Yazar Notu: Bu roman Dante'nin Cehennem düzeninden etkilenmekte olup birebir aynı düzene göre işlememektedir. Katlar, günahlar ve dolaylı olarak cezalar yeniden kurgulanmıştır. İyi okumalar dilerim>
Cumartesi, 07.13
Adımlarım seri bir şekilde birbirlerini takip ederken, elimde tuttuğum karton kahve bardağından avcuma yayılan sıcaklıkla soğuk hava belirgin bir tezat oluşturuyordu. Bundan birkaç yıl kadar önce, elimde duran üçgen şekilde kesilmiş şu soğuk sandviçlere bir gün alışacağımı söyleseler, muhtemelen hiç ihtimal vermezdim. Buna rağmen son bir yıldır neredeyse her sabahımı artık midemi bulandırmaya yüz tutmuş şu kahve ve soğuk sandviç ikilisiyle geçiriyordum.
Hava kapalıydı. “Umarım yağmur yağmaz,” diye geçirdim içimden. Kaldırımdan köşeyi dönerken bir ısırık daha aldım sandviçten. Yanından geçtiğim gazeteci çocuk, artık otomatikleşmiş o tebessümle karşılık verdi ve gazetelerden birisini alıp uzatacakken ellerim dolu olduğu için duraksayıp gözlerime baktı, sorarcasına. O koyu kahve yorgun bakışlar ve göz altlarındaki morluklar, bu yaşında omzuna binen yükün yalnızca sabah ayazında gazete satmak olmadığını gösteriyordu.
Ağzımdaki büyük çiğnenen lokmadan dolayı çocuğa bir iğrençlik sunmamak için bakışlarımla cebimi işaret ettim. Gazeteyi katlayıp büyük ve derin palto cebime tıkıştırdı. Gazete, eğimli bir şekilde yarısı cebimden taşarak duruyordu. Komik duracağını biliyordum fakat şu sıralar yoldan geçen rastgele birinin eğlencesini umursayacak durumda değildim. Acelem vardı. Hızımı yeniden kazanarak ilerlemeye devam etmeden hemen önce ufak bir baş selamı verdim ve yanından uzaklaşıp gittim.
Çoğu dükkân ve kafe daha yeni açılıyordu. İki adım atmaya üşenen, bir yandan soğuk ve kuru rüzgârdan korunmaya çalışıp diğer yandan da esnemelerini durduramayan insanların arasında benim telaşım muhtemelen absürt duruyordu. Sorun muydu? Eh, bir nebze ama bu işi ben kendim istedim sonuçta. Şikâyetçi olamazdım. En azından hâlâ bu kadar heyecanla yaparken.
Gerçi henüz heyecanımın sönebileceği bir yaşta da sayılmazdım. Henüz. “Yaş kırk,” diyordu karakoldakiler, “yaş kırk ve sonra sen de bıkacaksın. Sigaraya başlarsın, evlenmişsindir ve bir çocuğun vardır fakat kendi çocuğunun dahi konuşmasını kafan almaz bir vakitten sonra; bizim işler böyledir, cesetlerle durmak bir yerden sonra seni de yaşayan bir cesede dönüştürecek.”
Pek de hak verdiğim söylenemez açıkçası. Ben? Evlenmek? Çocuk? Aynı cümlede düşünmek bile tuhaftı. Çocuklarla aram hiç iyi olmamıştır. Olmasın da zaten. Bazen meslektaşlarımdan çocuğunu yanında getirmek zorunda kalanlar olurdu ve böyle anlarda hep bir sorun çıkardı. Tam da o “sorun çıkan” malum anda çocuğu emanet edecek birisi gerekirdi. Beni az buçuk bilen herkes için ortak olan şeyse o çocuğu emanet etmek için en yanlış kişi olduğumdu. Duygularımı, daha doğrusu tiksinti ve hoşnutsuzluğumu, asla gizleyemiyordum. Bakışlarım, yüzümü buruşturuşum, kaş çatışım, suskunluğum, iğnelemelerim—hepsi o anki hoşnutsuzluğumu haykırırdı. Ve çocuklar, özellikle bebekler, o hoşnutsuzluğu görünce çoğunlukla çığırmaya ve kendilerini yırtarcasına, salya ve sümüklerin arasından ağlarlardı ve bitiş. O, emanet edilen sürenin sonunu bildiren zildi yanımdaki çocukların ağlayışı.
