Başım zonkluyordu. En son bu kadar sert zonkladığında bir arabanın altında kaburgalarım ve kafatasımdaki kırıklarla uzanıyordum. Göz kapaklarım haddinden daha ağır hissettiriyordu. Yutkunmaya çabaladım fakat boğazımdaki düğümler müsaade vermiyordu pek. Zorlukla gözlerimi aralamaya çalıştım. Pusa rağmen bir süre sonra onu tanımıştım. Bu herifte bir haltlar olduğunu en başından sezmiştim. Lanet olsun...
(5 gün önce)
13 Kasım Çarşamba 05.07
Göz kapaklarım ağır geliyordu bedenime. Yine de zorlama bir güçle araladım onları. Etrafım puslu ve dağınık, midem bulanıyor. Boğazım acı bir hisle yanıyor, kaşlarımı çatıyorum. İçeriye sinmiş olan viski kokusu, dün geceden kalma kopuk parçaları birbirine az da olsa bağlamayı beceriyor. Yutkundum; o acı hissiyatı yok etmeye çabalıyorum. Uyuşmuş ellerimle sandalyenin kollarını kavrıyor ve kendimi doğrultuyorum. Gözlerim etrafı tarıyor. Bir şeyler arıyorum... Kendimi ana bağlayabilecek herhangi bir şey, kafam yerinde değil.
Yolumun sonu yine banyoda bitiyor. Soğuk bir duş, tüm midenin boşalması ve yine akşamdan kalma bir ben. Aynadaki aksim fazla yorgun, fazla bitkin. Yine de kendimi toplamak zorundayım. Sonuçta akşamdan kalma bir dedektif olmaz, olmamalı.
Baştan savma bir kahvaltı, yine bir kahve—ki böyle devam ederse muhtemelen birkaç yıl sonra bir kardiyoloğa görünmek mecburiyetinde kalacağım—ve yine o tanıdık taş yollar. Karakola gidiyorum. Tanıdık sahte günaydınların ardından ekibin çalıştığı odaya varıyorum.
“Mr. Salazar?”
Ah, bu sesin sahibini elbette tanıyorum. Topuklarımın üzerinde dönerek onun sahte selamlamalarını yansıtan bir tebessümle karşılık veriyorum ona.
“Miss Clark?”
Güzel patoloğumuz tüm endamı ve soğuk mesafesiyle karşımda duruyordu.
“Sizi görmek isteyen birisi var, zemin katta sizi bekliyor.”
Tek kaşımı kaldırdım. “Kim?”
“İsim vermedi.”
Ne şaşırtıcı (!)
“İlgileneceğim,” diye kısaca kestirip attım. Bakışlarında anlık bir küçümseme belirdi ama hemen gizledi—ya da gizlediğini zannetti. Derin bir iç çekti, sabır dilercesine. Bıktı benden, farkındayım. Aylardır katlanmak istemediği birine “peki” demek zorunda kaldı, samimiyet beklemiyorum.
Susan’a konuyla ilgileneceğimi söyleyip katın yangın merdivenlerine doğru ilerliyorum. Cebimden bir dal sigara çıkarıp dudaklarımın arasına yerleştiriyor ve yakıyorum. Derin bir nefes çekiyorum. İkinci katın merdivenlerine geldiğimde kaşlarımı çatıp duraksıyorum. Genç ve iyi giyimli bir adam duruyordu boş yangın merdiveninde. Adımlarım otomatikmen yavaşlıyor; gri gözlerinin hapsine almıştı beni. Bozmaya çabalamadım.
“Birini mi bekliyorsunuz?”
Soruma nazik ve kibar bir tebessümle karşılık verdi.
“Ah, pek sayılmaz. Polis misiniz?”
“Dedektifim,” diye yanıtladım, adımlarım merdivenleri teker teker inerken. Yaslandığı duvardan beni takip ediyor bakışları.
“Doğru, unutmuşum.”
Tek kaşımı kaldırıyorum. “Tanışıyor muyuz?”
“Tanışmıyor muyuz?”
Bir an duraksıyorum. Gözlerim kısılıyor ve onu baştan ayağa süzüyorum. Tanıdık gelmiyordu. İlk kez gördüğüme neredeyse garanti verebilirdim... neredeyse.
