İçeriğe geç

Yeminlerin ötesinde

Bölüm 10 · 5 dk okuma

Yeminlerin ötesinde

Bölüm 10

Tatlı Zehir

Odamdaki loş mum ışığı duvarlarda titrek gölgeler yaratırken zamanın adeta yavaşladığını hissediyordum. Tristan’ın elleri ellerimdeydi; sıcak, koruyucu ve bir o kadar da sabırsız. Gözlerindeki o saf, bana duyduğu hayranlık dolu bakış, planımın en can alıcı noktasına geldiğimi fısıldıyordu. Şimdi, ağlarımı tamamen üzerine çekme zamanıydı.

Yavaşça, sanki büyük bir içsel acı çekiyormuşum gibi ellerimi onun sıcak avuçlarından çektim. Başımı hafifçe öne eğip bakışlarımı kaçırdım. Dudaklarımı büzüp gözlerimde biriken sahte bir yaş damlasının yanağımdan süzülmesine izin verdim.

"Lütfen, Tristan... Yapma," dedim, sesimi o kadar kısık ve titrek tuttum ki, beni duyabilmek için bana daha da yaklaşmak zorunda kaldı. "Bu saatte burada olman doğru değil. Eğer birileri seni odamda görürse... insanlar yanlış anlayacak."

Tristan bir adım daha yaklaştı, yüzündeki o korumacı öfkeyle fısıldadı: "Bırak ne anlarlarsa anlasınlar, Melisande. Ben artık kimsenin ne düşündüğünü umursamıyorum."

"Ama ben umursuyorum!" diyerek hızla ona döndüm, gözlerimdeki o sahte çaresizliği doğrudan gözlerinin içine aktardım. "Ben bu sarayda sadece sığınmacı bir müzisyenim. Lady Genevieve ile aranıza girmek, senin o parlak geleceğini ve krallık ittifakını mahvetmek istemiyorum. Onun canını yakmak, sizin aranızı açmak benim harcım değil. Bu... bu çok yanlış."

Derin bir nefes alıp arkamı döndüm, pencereye doğru birkaç adım attım. Sırtım ona dönükken, omuzlarımın hıçkırır gibi hafifçe sarsılmasına izin verdim.

"Yine de..." diye fısıldadım, sesime hem büyük bir hüzün hem de karşı konulmaz bir tutku ekleyerek. "Senden vazgeçmek de istemiyorum. Senden vazgeçemiyorum, Tristan... Seni her gördüğümde, kemanımın telleri senin için titriyor sanki. Ama bu imkansız aşk ikimizi de yakıp kül edecek. Lütfen, git... Beni kendimle, bu acı tatlı çaresizlikle baş başa bırak."

Tristan arkamdan sessizce yaklaştı. Aramızdaki mesafeyi tamamen kapatıp ellerini omuzlarıma koyduğunda, vücudunun sıcaklığını sırtımda hissettim. Omuzlarımdaki dokunuşu o kadar sahiplenici ve o kadar pişmandı ki, içimdeki o intikam canavarı sessizce gülümsedi. Onu tam kalbinden vurmuştum.

"Asla gitmeyeceğim," dedi Tristan kararlılıkla. Beni yavaşça kendine doğru çevirdi. Gözleri, beyaz ipek geceliğimin altından hızla inip kalkan göğsümde, ardından nemli yanaklarımda gezindi. "Genevieve ile olan nişan sadece babamın bir dayatmasıydı. O soğuk, kibirli kadınla hiçbir ortak yönüm yok. Ama sen... Sen benim ruhumu uyandırdın Melisande. Kimsenin aramıza girmesine izin vermeyeceğim. Bu nişanı bizzat ben bozacağım. Gerekirse o tahttan bile vazgeçerim, ama senden asla."

"Tristan..." dedim, adını bir nefes gibi dudaklarımdan dökerek. Kollarımı yavaşça onun boynuna doladım ve başımı göğsüne yasladım.

Ona sarılırken, Tristan’ın kalp atışlarının ne kadar hızlı olduğunu duyabiliyordum. O, benim tatlı zehrimi bir şifa niyetine içtiğini sanıyordu. Ancak kafamı onun omzunun üzerinden karanlık odaya doğru çevirdiğimde, zihnimde aniden Alistair’ın o kütüphanede bana dokunuşu belirdi. Alistair’ın o her şeyi gören buz mavisi gözleri ve tehlikeli zekası...

Tristan’ı elde etmek çok kolaydı; o, duygularıyla hareket eden bir çocuk gibiydi. Ama Alistair... Alistair benim için hem en büyük engel hem de içimdeki ateşi körükleyen o tekinsiz gölgeydi. Tristan’ı parmağımda oynatırken, Alistair’ın bu oyunu ne zaman bozmaya çalışacağını merak etmekten kendimi alamıyordum.

"Beni asla bırakma," diye fısıldadı Tristan saçlarımı öperek.

"Asla..." diye fısıldadım ben de, yüzümdeki o karanlık, zafer dolu gülümsemeyi gecenin karanlığında gizleyerek. Saray, kendi prensinin elleriyle ateşe verilmek üzereydi. Ama oyunun bu kadar çabuk ve kontrolsüzce büyümesine izin veremezdim. Fazla kolay elde edilen her şey cazibesini yitirirdi. Prens Tristan'ın ruhuna o tatlı, kıvrandırıcı aşk acısını zerk etmeli, onu benden bir an bile vazgeçemeyecek bir hasretin içine sürüklemeliydim.