Aldığım bir diğer lokma artık çiğnedikçe ağzımda büyümeye başlamıştı adeta. Yutmak o denli zor geliyordu. Kendimi zorlayıp o son parçayı da yuttum ve o kahrolası sandviçi bulduğum ilk çöp kutusuna attım. Geriye, soğuk havanın etkisiyle sıcak buharını usulca kaybeden kahvem kalmıştı. Bir yudum aldım; hâlâ sıcak olan sıvı boğazımdan kayarken düşünce kasırgasına bir kez daha teslim oldum.
Gerçi nedenini sorgulamıyor da değilim. Muhtemelen kendi çocukluğuma dair olan o kaybımdan ötürüydü. Kimileri kötü bir çocukluk geçirirdi ve gaddarlaşırdı. Şanslılar... En azından hatırladıkları bir çocuklukları var. Malum, benim çocukluğuma ya da daha doğrusu ergenliğime dair yaklaşık on yıllık bir kayba sahibim. Bir kısmında daha bilinçli bile değildim. Sorun şu ki o on yılda her ne yaşandıysa hayatımı kökünden değiştirmişti. İnsanların bana davranışları dahi değişmişti. Bir hastane odasında, yoğun bakım ünitesinde komadan çıktığımda artık bir ailem bile yoktu. Geriye kalan tek kişi olan teyzemse artık teyzem değildi. Beş yıl önce o da hayatımdan tamamen çıkmıştı zaten. Bana o on yılımı anlatabilecek tek kişiyi, o on yılı anlatması için ikna edemeden kaybetmiştim.
Aslında bir yerde acınası geliyordu. Hayatımı muhtemelen kökünden değiştirmiş olan zamanlara dair en ufak bir fikrim dahi yoktu—hayır, vardı. Sol kolumdaki yanık izi. Bilen biri yoktu. Daha doğrusu bilen ve yaşayan, benim bildiğim birisi yoktu.
Kahveyi tutan elimin titrediğini fark ettiğimde kaşlarım istemsizce çatıldı. Çenemdeki kasların seğirdiğini hissedebiliyordum. “Saçmalık, bunun beni bu kadar etkilememesi gerekiyor,” diye geçirdim içimden ve derin bir iç çekip kahvenin geri kalanını tek seferde bitirip attım. Soğuktan dolayı yaptığıma kendimi inandırdığım bir vaziyette ellerimi paltomun ceplerine soktum. Az önce titreyen o elimi paltomun içinde yumruk yaptığımıysa henüz fark etmemiştim.
•~•
Kim bir rahibi öldürürdü ki? Gerçi neden öldürüldüğüne dair en ufak bir fikre dahi sahip olmadığım onlarca kişinin arasına Rahip Noah Smith de karışsa pek de garip durmazdı. Sanırım.
Yalan yok, pek dindar biri değilim. Genelde şu malum sınırlı çevremle konuştuğum konular da en az sayıları kadar sınırlı olduğundan bu konuyu dile getirme gereği de duyduğum olmamıştı.
Olay yeri temizdi. Susan, adli tıpçılarla beraber bir otopsi hazırlayacaktı. Yaklaşık bir saattir kilisedeydim. Cesedin etrafını ve geri kalan birçok yeri incelemiştim; henüz herhangi bir parmak izi yoktu, tıpkı diğer başka izlerin olmayışı gibi. Kahrolası herif temiz çalışmıştı.
Ölüm katılığı henüz doruğa ulaşmamıştı, vücut sıcaklığında yaklaşık 10 derecelik bir düşüş vardı. Muhtemelen 8-10 saat önce ölmüştü. Üzerinde boğuşma izi yoktu. Dilinin yarısı kesilip alınmıştı ve üzerinde siyah tabanlı bir iskambil kartı duruyordu. Altın sarısı desenler ışık altında parlıyordu. Karo dokuz...
"Otopsi raporu çıktığında beni bilgilendir," dedim, yere çökmüş vaziyette cesedi inceleyen Susan'a. Koyu mavi gözlerini benimkilere çevirdi; onun bakışlarında da aynı bıkkınlığı ve gizli tedirginliği görebiliyordum. Burada kimse bir düşmandan korktuğunu dile getirmezdi; bunun yerine daha kapalı yöntemlere başvururlardı. "Sinir bozucu", bunun için vazgeçilmez bir yoldu, her zaman.