Derin bir iç çekip bedenimi ona döndürüyorum, elimi ona doğru uzatıyorum.
“Dedektif Edgar Salazar. Siz?”
Tutuşu sıkı, kendinden emin ama tuhaf bir şekilde nazik.
“Lars Stan Gazis. Sizinle tanışmak bir şerefti, dedektif.”
Lars Stan Gazis... Tanıdık geliyor lakin çıkaramıyorum. Sadece hafif bir baş sallamasıyla onaylıyorum.
“Sizinle de öyle.”
“Emin misiniz?”
Haklı; henüz tanıdığım birisi bile değil. Yani... sanırım.
“Niye olmasın?”
“Niye olsun? Kim olduğumu bilmiyorsunuz sonuçta.”
Bu oyun artık sinirlerime dokunmaya başlıyor.
“Haklısınız, kimsiniz siz?”
Sesim kastettiğimden de sert çıkmıştı. Hâlâ el sıkıştığımızı, o elini geri çekene dek fark dahi etmemiştim. Dudaklarının köşeleri hafifçe yukarı kıvrılıyor. Gri gözlerinde bir haz parıltısı belirdi.
“Sizi sinirlendirmek hep bu kadar kolay mı, dedektif?”
Derin bir nefes alıp etrafından dolanıyorum ve arkasından geçip merdivenlerden iniyorum. Seslenmiyor arkamdan. Ben de dönüp bakmıyorum zaten.
Zemin kata iniyorum. Sekreterlere sorsam da ortada beni bekleyen herhangi birisi görünmüyor. Bakışlarım karakolun tam ortasında durup etrafı süzerken gözlerim yangın merdivenlerine açılan kapıda da duruyor. Bir an için sessiz kalıyorum... Oydu.
•-•-•-•-•
Çarşamba, 12.10
Mola veriyoruz çalışmalarımıza. Gerçi aklım pek de burada değil. Lars Stan Gazis... İsmi beynimde yankılanıp duruyor, üzerime çökmüş bir lanet gibi. “İyi misiniz?” Soğukluğuna rağmen dikkat kesildiğini belli eden tınısı kaşlarımı çatmama sebep oluyor. Çok umursuyor ya sanki (!)
“Evet, niye?”
Bir an duraksadı ve kahve gözlerini kırpıştırdı Susan. Omuz silkip biraz daha mesafe koydu aramıza; bakışları biraz daha soğuklaştı.
“Kendinde değil gibisin. Birkaç haftadır yani. Dalgınsın. Soruşturmaya odaklandığını düşünmüyorum.”
Dudaklarımdan alaycı bir kıkırtı kaçtı. Küçümseyici geliyordu kulağa ve savunmacı.
“Hah! Öyle mi? Fikrinizi ne zaman sordum, Miss Clark?”
Sessiz kaldı.
“Ben de aynen böyle düşünüyordum.”
Diyerek önümdeki dosyaları tek avucuna topladım ve hızla yanından uzaklaştım. Kendimde değilmişim. Gayet de kendimdeyim, sadece... zihnim biraz bulanık belki. Hem ona ne? Bu benim kendi meselem. Peşinde bir seri katil olan benim, o değil.
Her ne kadar patologumuzu dinlememiş ve inkâr etmiş olsam da o günün akşamında öğrendiğim haber beni, nedenini tam oturtamadığım bir gerekçeyle sarsmış ve öfkelendirmişti. Başkomiserden bir yazı aldım. Davayı benim yerime başka birine devrettiğini ve bana karşı duyduğu güya içten teşekkürleri anlatıyordu. Elbette bu beni durdurmayacaktı. Cebimde duran maça as, bunun acımasız bir hatırlatıcısıydı ve hep öyle kalacaktı. Ben bu işte yalnızca soruşturan değil, aynı zamanda hedeftim de. Bu işi benim çözmem gerekiyor. Hem kendim adına hem başkaları adına.
Çarşamba, 18.43
Topla kendini... Kendine dön... Onlarca oda gördün, onlarca çalışma masası, doküman... Binlerce şey... Topla... Ortak bir noktaları olmalı. Bir şeyler birbiriyle uyuşmak zorunda. Ritüelistik bir katil var karşında, rastgele seçmiyor. Bir bağlantıları olmak zorunda.
