2025
''Melis Yalınay... Melis Yalınay!''
Koca 1 yıl...
Mete'nin vefatının üstünden kocaman 1 yıl geçmişti.
Yaz bitmiş, sonbahar hüznümüzü paylaşır gibi akıtamadığımız onca gözyaşını toprakla buluşturmuş, kış hiç bu kadar soğuk olmamıştı sanki.
Ve yine yaz gelmişti.
''Abla.''
Yiğit'in sakin ama gizliden gizliye varlığını saklayamadığı endişeli sesini duydum önce. Sonra omzumdaki elinin sıcaklığını hissettim. Kafamı sakince solumda oturan kardeşime çevirdiğimde sorgulayan bakışlarla, gözleriyle önünde oturduğumuz ve sıranın bize gelmesini beklediğimiz odanın kapısını işaret etti.
O tarafa baktığımda elinde tuttuğu tablete bir de etrafa bakınan kısa sarı saçlarını kulağının arkasına atmış, yorgun olsa da etrafa gülümsemeyi eksik etmeyen kadın sekreteri gördüm. Ve adım bir kez daha yankılandı.
''Melis Yalınay burada mı?''
Derin bir nefes verip kucağımdaki küçük çantayı omzuma takarak ayaklandım. Herhangi bir şey demesem de aradığı kişinin ben olduğumu anlayan sarışın kadın gülümseyerek bize yaklaştı ve birkaç metre uzağımızda durarak gülümsedi.
''Vildan Hanım sizi bekliyor.''
Yiğit de benimle birlikte ayaklanmıştı.
''Seni burada bekliyorum.''
Sanki uzun zamandır dermansız bir hastalıkla boğuşuyormuşum gibi yorgun olan bedenimi taşımakta bile güçlük çekerken solgun ifademle gülümsemeye çalıştım bana destek vermeye çalışan kardeşime.
Daha sonra sekreteri takip ederek pastel renklerinin hakim olduğu odaya girdim.
Beni yüzünde kocaman bir gülümseme ile karşılayan Vildan Hanım'ın bu ifadesi çok uzun sürmedi.
Berbat halde göründüğümü söylemezdi ama bakışları konuşsa ancak bu kadar ifade edebilirdi düşüncelerini.
Yine de kendini hızlıca toparlayarak yanıma gelip elini uzattı iç ısıtan gülümsemesiyle.
''Hoş geldin Melis, seni görmek ne güzel.''
Dermanı olmayan ellerimi zorlayarak sıktım yumuşak elini.
''Sizi görmek de öyle.''
''Otursana.''
Ağır adımlarla özellikle bu sıcaklarda oldukça rahatsız edici olan tekli deri koltuğa oturdum. Vildan Hanım'da hemen karşımdaki yerini aldığında elinde küçük bir not defteri tutuyordu.
Bu bir yıl çok şeyi değiştirmişti.
Murat ile neredeyse hiç iletişim kurmamıştık tekrar. Berk'in bebeğini görmeye gittiğimde karşılaşmıştık en son. Onu gördüğümde çok daha iyiydi. Toparlamıştı. Yada artık acısını saklayabilmeyi başaracak kadar kabullenebilmişti olanları.
Sena yurt dışında da olsa gerek sosyal medyadan gerek arada yazdığı mesajlardan nasıl olduğunu, hayatının nasıl ilerlediğini biliyordum.
Mete'nin geride bıraktığı hediyesi ise Ezgi olmuştu. Değerini kaybettikten sonra anladığımız arkadaşlığımızın bağını korumak için oldukça uğraşmıştı. İkimiz arasında artık suçlama yoktu. Kim hatalıydı unutmuştuk. Bir fail aramıyorduk.
Ben...
Bana ne olmuştu bilmiyorum.
Ama son bir yılda iyiye gidemeyen hatta zaman ilerledikçe çıkmaza giren tek ben kalmıştım.
Adaya geri döndüğümde bir hafta evde kalabilmiştim. Sakinlik ve sessizlik bana iyi gelmemiş, aksine engelleyemediğim düşünceleri ardı ardına sıraladıkça beni boşluğa düşürür olmuştu.
Bu yüzden İstanbul'a dönüp iş yerimde tamamlamam gereken şeyleri tamamlayıp işten ayrılarak İstanbul'un karmaşasına dahil oldum birkaç ay.
