen Alistair’dı.
Siyah kadife pelerini omuzlarından asilce dökülüyor, buz mavisi gözleri koridordaki loş ışıkta adeta bir kılıç gibi parlıyordu. Adımları ağır ve ölçülüydü. O her şeyi çözen gizemli bir büyücü değildi; sadece kardeşinin zayıflıklarını ve sarayın içindeki bu tehlikeli değişimi çok iyi gözlemleyen akıllı bir veliahttı. Tristan’ın babasına nişanı bozduğunu söylediği andan beri sarayda esen fırtınanın kaynağının ben olduğumu biliyordu ama bunu kanıtlayacak o kesin açığı henüz bulamamıştı.
Tristan öfkeyle ağabeyine döndü. "Şimdi sırası değil, Alistair."
"Sırası, Tristan," dedi Alistair, ses tonunu hiç yükseltmeden ama kelimelerinin arkasındaki o askeri disiplini hissettirerek. "Kral babamız, Dük’ün elçileriyle salonda konuşurken senin burada... bir müzisyenle vakit kaybetmen sadece babamızı değil, tüm krallığı öfkelendiriyor. Git ve cezanı çek."
Tristan bana çaresiz ve hasret dolu son bir bakış attıktan sonra, ağabeyinin uyarısıyla koridorun karanlığında hızlı adımlarla gözden kayboldu. Gitmek zorundaydı; çünkü kaçtığı o sorumluluklar şimdi onun en büyük prangasıydı.
Koridorda sadece Alistair ve ben kalmıştık.
Alistair yavaşça bana doğru yürüdü. Aramızdaki mesafe kapandıkça, dün kütüphanede ve okçuluk turnuvasında yaşadığımız o yoğun, tekinsiz romantik gerilim koridordaki havayı adeta ağırlaştırdı. Tam önümde durdu. Boyu benden oldukça uzundu ve yaydığı o soğuk aura içimdeki ateşi bir kez daha harladı.
"Tristan’ı bir uçuruma doğru sürüklüyorsun, Melisande," dedi Alistair, fısıltıya yakın bir sesle. Mavi gözleri doğrudan gözlerimin en derinliklerine indi. "Ona öyle bir aşk acısı çektiriyorsun ki, senin o temiz ve masum maskenin ardında kaybolmak için can atıyor. Ama unuttuğun bir şey var..."
Bana doğru bir yarım adım daha attı. Aramızda neredeyse hiç mesafe kalmamıştı. Elini yavaşça mermer duvara, tam başımın yanına koyarak beni hafifçe kendi çekim alanına hapsetti. Nefesi yüzüme değerken, o buz gibi adamın altındaki o gizli koru yeniden hissettim.
"...ben onun kadar kör değilim," diye devam etti Alistair, sesindeki o hırçın ama bir o kadar da teslim olmuş tınıyla. Parmak uçları, saçlarımın uçlarında hafifçe gezindi. "Senin o masum bakışlarının altında yatan o keskin intikamı görebiliyorum. Kardeşimi mahvediyorsun. Genevieve’i delirttin. Peki ya ben? Beni ne zaman bu oyununun bir parçası yapacaksın?"
Gözlerimi onun o derin, mavi gözlerinden ayırmadan hafifçe gülümsedim. İçimdeki Elara, bu adamın şüphesiyle karışık duyduğu bu tehlikeli aşka karşı koymakta her geçen gün daha da zorlanıyordu.
"Siz zaten bu oyunun en başından beri içindesiniz, Veliaht Prens," dedim fısıltıyla. "Beni çözmeye çalışırken, aslında kendi kalenizin kapılarını bana kendi ellerinizle açtığınızın farkında değil misiniz?"
Alistair durakladı. Gözlerinde ilk kez insani bir kafa karışıklığı, mantığı ile hisleri arasında verdiği o amansız savaşın izleri belirdi. Akıllı bir adamdı ama o da benim illüzyonumun içinde yavaş yavaş boğuluyordu. Elini duvardan çekti, yüzündeki o cool ve mesafeli tavrı geri kazanmaya çalıştı ama gözlerindeki o sıcak parıltı hâlâ oradaydı.
"Seni izlemeye devam edeceğim, Melisande," dedi soğukça. "Çünkü bu saray yandığında, seninle birlikte kül olmayı göze alan tek kişi ben olacağım."
Sert adımlarla koridorda uzaklaşırken, arkasından gülümsedim. Saray artık sadece Tristan’ın elleriyle değil, Alistair’ın o bastırmaya çalıştığı tutkusuyla da yanacaktı. Fırtına kapıdaydı ve ben o fırtınanın ta kendisiydim.