Gözden geçir...
Bir daha...
Bir daha...
Tekrardan...
Ve orada. Kitaplıklar. Evet, hepsinde dolu kitaplıklar var. Ortak bir yön ara. Hadi... hadi... Alfabetik düzen! Düzenli hepsi. Sıradan tara hepsini. Fotoğraflara bak.
Dosyayı açıyorum. İçinde hem olay yerlerine hem de kurbanların odalarına dair detaylıca alınmış görüntüler var. Kitaplıkları gözden geçiriyorum. Hiçbiri net değil. Kahretsin, hatırlamalıyım. Başka... Kadını anımsadım o anda. Geçen gün kafede gördüğüm kadını. Uzandığı kitabı...
Inferno...
Cehennem...
Tabloları düşün. Hepsinin odasında bir tablo. Dokuz katlı cehennem tasviri tablosu. Dante’nin tasviri. Başka?
İsa heykeli. Sola yatık. Sol... sol... Eski İncil’lerde sol taraf günahı temsil ederdi. Özellikle Orta Çağ’da. Üstelik Cehennem’de de geçiyordu sol taraf. Günahkârlar dururdu solda. Tabloyu düşündüm bir daha. Hepsinde ufak çatlaklar vardı... çatlak... çatlak... Hasar... hasar görmüş bir cehennem... Çarpıtılmış bir cehennem... Tasvir bozuk. Ne olabilir?
Kapı çalıyor. Gözlerimi kırpıştırıyorum. Harita bulanıklaşıp kayboluyor ve zihnimdeki kör düğümler yeniden bir yumak haline gelip köşesine çekiliyor. Kördüğüm, evet. Tasvir, tasvir bozuk, anlamı olmalı.
Kapı çalıyor. Kesik ve sert bir nefes çekiyorum içime. Bakışlarım hızla odada dolanıyor, bir tehdit ararcasına. Kapı çalıyor. Üç... Üç oldu... Kutsal üçleme... Paranoyaklaşma Edgar.
Ayağa kalkıyorum ve kapıya yaklaşıyorum.
Bekle... Kapı çalmıyor. Kendi kendime kuruyorum. Yerine dön Edgar. Dediğini yapıyorum. Ama artık dağılmıştı her şey. Yeniden toplamam zaman alacaktı. Bunun yerine zihnimde beliren karanlık bir düşünceyi takip edip odama dönüyorum. Adımlarım beynimin içinde yankılanıyor. Ensemden bir ürperti iniyor, midem buruk. Tereddütlerim haklı tereddütler. Yüzleşmem gerek bir yerde. Geçmişinden kaçan bir dedektif olmamalı. Kaçmıyorum zaten.
Çekmecemi açıyorum. O mektup duruyor hâlâ orada. Yanında kart duruyor. O kart... Lanet olası kart...
14 Kasım, Perşembe 22.09
“Ne işin var senin burada?”
Susan derin bir nefes alıp veriyor ve sormaya bile gerek duymadan içeriye giriyor. Siyah deri çantasını çıkartıp kapıyı kapatıyor. Şaşkınlık ve donakalmışlıkla izliyorum onu. Önce ceketini çıkartıp askıya asıyor, ardından çantasından bir dosya çıkarıyor; benim alındığım davanın dosyası.
“Bir şeyler biliyorsun Edgar Salazar. Bir şeyleri çözdün ama susuyorsun. Yalan mı?” diyor soğuk ve neredeyse hesap sorarcasına sert bir sesle.
Tek kaşımı kaldırıyorum. Tanrım, şu kadın bana meydan okumayı ne zaman bırakacak...
“Hayır. Bulamadım belki de sanıldığı kadar başarılı de—”
“Öylesin. Bunu yutmayacağımı ikimiz de çok iyi biliyoruz.”
Sabır dilercesine bir nefes veriyor ve duvara yaslanıyorum. Bir süre cevabımı düşünsem de doğrular dudaklarımdan kayıp gidiyor ve tutamıyorum.
“Emin değilim. Ama bulduklarım var.”
Bakışlarında bir zafer parlıyor.
“Niye gizliyorsun o hâlde?”
“Her şeyi bilmek zorunda değilsin, Susan.”