Sonbahar biterken ve kışa merhaba derken dünya, tekrar adaya dönmeye karar verdim. Uzun zamandır kapalı olan annem ve babamın küçük pastanesini onarmaya ve yeniden işletmeye de o zaman karar verdim. Tüm restorasyonları kendim yaptım. Sadece zaman geçirebilmek ve düşünmemek için.
Ama kış bitmeden bu küçük pastane eskisinden de güzel bir hale gelmişti.
Bu süreçte ne var ki yeme bozukluğum tekrar nüksetmiş ve bazen günlerce doğru düzgünün bir şey yemediğim olmuştu. Bahar, işten vakit buldukça bir de bana bakıcılık yapıyor ve onu bu hale sürüklemek beni perişan ediyordu. Fakat bildiğim bir şey varsa o da Bahar'ın benden daha da üzgün bir durumda olduğuydu. Elinden hiçbir şey gelmiyordu ve gözleri önünde yok oluşumu çaresizce izliyordu.
Kış ayları yazın olduğu kadar çok müşteri olmadığı için boşta kaldıkça daha çok düşünmek düşündükçe daha kötü bir ruh haline sürüklenmeye başlamam depresyonumu kabullendiğim ilk an olmuştu. Kış biterken ve yaz ayının gelişiyle turistler adayı doldururken her ne kadar talep olsa da artık pastanede çalışabilecek kadar bile mecalim kalmamıştı. İnanılmaz bir kilo kaybı ve halsizlikle sadece evde uyuyordum.
Aynada kendime bakamaz olmuştum.
Kabullenemediğim yaşadıklarımı düşünmek ve dile dökmekten korkuşum bu yüzden de destek almayı reddedişimdi.
Bana deli muamelesi yaptıklarını ve bunu yapmaya devam ederlerse onlarla iletişimi keseceğimi çok net bir şekilde belirterek, destek almam için beni ikna etmeye çalışan herkesi susturuşum Bahar'ın çıldırışı ile bir noktaya kadar işe yarayabilmişti.
Fakat Bahar bir gün dayanamayıp,
''Zaten gözlerimin önünde yok oluyorsun! Seni daha ne kadar kaybedebilirim?'' diyerek annemin ve babamın vefatından sonra iletişime geçtiğimiz Vildan Hanım'dan benim için randevu aldı.
Vildan Hanım 50'li yaşlarında, dünya tatlısı bir psikologdu. Çanakkale'de çalıştığı zamanlarda her yaz tatilinde terapiye giderdim. Daha sonra İstanbul'a taşındı ve başlarda online olarak devam ettirsek de süreci, daha sonrasında terapi almayı bırakmıştım.
Gençliğinin baharında tanıştığı travmasını bir şekilde yenmek isteyen ve hala içinde dünyaya karşı bir umut besleyen kişi şimdi tekrar karşısında fakat zayıflıktan içe göçmüş gözleri ve donuk bakışlarıyla varlığını sorgulayan 28 yaşında bir yetişkindi.
Vildan Hanım karşımda sessizce bir süre oturuyordu. Beni süzdüğünü hissedebiliyordum ama gözlerinde bir yargı yok, sadece anlayış vardı. Hafifçe gülümsedi ama gülümsemesi acıyı hafifletmeye çalışan, sıcak bir tebessümdü sanki.
“Hoş geldin Melis. Yıllar sonra tekrar bir aradayız… Şunu söylemek isterim; seni burada görmek benim için değerli. Buraya gelmiş olman, içinde hala yaşama dair bir umut kırıntısı taşıdığını gösteriyor. Senin gözlerinde çok yorgunluk görüyorum ama aynı zamanda hâlâ ‘anlatmak’ isteyen bir taraf da hissediyorum.’’
Konuşması acelesiz ve sakindi. İçinde bulunduğum karmaşadan çok farklı bir yerdeydi.
‘’Şimdi sana sormak istiyorum… Bu koltuğa otururken aklında hangi düşünce vardı? Buraya gelirken içinden geçen ilk şey neydi?”
Konuşmaya başladığımda önceden düşünmemiştim bile kelimelerimi. Kelimeler sadece dilime geliyor ve dökülerek cümleler oluşturuyordu havada.
‘’Dayanacak hiçbir şeyimin kalmamış olması... Önceden konuşmaktan korkuyordum ama artık fark ediyorum ki susmak anlatacaklarımın ağırlığından korkmamdan çok alışkanlığa dönüşmüş. Anlatacağım herhangi bir şeyin beni daha da kötüye sürüklemesinin imkanı yok çünkü.’’