Hafifçe başını sallayarak onayladı. İnce dudaklarında ufak, hoş bir tebessüm belirdi. "Yaparım," diye mırıldandı o yumuşak tavrıyla.
Şu kadını hiçbir zaman mantığıma tam oturtturamıyorum. Onca yılın her haftası, her gününün onlarca saatini aynı sahte samimiyetle sürdürmesi tuhaf geliyor. O dudaklarda bir tebessüm oluşur ama bakışlarda en ufak bir değişim olmaz. Aynı soğuk şüpheyi taşımaya devam eder.
Nezaketi çoğunlukla bir kılıftır. Atıştırmak için aldığı bir şeyi kendi isteğiyle paylaşmaya çalışmış ve size bir parça isteyip istemediğinizi sormuşsa, eğer iyi bir gözlemciyseniz ve yanıt olarak istediğinizi söylemişseniz, o esnada bakışlarında oluşan anlık öfkeyi yakalamanız pek de zor olmaz. Bir yerden sonra sunduklarına el uzatmamanız gerektiğini ve hatta yeterli bir süreden sonra onun tavırlarını çok da umursamamanız gerektiğini kestirebilirsiniz.
Kısa bir onayla arkamı dönüp kilisenin çıkışının yolunu tuttum.
Susan aslında alanında oldukça başarılı bir patologdu ve burası beni ilgilendiren tek nokta olması gerekirken—ki öyle... galiba—yine de bazı zamanlarda merak etmeden duramıyorum. Kendisiyle 7 yıldır iş arkadaşı sayılırız fakat pek de yakın değildik artık. Bir zamanlar haddinden de yakındık, hâlbuki.
Kapının girişinde bir grup polis duruyordu. Hepsini tanıyordum. Kısmen. Bu cinayetlerin nereye varacağı üzerine tahminler savuruyorlardı. Fikrimi her soruşlarında başımdan savmama rağmen Jackson beni gördüğü gibi dudaklarını araladı fakat hızla yanından geçip gitmemle yeterince net bir yanıtı çoktan vermiştim.
"Nereye gidiyor bu yine?"
"Bilmem, onu kim anlayabilir zaten?"
Onları duymadığımı falan mı zannediyorlardı diye düşünürken kulaklarıma ilişen sözler boğazımda bir yumrunun oluşmasına sebep oluyor.
"O yaşlı ölmese iyiydi, o zamandan beri başına buyruklaştı iyice."
Dışarıya hiçbir şey yansıtmadığıma emin olsam da o an içimden bir parçanın onlardan biraz daha uzaklaştığını hissettim. Gerçi haksız da değillerdi. O kadının ölümü beni sandığımdan daha çok ve daha kötü etkilemişti. Artık inkâr etmenin bir anlamı yok. Bu, onu sevdiğimden dolayı değil gibi bir his var içimde. Daha çok... bilmediklerimden dolayıydı. Büyük tablodaki minicik detayları bulup anlamlandırmaya dayalı bir adamın kendi geçmişinin çoğundan bihaber oluşu hoş değildi. Kendime kızmadan edemedim. Niye hatırlayamıyordum ki? Kendimi ne kadar zorlasam da olmuyordu. O devasa uçurum dolmuyordu. İçindeki gizlere dairse en ufak bir fikrim yoktu.
•~•
"Son zamanlarda dikkatinizi çeken bir şey var mıydı?"
"Aslında... vardı. Bu olaylarla ilgisi var mı bilmiyorum ama son zamanlarda biraz daha gergindi. Bazı sorunların yaşandığını ama halledeceğini söyledi sadece. Daha fazla bu konuda konuşmama izin vermedi."
"Bahsettiği birisi oldu mu?"
"Hayır, sadece şu son doktorun öldürülüşü onu biraz sarsmıştı galiba. O olaydan sonra uzun bir süre hiç konuşmadı, gerginlikleri o zamanlarda başladı."
Tek kaşımı kaldırıp önümdeki dosyalardan bakışlarımı çekip ona doğru bakıyorum. "Emin misin?" Sesim beklediğimden daha şüpheci ve sorgulayıcı çıkıyor. Öyle ki kadıncağız bir an tereddüt edip düşünüyor ve gözlerini kırpıştırıyor. Ardından başıyla yeniden onaylıyor.