Gözlerini deviriyor, ben ise tepkisiz kalıyorum. O artık içeride olduğuna göre, her ne kadar davet edilmemiş olsa bile biraz misafirperverlik göstermeliyim sanırım.
“Kahve?”
Tek kaşını kaldırdı.
“Buraya kahve için gelmedim.”
Dedi sert bir tonda. Tanrım, şu kadın...
“Niye geldin?” diye soruyorum yorgun bir sesle.
Derin bir iç çekiyor ve bir an için tereddüt etse de çantasına uzanıyor. İçinden bir mektup çıkartmasıyla donuyorum.
Lanet olsun, o mektupları sizden bile gizlemiştim.
Bakışlarımı mektuplara çevirip yeniden ona dönüyorum.
“Belki yardımcı olur diye getirdim. Bu bugün bulundu.”
Kahretsin, o mektupları sizden bile gizlemiştim...
“Dava benim değil. Olaya dair bir sorumluluğum yok.”
Pekâlâ, merak etmediğimi söylemek yalan olur ama sonuçta bu davayı sürdüremem.
“Ben senin bakmanı istiyorum. Alexandre’nin yürüteceği bir davayı istemiyorum.”
Alaycı bir kıkırtı çıkarıyorum.
“Duygularını ve kişisel hayatını mesleğine yansıtma, Susan.”
“Bu seni alakadar etmez.”
“Haklısın,” diye kestirip atıyorum. Tartışacak hâlde değilim. Mutfağa gidiyor ve kendime bir kahve hazırlıyorum, peşimden geliyor. Omuzlarım haddinden daha dik, daha gergin, daha kaskatı. Nefesim daha sığ. Neyse ki onun fark edebileceği kadar değil.
Aramızda gergin bir sessizlik var. Kağıtların hışırtısını duyabiliyorum.
Mektuplar... Mektuplar da ritüelin bir parçasıydı. Çoğunlukla mektubu aldıktan sonra yakmayı tercih etmişlerdi; birleştirmek için gecelerimi harcamıştım. Anlaşılan son kurbanımız diğerlerinden daha aptalmış ki mektubu bırakmış ya da belki de daha zeki.
Çok konuşmadık. Aramızda konuşmaya yetecek kadar bağ kalmamıştı. Kendimi engelleyememiş ve getirdiği mektubu okumuştum; beklemediğim bir şey yazmıyordu. Çalışma odama gidip bir not defteri ile geri dönmüş ve yazılanı not almıştım. Sesini çıkarmamış ve sadece oturup işimin bitmesini beklemişti. En sonunda, her ne kadar yaptığımız etik sınırları esneten bir şey olsa bile teşekkür etmiştim ona.
Kapıyı o çıktığında ardından kapatıyorum. Geriye ben ve kalan şu iki üç mektup var artık.
17 Kasım, Pazar 02.15
Mektupları yakıyorum. Hiçbir iz kalmamalı. Onu çözeceğimi biliyordum. Rastgele öldürmüyor. Minos’un bir varyantı gibi davranıyor. Ceza kesiyor. Öldürdükleri rastgele değil. Bunu son cinayetten sonra daha net idrak ettim. Dün öldürdüğü yargıcı tanıyorum. Daha önceden rüşvet yediğini fakat halkın gözünde en “adi” suçluları hapsettiğini biliyorum. Ağır bir kamyonun altında ezildi. Kaza olmadığını düşünmemizin, hatta bilmemizin tek sebebi o iskambil kartının başında bulunuyor olmasıydı. Herkesi aynı şekilde öldürmüyor. Hepsinde bir anlam vardı lakin bu zamana kadar çözememiştim. O cehennemin tasvirini yaşatıyor. Yaptığı tek şey bu. Ve kafa karıştırmak. Neye inandığı hakkında en ufak bir fikrim dahi yok ama masum olmadığı kesin.
İçeride olduğunu biliyorum. Muhtemelen bu da benim sonumdu. Henüz kendini göstermese de burada. Pek de umursamıyorum açıkçası. Ben zaten öleli çok olmuştu; bedenim parçalansa da bir şey olmayacak.