Daha fazla konuşmamı bekler gibi sessiz kaldı ama diyecek bir şeyim yoktu. Onun beni yönlendirmesini bekliyordum sanki. Bunu fark etmiş olacak ki dümeni eline aldı tekrar.
“Dayanacak bir şeyin kalmadığını hissetmen çok ağır bir yük, Melis. Bu cümlen, aslında ne kadar uzun zamandır tek başına taşımaya çalıştığın şeylerin ağırlığını anlatıyor bana. Çoğu zaman insanlar sessiz kaldıklarında bunun sebebi cesaretsizlik değil, dediğin gibi bir alışkanlık… İç dünyayı susturmaya çalışmak. Fakat senin şu anda burada, ‘artık konuşabilirim’ demen, aslında içinde bir şeylerin hâlâ yaşamak istediğini gösteriyor.
Şunu bilmeni isterim: anlattıkların seni daha kötüye sürüklemek yerine seni hafifletebilir. Çünkü burada söylediklerin yargılanmayacak, yok sayılmayacak. Her birini beraber taşımaya çalışacağız. Ben senin on yıl önce, genç bir kızken bile ne kadar güçlü olduğunu görmüştüm. Evet, o zaman da acılarını göstermekte zorlanıyordun, ama yine de hayata tutunmaya çalışıyordun. Şimdi fark ediyorum ki o direncin hâlâ sende var, sadece çok yorulmuş.
Sana şunu sormak istiyorum: Senin için ‘dayanacak bir şey’ demek ne ifade ediyor? Bir insan mı, bir amaç mı, bir duygu mu? Yani Melis, hayatında seni ayakta tutabilecek, belki çok küçük de olsa, hâlâ var olduğunu hissettiren herhangi bir şey bulabiliyor musun? Yoksa bu his tamamen kaybolmuş gibi mi geliyor?”
‘’Her şey Mete’nin bizi terk etmesiyle başladı. Ya da içimde biriktirdiğim her şey o zaman gün yüzüne çıktı. Ona karşı öyle büyük bir pişmanlık duygusu var ki içimde, beni günden güne paramparça ediyor sanki. Beni yok ediyor! Ama yine o duygu yaşamama devam etmemi sağlıyor. O pişmanlığı sadece Mete’ye değil, herkese karşı duyuyorum çünkü artık.’’
Uzun zaman sonra ilk defa boğazımda oluşan baskı ağlamak üzere olduğumu hissettirdi.
‘’Bahar mesela… En yakın arkadaşım, önceden de benim annem gibi beni sürekli korur kollar beni iyileştirmeye uğraşırdı. O zaman da arkadaşımın bu çabasına üzülürdüm ama mutlu da olurdum, değerli hissederdim ve çabalardım daha iyi olabilmek için. Ama şimdi sadece derin bir pişmanlık duyuyorum onu bu halde bıraktığım, bana bir bakıcı gibi davrandığı için. Kardeşim için pişmanlık duyuyorum, ablasına ihtiyacı var belki ama ablasının kendine bile hayrı yok şu anda. Gördüğünüz ürere… Ölürsem, ona yaşatacağım yalnızlıktan endişe duyuyorum. Annemizle babamız zaten bizi bırakmışken elinde kalan tek aile ferdini elinden almaktan korkuyorum. O pişmanlık hissinin korkusu yaşatıyor beni. Ben artık o kadar yoruldum ki kendimi sürekli avutmaktan, artık sadece huzur istiyorum, çabalamak istemiyorum.’’
‘’Melis, hissettiğin bu pişmanlık öyle güçlü ki hem seni yıkıyor hem de hayatta tutuyor. Bu çok çelişkili bir duygu ve içinde ne kadar büyük bir çatışma yaşadığını gösteriyor. Pişmanlık, çoğu zaman geriye dönüp değiştiremeyeceğimiz şeyler için kendimizi cezalandırma biçimi haline gelir. Sen de sanki hayatının her alanında bunu yaşıyorsun: Mete’ye, Bahar’a, kardeşine karşı… Sanki onların yaşadıkları ve senin elinden kayıp giden her şeyin sorumlusu gibi hissediyorsun kendini.’’
Doğruydu. Hatta annem ve babamın bile.