"Yani... evet, en azından benim dikkatimi o zaman çekmeye başladı."
Derin bir iç çekip içlerinden kayda değer bir şey çıkmayan son dosyayı da rafa kaldırıyorum. Bakışlarım kitaplığa doğru kaydığında bir an için geçmiş cinayetleri ve kurbanların araştırdığım odalarını aklımdan geçiriyorum. Herhangi bir tepki vermeden gözlerimi ona çeviriyorum. "Tekrardan teşekkürler. İzniniz olursa ben biraz tek başıma incelemek istiyorum." Rahibin eşi sessizce kabul edip geri geri odadan çıkıyor ve kapıyı kapatıyor.
Kitaplığa yaklaşıyorum, gözlerim tüm kitaplarda dolanıyor. Tuhaf veya olmaması gerektiği izlenimini uyandıracak bir şey arıyorum fakat görünürde yok gibi duruyor.
Sıkılmaya başlamıştım. Ölenlerin hepsi aynı ilaçla ölüyordu. İlaç, iskambil, kesik dil... Kesik dil... Sembolik ölümlerdi bunlar. Boşuna seçilmiş olamazlardı, bir anlamı olmalıydı. Şimdiye kadarki tüm cinayetler bir kez daha gözlerimin önünden geçiyor. Her birinde farklı bir iskambil kartı vardı. Belli bir sıra takip etmiyordu ama belli bir anlamı olabilirdi. Hepsi aynı ilaçla öldürülmüştü. Neden bir ilaç? Tek bir kurşunla da işini pekâlâ halledebilirdi.
Zihnim kopuk parçalarla oynarken odanın geri kalanını da araştırmaya başlıyorum. Çekmeceleri karıştırıyorum; tüm dosyalar, kitaplar, odanın her bir parçası... Yine de bir şey bulamıyorum.
Saatlerdir gerek birimlerle gerek tek başıma incelemediğim bir nokta, araştırmadığım bir yer kalmadı. Yine de hiçbir şey yok. Bu da karşımızdakinin bir psikopat oluşunu kanıtlıyor olsa gerek. Susan birkaç saat önce otopsi raporundan beni haberdar etmişti. Yine pek farklı bir şey yoktu. Telefonumu çıkartıyorum ve Christian'ın numarasını tuşluyorum. Gergin ve sabırsız bir tavırla kulağıma götürdüğüm telefon birkaç çalıştan sonra açılıyor. Durumu bildirip fazla da uzatmadan telefonu kapatıyorum. Yorgunluk ve bıkkınlık iliklerime kadar işlenmeye başlıyor. Daha fazla burada durmayı istemiyorum. Odadan çıkıp ev sahiplerini kısaca bilgilendiriyor ve kendimi hızlıca sokağa atıyorum.
Hava gitgide daha da soğuyor. Ensemden bir ürpertinin indiğini hissediyorum. Hava, yağmurun habercisiymişçesine nemliydi. İnsanların yüzlerinden ve aceleci, dengesiz adımlarından adeta huzursuzluk akıyor. Telaş, acele, gerginlik... Ya da ben böyleyim ve etrafı da kendim gibi yorumluyorum. Kafamı hızla iki yana sallayıp bulanık düşüncelerimden kurtuluyorum ve evin yolunu tutuyorum. Buradan çıkmak istiyorum. Adımlarım giderek daha da hızlanıyor ve tıpkı başkalarında gördüğüm o telaşa bürünüyorum.
Kendimi eve atar atmaz duşa giriyorum. Havanın ne kadar soğuk olduğu önemsiz; soğuk bir duşla kendimi adeta ufak çaplı bir şoka sokmak her daim işime yaramıştı.
•~•
Cumartesi, 22.45
Dolaptaki içki yoğunluğuna objektif bir açıdan bakarsam çıkacak olan sonucun iç açıcı olmayacağını bildiğimden, umursamadan elime gelen ilk şişeyi çıkarıyorum. Büyüdüğünüz çevre sizi cidden de dönüştürüyordu. Annemle babamın içtiğini hiç hatırlamasam da onlara dair olan anılarımın çoğu hafızamdan çoktan silindiğinden net konuşamıyorum. Tek bildiğim, o kahrolası hastane odasından çıktıktan sonra alkolik bir kadının yanında kalmaya devam edişimdi. Annemin öz kız kardeşi olduğunu bilsem dahi ona “teyze” diyemiyordum; o kadın benim gözümde yalnızca “o kadın”dı.
