Salı, 10.35
Ekibimle beraber yine hiçbir sonuca ulaşmayan bir tartışmanın ardından istikametimi batı yakasına çeviriyorum. Malum, artık yeni bir evim vardı. Pek memnun sayılmam. Alt katımda oturan çiftin yeni doğmuş ikizlerinin oluşu benim için hoş bir haber değildi. En azından apartmanın zemininde minimal bir kahve dükkânının oluşu güzeldi. Muhtemelen bu, kendimi avutabileceğim tek çıkar yol.
Dışarıdaki pusun içinden hızla sıyrılıp apartman kapısını açmak için kapının yanındaki kuytuda durup çantamdan anahtarlığımı çıkarıyorum. Onlarca farklı kilidin anahtarını tek bir anahtarlıkta taşıma fikri sadece o anahtarları anahtarlığa geçirirken mantıklıydı. Burnuma dolan taze kahve kokusu dikkatimi dağıtıyor ve eve çıkmadan önce bir kahvenin zararı olmaz diye düşünüyorum. Ufak bir tereddütün ardından adımlarımı girişe doğru yöneltiyorum.
Çam yeşili ahşaplarla çerçevelenmiş cam duvarların pervazlarında saksı çiçekleri vardı. İçerisi net bir şekilde görünüyor. Baristaların durduğu ahşap, cilalı tezgâhın sol tarafında kalan duvar neredeyse yarısına kadar kitaplıkla çevriliydi. İçeride yanan şömine, pişen kahvelerden gelen sıcaklık ve insanların sıcak nefesleri—ayrıca tuhaf bir şekilde güven vericiliği sağlamasının da etkisiyle—dışarıya nazaran oldukça sıcaktı. Kapıyı açmamla beraber bunu fark edebilmiştim.
Kahvemi alıp masalardan birisine oturuyorum. Kabul, yanında o mide bulandırıcı soğuk sandviçler yokken kahve oldukça cazip bir teklifti.
İçeriye uzun kestane rengi bukleleriyle acele içinde bir kadın giriyor. Boynundaki Noel hediyesi olduğu bariz belli olan atkısı ve kalın paltosu hiçbir işe yaramamışçasına kızaran elleri ve burnu üşüdüğünü belli ediyor. Hızla bir kahve alıp karşımdaki masaya oturuyor. Acele... telaş... Ben de muhtemelen bu döngüde tıkılı kalmış olsam da şu dönemde bu döngüde olanlar gözüme hep şüpheli geliyor.
Gözlerim kolumdaki eski yanık izine kayıyor. Yutkunuyorum. İstemsizce kazağın kollarını çekiştirip kapamaya çalışıyorum. Hasarlı derinin üzerine sürtünen kumaş içten içe irkilmeme sebep oluyor. Kahvemden aldığım ilk yudum boğazımı yakarak aşağı iniyor.
Ayağa kalkıyor, yaklaşıyor, gözlerini hafifçe kısıyor ve oturduğum masanın hemen arkasında duran raflardaki kitaplardan birisine dokunuyor uzun ince parmakları. Solgun teniyle soğuktan kızarmış parmak uçları hoş bir kontrast oluşturuyor. Elleri tahriş olmuş. Soğuktan değil. Avuçlar ve bilekler... Eldivenler? Muhtemel. Birine benzetiyorum. Birini andırıyor... Ama çok bulanık. Zihninin en buğulu köşelerine doğru hızlı ve üstün körü bir ziyarete çıkıyorum. Birini andırıyor... Kimi...
“Afedersiniz?” Nazik ve ince sesi düşüncelerimden uzaklaştırıyor beni. Nezaketine karşılık bakışlarında ufak bir tereddüt ve gerginlik seziyorum. Fazla mı dik bakmıştım? Emin değildim. “Evet?” Kibar ol, bir sapık gibi görünmeye gerek yok, diye geçiriyorum içimden. “Bir kitap alacağım da, rica etsem biraz kayabilir misiniz?” İstediğini veriyorum ve o da kısa bir teşekkürle masasına dönüyor. Yorgunluktan olmalı, diye düşünüyorum. Uzandığı kitaba kayıyor gözlerim... Cehennem... Dante’nin Cehennemi.