Kollarımı yavaşça onun boynundan çözdüm. Gözlerimin içine yerleşen hüzünlü ve kararlı ifadeyle ellerimi onun geniş göğsüne yerleştirdim. Parmak uçlarımla keten gömleğinin üzerinden göğsünü hafifçe, incitmeden geriye doğru ittim. Aramıza aşılmaz ama davetkar bir mesafe koyarak bir adım geri çekildim.

"Hayır, Tristan... Lütfen," dedim, sesimin titremesini engelleyemiyormuş gibi yaparak başımı iki yana salladım. "Bu gece daha fazla ileri gidemeyiz. Aramıza bir sınır koymalıyız. Eğer şimdi durmazsak, yarın sabah uyandığımda kendimi asla affetmem. İnsanların fısıltıları, sarayın o zehirli dilleri beni tamamen mahveder."

Tristan, göğsündeki ellerimin baskısıyla gerilerken gözlerinde derin bir şaşkınlık ve kırgınlık belirdi. "Melisande, ben seni korurum diyorum. Neden benden kaçıyorsun?"

"Senden kaçmıyorum," dedim, ona doğru bir adım atıp ellerini yeniden ama bu kez titreyerek kavrayarak. "Sadece... senin onurunu ve kendi gururumu korumak istiyorum. Evet, senden vazgeçemiyorum, bu doğru. Kalbim senin yanında öyle hızlı atıyor ki göğsüm sıkışıyor. Ama eğer gerçekten bana değer veriyorsan, bu gece bu odadan çıkmalısın. Lütfen, git. Aramızdaki bu mesafeyi koruyalım ki yarın birbirimizin yüzüne bakacak cesaretimiz olsun."

Tristan ellerime baktı, ardından gözlerimdeki o sahte çaresizliği süzdü. İç çekişi o kadar derindi ki odadaki mum alevi hafifçe titredi. Gitmek istemiyordu; benden uzak kalacağı her saniye onun için bir işkenceye dönüşecekti ama tam da bu yüzden teklifimi reddedemiyordu. Ona kıyamayacak kadar aşık, onurumu zedelemekten korkacak kadar kör olmuştu.

"Pekala," dedi fısıltıyla, sesinde birikmiş o tatlı aşk acısının tınısı açıkça duyuluyordu. Eğilip elimi asilce öptü, dudaklarını tenimde uzun süre bıraktı. "Gidiyorum. Ama bil ki Melisande, bu gece bu kapıdan çıksam da zihnim ve kalbim tamamen bu odada kalıyor."

Yavaş adımlarla kapıya yöneldi, gitmeden önce bana son bir kez hasretle baktı ve karanlık koridorda kayboldu. Kapı kapandığında yatağımın kenarına oturdum. Dudaklarımdaki hüzünlü ifade anında silindi, yerini soğuk ve hesapçı bir sessizliğe bıraktı. Tristan ağlarıma tamamen takılmıştı. Artık uykusuz geceler, çözümsüz hasretler onun zihnini kemirecekti.

Ertesi gün sarayın büyük kahvaltı salonunda bu acının meyvelerini toplamaya başladım. Tristan masanın ucunda oturmuş, tabağındaki yemeklere dokunmadan boş gözlerle pencereden dışarı bakıyordu. Gözlerinin altındaki hafif morluklar uykusuz geçen gecesinin kanıtıydı. Yanında oturan Genevieve ona neşeyle bir şeyler anlatmaya çalışıyor, düğün hazırlıklarından bahsediyordu ama Tristan onu duymuyordu bile.

Genevieve, nişanlısının bu uzak, soğuk ve dalgın halini fark ettikçe tırnaklarını avucuna bastırıyordu. Bana karşı duyduğu o derin nefret ve kıskançlık hiç azalmamıştı. Gözleri salona girdiğim an üzerime dikildi; bakışlarında beni bir kaşık suda boğmak isteyen bir öfke vardı ama dünkü olaydan sonra sesini çıkarmaya cesaret edemiyordu.

Salonun diğer köşesinde ise Alistair oturuyordu.

Alistair her zamanki gibi cool ve mesafeliydi. Tristan'ın bu dalgın, aşk acısıyla kıvranan halini dikkatle inceliyor, ardından bakışlarını salona yeni giren bana çeviriyordu. O her şeyi çözen bir sihirbaz değildi; sadece kardeşinin zayıflıklarını iyi bilen, insan doğasını çok iyi analiz eden akıllı bir adamdı. Tristan’ın dün geceden sonra tamamen değiştiğini, aklının başında olmadığını görebiliyordu ama aramızda tam olarak ne yaşandığını kestiremiyordu. Mavi gözlerinde merakla karışık, beni çözmek isteyen o sakin ve derin şüphe parıldıyordu.

Ona doğru hafifçe eğilerek selam verdim. Alistair başını asilce sallayarak selamımı aldı ama gözlerindeki o sorgulayıcı bakışı bir an bile üzerimden çekmedi.

Sarayın direkleri yavaş yavaş çatırdıyordu. Tristan hasretle yanıyor, Genevieve öfkeyle biliniyor, Alistair ise sessizce adımlarımı izliyordu. Ve ben, bu tehlikeli labirentin tam ortasında, masumiyet maskemin ardında bir sonraki hamlemi planlıyordum.

Bölüm sonu

13 yorum