‘’Senin, kayıplarını onarmak yerine sürekli kendini suçlamayı seçtiğini görüyorum. Bu anlaşılır bir tepki, çünkü suçluluk bazen sevginin devam eden bir formu olur. Sevdiklerimizi kaybettiğimizde, onları yaşatabilmek için kendimize yük bindiririz. Ama soruyorum sana Melis: Mete’nin, Bahar’ın ya da kardeşinin seni bu kadar ağır bir yükün altında ezilmiş görmesini ister miydin? Onların gözünden seni düşündüğünde, gerçekten sana bu pişmanlığı ve suçluluğu yüklemelerini hayal edebiliyor musun?
Şunu da merak ediyorum: Eğer bu pişmanlığı biraz olsun hafifletebilseydin, o zaman hayatında hangi duyguya yer açılabilirdi sence?”
Düşündüm ama gerçekten bir cevap bulamadım.
‘’Bilmiyorum, düşünmedim. Ben hep küçük bir hayat istedim. Sevmek; sevilmek, sevdiklerimle bir arda mutlu olabilmek... Annemle babamı kaybettiğimde kırılan ilk hayalimi onarmak öyle zaman almıştı ki, şimdi Mete'nin kaybı ile, küçük bantlarla yapıştırdığım kırıkların her birinden sızıyor, o küçük camdan kalbimde hiçbir umut barınamıyor sanki.’’
Bana öyle bir şefkatle baktı ki, bu bakış bile biraz daha iyi hissetmemi sağlamıştı şimdiden.
‘’ Cam kalbinin kırıklarından sızan umutsuzluğu çok iyi hissediyorum, Melis. Ama kırıkların olması, kalbinin hâlâ orada olduğunu gösteriyor. Senin hayalin her zaman küçük, sade bir mutluluk olmuş. Bu hayal, kayıplarınla birlikte yıpranmış olsa da tamamen yok olmamış. Şimdi sana sorum şu: O küçük mutluluğu yeniden kurabilmek için bugün, çok küçük de olsa hangi adımı atabilirsin?”
Gözümden bir damla yaş düştü.
‘’Korkumla yüzleşebilirim belki?’’
‘’Hangi korkunla yüzleşmek için adım atmak isterdin?’’
‘’ Adım atacağım şey en korktuğum şey olacak. Mete'den kalan anılarla yüzleşmek…’’
Gülümsedi. Harap halimin aksine her şey yolunda gibi gülümseyebiliyor, her şeyin düzeleceğine dair büyük bir inançla bakıyordu bana. Gerçekten, düzelebilir miydi?
‘’ Bunu yaparken yalnız olmadığını bilmeni istiyorum. Bu süreçte sana destek olacak bir alan var; burası, güvenli bir alan. Duygularını saklamak zorunda değilsin, ağlamak, üzülmek ya da öfkeyi hissetmek tamamen normal. İstersen, birlikte bu yüzleşmeye nasıl başlayabileceğini planlayabiliriz.’’
Kafamı iki yana salladım hayır anlamında.
‘’ Sanırım kendim yüzleşmeliyim. ama ihtiyacım olan destek için yine sizinle iletişime geçebilirim, değil mi?’’
Sıcacık gülümsedi yine.
‘’Elbette Melis. Ne zaman istersen. Şimdi, biraz da yeme bozukluğunun durumu hakkında konuşmak ister misin?’’
Bu sefer gülümsemesine karşılık verdim. Biraz da bu konu hakkında konuştuk.
Kendimi bilinçli aç bırakmıyordum bu da durumu daha da karmaşık hale getiriyordu çünkü aç hissetmeme durumum aslında depresyonun getirdiği bir duyguydu.
Uzun konuşmalar ardından birbirimize veda edip bir sonraki seans için sözleştik.
Odadan çıktığımda, Yiğit merakla bakıyordu gözlerime. Ona gülümseyip biraz olsun endişesini azaltmak istedim. O da bana gülümsese de hala endişesini üzerinde taşıdığına emindim.
Yiğit artık üniversite son sınıftaydı ve okulu İstanbul’da olduğu için bulduğu staj ve iş imkanları sonrası İstanbul’da kalmaya karar verdiğinden yıl başında ev tutmuştuk. Buradaki düzene iyiden iyiye alışmıştı. Onun büyüdüğünü görmek beni gerçekten gururlandırıyor, hayata sağlam basmaya devam edebildiğimiz için de kendimizle gurur duyuyordum böyle anlarda.