Kendimi mutfağa yönlendiriyorum. Üzerimdeki bakışlarını hissedebiliyorum. Yeni bir şarap—gerçi daha önceden açıldı, “yeni” demek hata olur. Şişeyi kafama dikiyorum. Büyük bir yudum alıyor ve kendimi balkondaki sandalyeme bırakıyorum. Önümdeki camdan gelecek herhangi bir yansımayı görebiliyorum. Sarhoş olana dek bekliyor. Ben de ona istediğini veriyorum. Devamını hatırlamayacak kadar kusursuzca, hem de.
Günümüz, 18 Kasım Pazartesi, 22.05
Önümde sanki her şey çok da normalmiş gibi elinde tuttuğu kadehten şarabını yudumlayışını gördükçe daha da yoğun bir sinir birikiyordu içimde. İstesem muhtemelen kaçabilirim. Ellerim bağlı değil sonuçta. Oturup ciddi ciddi bu katille yemek yemeyeceğim.
Bakışları ruhumu delip geçmeye yemin etmiş gibi yoğun. Etrafımızdaki havanın bile gergin olduğunu hissedebiliyorum. Göz kontağı asla bozulmuyor.
“Böyle bakışacak mıyız yoksa yemeği düşünür müsün?” diye soruyor.
“Cidden burada oturup seninle yemek yiyeceğimi düşünmüyorsun değil mi?”
“Elbette düşünüyorum. Daha iyi bir seçeneğin yok gibi duruyor.”
“Var, buradan def olup gitmek.”
“İstiyorsan gidebilirsin. Ama biraz daha oturabiliriz diye düşünmüştüm.”
Alaycı bir kıkırtı kaçıyor dudaklarımdan. Küçümsemenin bakışlarına dahi yansıdığını hissedebiliyorum neredeyse.
“Ben adalet yanlısı biriyim. Senin gibi bir katille konuşacak hiçbir şeyim yok.”
İfadesinde en ufak bir değişim bile olmadı. Hâlâ gayet rahat duruyordu. Bir yudum daha alırken yanıtladı:
“Adalet dediğin ne senin? Rüşvet yenmesin diye cepsiz dikilen cübbeler birer sembolden öteye geçemedikten sonra ne anlamı kalır? Bir zamanlar ben de sen gibiydim biliyor musun? Halk için savaşmayı düşünürdüm. Sence de çok iç karartıcı değil mi?”
Bir an için sessiz kalıyorum. Sözleri zihninde bir bir yankılanıyor ama umursamamaya çabalıyorum.
“Sen ve halk için savaşmak, huh? Halka savaşmak desen inanırdım.”
Bu onu etkilemiyor; hatta bakışlarında tehlikeli bir karanlık sisin oluşmasından başka hiçbir işe yaramıyor.
“Konuşmanın ve salt adaleti istemenin günah kılındığı bir toplumda şeytanlar meleklerden daha hakkaniyetli olabilirler, dostum.”
Dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm dolanıyor. Ensemden aşağıya bir ürperti iniyor. Sanki artık bir insan olmanın sınırını çoktan aşmış, yeni bir oluşum gibiydi. Buz gibi ve tamamen rasyonel...
Derin bir iç çekip dilini damağına vuruyor, hafifçe başını iki yana sallayıp arkasına yaslanıyor.
“Toplum hiçbir zaman sen hayattayken senin yanında olmaz, uğruna savaşmaya değmez.”
Kadehindeki şaraptan bir yudum daha alıyor ve kırmızı sıvıyı kadehte döndürürken konuşuyorum:
“Toplumun bu kadar bozuk olduğuna seni inandıran ne?”
Düşünmeye bile gerek duymadı. Dudaklarında kendinden emin bir sırıtış oluşurken gözlerinde şeytani bir parıltı vardı. Dirseğini masaya yasladı, ufak ve tok bir sesin ardından ilk üç parmağını kaldırdı.
“Toplumu bozan insanlar kimlerdir biliyor musun? İdealistliği zenginlik zannedenler, işini parası için yapanlar ve işini statü için yapanlar. Sayıları önemli mi sanıyorsun? Karar merkezlerinde olanların sözüne kim karşı çıkabilir? Yeterince açık değil mi?”