Yönümün balkona doğru olduğunu, balkon kapısının önündeyken ancak idrak edebiliyorum. Dışarıya çıkıyorum ve soğuk hava yeniden beni karşılıyor.
Ahşap kahve sehpasının yanında duran iki sandalyeden birisini çekip oturuyorum. Elimdeki kırmızı şarap şişesinin kapağını açıp şişeyi kafama dikiyor ve birkaç yudum alıyorum. Hayır, tek sebep sorunun ne oluşunu ya da bu cinayetlerin sebebini henüz çözememiş olmam değil. Sorun, işteki “benin” bana yabancı olması. Sorun benim de bu işin bir parçası oluşum, yalnızca soruşturmanın baş dedektifi olarak değil. Sorun şu an önümde duran o iskambil kartı: Maça as... Ekipten kimsenin bundan haberi yok.
Dün gece olay üzerinde çalışmak ve belki gözden kaçırılan bir detayı yakalayabilmek için vakayla ilgili tüm otopsi raporları, çekilen fotoğraflar ve soruşturma bilgilerini aldım. Net bir şey çıkmasa da zihnimdeki şüphelerin ürkütücü bir boyuta ulaşmasına sebep olmuştu. Yine de bunların hepsini yalnızca zihnimde tutmaya kararlıydım. Her ihtimale karşı herhangi bir yere not almadım. Tüm dosyaları toplayıp karakola geri teslim ettim. Her ne kadar hâlâ orada otursam da artık bu evin yeterince güvenli olduğunu düşünmüyordum. Bu ani her şeyi gözden geçirme kararım elbette şans eseri değildi. Dün sabaha karşı bir ara uykumdan uyanmıştım. Onun nedenini hatırlamıyor olsam da mutfağa kendime bir bardak su doldurmak adına giderken, o esnada açık olan, içerisinde atmaya elimin varmadığı, o kadından bana kalan son hatıraların olduğu ufak dolabın kapağının ben yatmadan önce kapalı olduğunu adım gibi net hatırlıyordum. Tıpkı orada bir maça as kartının olmadığı hatırladığım gibi. Kart, cinayet mahallerinde olan kartlarla aynıydı. Siyah zeminin üzerinde altın rengi bir boyayla kazınmış olan maça as simgesini gördükten sonra bir süre duraksadığımı hatırlıyorum. Her şeyi yeniden gözden geçirmek için akşamına tüm davayı gözden geçirmiştim. İki gündür ekiptekilerden kimsenin bundan haberi olmaması daha mantıklı bir karar gibi geliyordu. Hâlâ da öyle.
Şaraptan bir yudum daha alırken kartı avcumda evirip çeviriyorum. Ne aradığımdan emin değilim ama bir anlamı olmalı. Aradığım kişi her kimse sanırsam bu zamana kadar ardında hiçbir iz bırakmamış olmasından dolayı onun herhangi bir şeyi rastgele yapacağını düşünmüyorum. Kurbanların neredeyse hiçbirinde boğuşma izi yoktu. Sadece boyunlarında bir iğne izi, zehirlenen bedenler, kesilen diller ve o kartlar...
Kartı masaya geri bırakıyorum. Bakışlarım sokağa kayıyor, bir köpeğin üzerinde takılı kalıyor. Apartmanın karşısındaki kaldırımda oturmuştu. Karanlık olduğundan nereye baktığını göremesem de bana bakıyor gibi hissettiriyor. Hiç kıpırdamadan öylece duruyor. Göğsümde kabarmayı isteyen paranoyakça düşünceleri bastırmak için kendimi yatağa sendeleyerek gidecek kadar sarhoş etmeye karar veriyorum.
İki hafta önce ev sahibimin evi satma kararı yüzünden yeni bir yer bulmuştum. Buradaki eşyaların çoğunu toparlayıp kutulamayı tamamlamış olduğumdan, fakat bunları düzenli bir şekilde tutabilecek kadar sabra ve çabaya da sahip olmamamdan dolayı kutular ve çoğu mobilya gerçek bir kaos içerisinde duruyordu evde. Şişeyi kafama diktiğimse o gecenin devamına dair hatırladığım, net olan son şey.