Sessizce otoparka indiğimizde kendimi halsiz hissettiğim için anahtarı Yiğit’e verdim ve şoför koltuğuna kendisi geçti.
Tam otoparktan çıkmış, hastanenin önünden geçecekken ani bir firenle sarsıldığımızda henüz emniyet kemerimi takmadığım için öne doğru savulunca kafamı çok sert bir şekilde torpidoya çarptım.
‘’Abla iyi misin?’’
Yiğit’in endişeli sesini ve alnımdaki acıyı umursamadan hızla arabadan indim çünkü fren sebebi önümüze çıkan beyaz önlüklü bir adamdı ve ona çarpmış mıydık olayın o anki şokuyla fark edememiştim.
Arabanın önüne geldiğimde yerde dizleri üzerinde duran doktor elleri arasında küçük bir kedi yavrusu tutuyordu. Ama sırtı bana dönük olduğu için sadece siyah saçlarını ve kedi yavrusunu görebiliyordum üstten.
‘’Hocam öyle yola atlanır mı? İyi misiniz?’’
Yiğit’in sinirli ve endişeli sesine karşılık kafasını kaldırıp mahcupça kardeşime baktı tanıdık yüz.
‘’Kusura bakmayın kedi yola atlayınca refleks olarak ben de attım kendimi.’’
Doktor ayaklanıp üzerindeki tozu sirkeledikten sonra turuncu sokak kedisini tekrar kaldırıma bıraktı. Kedi, olayın şokuyla etrafımıza toplanan meraklı kalabalık arasından umursamaz bir şekilde geçip giderken garip bir şekilde tanıdık gelen bu yüz ve sesi anımsamaya çalışıyor ama bir türlü çıkartamıyordum.
‘’Ben iyiyim merak etmeyin. Siz iyi misiniz?’’
Doktor bir Yiğit’e bir bana baktığı sırada benim yüzümdeki sorgulayan ifadenin ona da geçtiğini fark ettim. O da beni bir yerden anımsıyor gibiydi sanki.
‘’Abla alnın kanıyor.’’
Yiğit hızla hemen yanı başımda yerini alırken ince dal parçaları gibi görünen parmaklarımı alnıma götürmemle sıcak bir sıvıyı parmak uçlarımda hissetmem bir oldu. Tabii sızıyı da aynı oranda.
‘’Bir pansuman yapalım.’’
Doktor da yanımıza geldiğinde
‘’Gerek yok…’’ dedim ama Yiğit’in ısrarları sonucu kabul etmek zorunda kaldım.
‘’Siz aracı uygun bir yere çekin isterseniz ben hanımefendiye eşlik ederim. Acil serviste olacağız.’’
Araba direkt hastanenin önünde durduğu için Yiğit onu park edecek bir yer bulmaya giderken ben de doktorun peşine takılarak acile girdim. Bir sedyenin üzerine oturduğumda uslu bir çocuk gibi doktoru beklemeye başladım.
‘’Tekrar kusura bakmayın lütfen.’’
Eline eldivenlerini takan doktor ayağıyla dönen bir sandalyeyi kendine doğru çekti.
‘’Önemli değil. Biz de daha yavaş gitmeliydik. Siz de kusura bakmayın.’’
Doktor küçük masadan metal bir alete uzanırken gözlüğünün üzerinden bakıp hafifçe gülümsedi.
Gerçekten… Nereden tanıyordum bu adamı.
‘’Sizinle daha önce karşılaşmış mıydık?’’
Hayır, bu soruyu soran ben değil, üzerine antiseptik solüsyon (adını pek bilmiyordum sadece öyle olduğunu tahmin ettiğim) döktüğü pamuğu nazikçe alnımdaki yarığın üzerinde gezdiren doktordu.
Her ne sürüyorsa canımı yaktığı için yüzümü hafifçe buruşturdum.
‘’Tanıdık geliyorsunuz ama çıkartamadım.’’ dedim dürüst davranarak.
Pamuğu bıraktığı sırada çatılan kaşları beni hatırlamaya çalışıyor gibiydi. Ayrıca kullanacağı malzemeleri gördüğümde alnımın halini görmemiş olsamda küçük bir pansumandan ziyade bir dikiş gerektirdiğini anlamıştım.
Dikişi atmak için yaklaştığında üzerinden gelen hafif sigara kokusunu fark ettim. Muhtemelen sigara içmek için dışarı çıkmıştı ve bu olay yaşanmıştı.