Yeniden arkasına yaslanıyor ve derin bir iç çekip tabağındaki ete bakıyor. Ardından sakin, soğukkanlı ve ürpertici bir sesle devam ediyor:
“Söylesene Bay Muhteşem, madem kahramanlığa bu denli saplantılısın, senin varlığında seni savunma cesaretini gösteremeyenler sen sistemden kalktığında senin yerine geçip senin kaldığın yerden devam edecek gücü ve cesareti gösterebilirler mi? Kendini çok iyi zannediyorsun değil mi? İyi kime denir desem cevap dahi veremeyecek bir adamsın oysa...”
Sözleri birer tokat misali ardı ardına çarpıyordu. Ona hak vermek, ona dönüşmekti... değil miydi?
Gözlerimdeki çelişkiyi okumak zor olmamış olacak ki devam etti:
“Bence sen, peşimde kuyruğunu kovalayan köpekler gibi dolanmak yerine bu söylediklerimi bir düşün, sevgili dostum. Kabul etmene gerek dahi yok. Sadece bana şunu söyle... Sözlerimi inkâr edebiliyor musun?”
Bakışlarında o anda şeytani bir parıltı oluşuyor. Parmaklarını o tanıdık ritimde masaya vurmaya başlarken kısa bir sessizlik oluyor masada. Kıyamet öncesi bir sessizlik anından farksız, adeta.
Elindeki kadehi yavaşça masaya bırakırken yanıtlıyor:
“Ahlak değişkendir. Yanlış anlama beni, lütfen. Ya da anla, pek de umurumda değil. Kendimi aklamaya çalışmıyorum. Sadece... sence de beni yalnızca bir cani etiketine bağlamak haksızlık olmaz mı? Sonuçta ben de bir insanım. Şu anki benliğimi senin savunduğun o sistem üretti. Söylesene, kim kötü şimdi? Ben mi, sistem mi, o sistemi savunup el üstünde tutan sizler mi?”
O çıldırtıcı sakinliğin altında yatan bir öfke, bir intikam arzusu, bir zaaf arıyorum fakat bulamıyorum. Tek görebildiğim belirsizlikti. Kendisini gizlemeyi iyi öğrenmişti.
Şaraptan bir yudum daha alıyor. Cam kadeh masaya nazikçe dokunduğunda hoş, ufak bir tıkırtı çıkartıyor. O ise bana gözlerini dahi kırpmadan bakıyor; adeta ruhumu okurcasına.
“Yanlış yolu seçtiğimi biliyorum ama sana baktığımda da ‘doğru’ yolun da pek bir işe yaramadığını görebiliyorum. Sence de bu işte bir tuhaflık yok mu?”
Suskun kaldım. Sözlerini inkâr etmeyi istesem bile bunu yapmaya dilim varmıyor. Fazla haklı görünüyordu ve bu onu, boğazımdaki yumruyu yutmamı engelleyecek kadar çok rahatsız ediyor.
Dudaklarında sinsi ve küstah bir sırıtış oluştu. Derin bir nefes alıp dizlerini ovuşturdu ve ayağa kalktı.
“O hâlde... müsaade. Seninle konuşmak gerçekten çok eğlenceliydi. Gerçi yalnız ben konuştum ama bunu tahmin etmiştim zaten. Gerçekler başta sarsar.”
Diyor yumuşak bir kıkırtıyla ve paltosunun yakalarını düzeltip telefonunu cebine atıyor. Nazik bir tavırla şapkasını çıkartıp şık ve zarif bir selamla masadan ayrılıyor ve gözden kayboluyor.
Beklediğimden daha cesur bir tereddütle soruyorum:
“Madem sisteme başkaldırabiliyordun... niye ürünü olmaya boyun eğdin?”
Olduğu yerde duraksıyor. Ölüm sessizliğini andıran bir sessizlik hâkim oluyor. Bir an için tek bir anlık sessizlikti. Ardından adımları aynı şaşkınlıkla sürüp gitti.
Oturduğum yere çivilenmiş gibi hissediyorum. Halbuki istesem hemen şimdi, hatta çok daha öncesinde kalkıp gidebilirdim ama gidememiştim. Belki de gitmemiştim.
Haklı mıydı? Kesinlikle hayır. Haksız mıydı... hayır.
Neydi o hâlde?
Nerede olduğuma dahi pek dikkat etmiyorum. Belki de bilinçaltımdan etmişimdir, emin değilim. Fark eder mi? Belki etmeliydi.