Soruşturmalar yüzünden her gün onlarca insanla etkileşime girmek zorunda kalıyordum, birilerine benzetmiş olmam normal. Daha fazla oturmuyorum. Masamdan kalkmadan önce anahtarlarımı çıkartıp apartmana giriyorum ve evime çıkıyorum.
Her yer her yerdeydi. Aslında eşyaların çoğunu yerleştirmiş olsam da yine de... Neden burası bu kadar soğuktu? Dışarıdan farkı yoktu. O esnada gözüme çarpıyor açık olan salon camı. Kaşlarımı çatıyorum. Ensemden aşağıya bir ürperti iniyor. Camları asla açık bırakmazdım. Bırakmış mıydım? Belki de.
Tüm evi arıyorum. Kimse yok. O an zihnine sızıyor ihtimaller. Hızla odaları atlayıp ilerliyorum ve çalışma odama gidiyorum. “O kadın”dan kalan her şeyi koyduğum tek bir yer var, tek bir çekmece. Evin başka herhangi bir yerinde ondan kalan en ufak bir şeyi dahi görmek istemediğimden, bana onu hatırlatacak tek bir yer olmasını istemiştim. Çekmeceyi açıp içine bakıyorum. O kart da teyzemle ilgili olan dolaptan çıkmıştı. Kanımın adeta bedenimden çekildiğini hissediyorum. Orada gördüğüm her şey midemi bulandırıyordu. Parmaklarımın titremeye başladığını hissetsem de yine de çekmeceyi arıyorum ve muhtemelen aradığımı buluyorum. Bebek patikleri... Minicik, toz pembe bir çift patik. Boğazım düğümleniyor. O patikler ve binlercesi... Ömrünün son zamanlarında yaptığı güzel olan tek şey o patiklerdi muhtemelen.
Aşağı kattaki bebeklerin ağlayışlarının sesini işitmeye başladığımda sertçe çekmeceyi kapatıyorum. Arkamı dönüp hızla odadan çıkıyorum. Geçmişten gelen o sızılar çok şiddetliydi. Katlanmak istemiyorum fakat o ağlayış sesleri zihnimde daha da büyüyor. Haykırışlara dönüyor, sonra ağıtlara sonra kahkahalara. Hepsinin ortak yanıysa korkunç oluşlarıydı.
Mutfağa girip buzdolabından bir şişe çıkartıyorum. Cam şişenin yaydığı soğukluk bedenime iyi geliyor, anlık bile olsa. Her zamanki sığınağıma dönüp içiyorum. Saatlerce. Kendimi kaybettiğime ikna olana dek.
O patikleri almamıştım. Almış mıydım? Alkolün etkisiyle bulanıklaşan zihnimde anlık olarak parlayan geçmişten kesitler vardı. Ne olduklarını bile anlayamıyordum artık. Sadece sesler nispeten daha netti. Hepsinin sonu da yeniden bir şekilde ağlayışlara dönüyordu. Bir cam kırılışını duydum. Tepkilerim zayıflamıştı. İdrak edip etrafıma bakınmam ve gördüklerimi seçebilmem haddinden fazla zaman alıyordu. Elimdeki şişenin kayıp düştüğünü anladım. Cam kırıklarının arasından şişenin dibinde kalmış olan viski parlıyordu. Sanki toplasam bir işe yarayacakmış gibi cam kırıklarını toplamak için oturduğum yerden eğiliyorum. Avcumda ıslak ve soğuk bir parça var. Sarhoşluğun etkisiyle zemin dönüyor. Görüşüm bulanıklaşıyor. Uyanık kalmaya çabalasam da nafile. Avcumdaki soğuk ıslaklığa bir tezat çıkıyor. Ilık bir sıvı yavaşça avcumdan süzülüyor. Yere düşen kan damlalarını dahi net seçemeden bilinçsizliğe doğru kayıyorum.