Ama bu sigara kokusu onun kim olduğunu hatırlamamı sağladı.
Otelin bahçesinde karşılaştığımız o adam.
Adı neydi…
‘’Civan?’’
‘’Efendim?’’
Doktorun kaşları çatılırken hafifçe güldüm.
‘’Sanırım sizi nereden tanıdığımı hatırladım. Geçen yaz İzmir’de karşılaşmıştık. Otel bahçesinde.’’
Yüzündeki şaşkınlık görülmeye değerdi.
Doğru tahmin yaptığımı fark ettiğimde yüzünü daha detaylı taradım. Onunla ilk karşılaştığımızda ağlamaktan kızarmış ve şişmiş gözleri, yorgun yüzü ve dağınık saçından eser yoktu.
‘’Melis.’’
Güldüm.
‘’Evet.’’
Dudağının kenarıyla gülmeye başladı.
‘’Ama sen yanlış tahmin ettin. Civan değil, Cihan.’’
Mahcupça yüzümü ekşittim.
‘’İsim hafızam pek iyi değil. Kusura bakmayın.’’
Bir yandan alnımdaki yarayla ilgilenirken aralıklarla yüzümü inceliyor ve gülüp duruyordu.
‘’İşe bak, hayatın bizi burada tekrar karşılaştıracağını kim bilebilirdi.’’
Derin bir nefes verdim.
‘’Öyle. Hayat sürprizlerle dolu. Ama sizi daha iyi gördüm. Gerçekten de huysuz biri değilmişsiniz.’’
Başta ne demek istediğimi anlamasa da kısa bir süre sonra sesli bir gülüş sundu. Ona eşlik ederken uzun zaman sonra ilk defa içinde bulunduğum karmaşadan uzaklaştığımı hissettim.
‘’Fazla kabaydım. Tekrar tekrar özür dilerim.’’
Önemli değil der gibi kafamı iki yana salladım.
‘’Sen çok daha farklı görünüyorsun diyeceğim ama pek de iyi anlamda değil.’’
‘’Deminki sözlerimi geri alıyorum. Hala kabasın.’’
Onun gayri resmi konuşmasına eşlik ettiğimde sadece gülümsedi.
Hasta gibi göründüğümün farkındaydım ve bunun dile getirilmesinden alınmıyor, gücenmiyor, daha doğrusu umursamıyordum.
Cebimdeki telefon çaldığında dikiş de bitmiş, Cihan alnıma küçük bir bant yapıştırıyordu.
‘’Efendim Yiğit?’’
‘’Abla neredesin?’’
‘’Sen bekle dışarıda bitti zaten geliyorum ben.’’
‘’Tamam acilin önündeyim.’’
‘’Tamam görüşürüz.’’
Telefonu kapattığımda eldivenlerini çıkartan Civan’a döndüm.
‘’Bitti mi? Gidebilir miyim?’’
‘’Muhabbetim o kadar sıkıcı mı?’’
Güldüm.
‘’Acilde yapılan sohbetlere karşı ayrı bir ilgim yok. Ayrıca kardeşim kapıda bekliyor onu fazla endişelendirmek istemiyorum.’’
Hafifçe gözlerini açıp kapattı kafa sallamak yerine.
‘’Bitti. Geçmiş olsun.’’
‘’Teşekkür ederim.’’
‘’Aniden kalkma sadece.’’
Tamam anlamında kafamı sallayıp sakince ayaklandım. Çıkışa doğru yürüdüğüm sırada Cihan da sessizce yanımda bana eşlik etmeye başladı.
Cihan yanımda sessizce yürürken bir şeyler söyleme gereği duydum.
‘’Daha iyi olmana sevindim.’’
Kafasını benden tarafa çevirdiğini fark edince ben de ona baktım. Adımlarımız daha da yavaşladı kapıya yaklaştıkça.
Yine gülümsedi. Normalde bu kadar güler yüzlü olduğunu tahmin etmezdim.
‘’Haklıymışsın. Annemi hala özlüyorum elbette ama artık onu güzel anılarda daha çok anıyorum bu da onu hatırladıkça özlemle dolu sıcak bir mutluluk veriyor yüreğime.’’
Onun adına gerçekten sevinmiştim. Söylediklerimi kendi hayatıma uyarlayamamış olsam da birilerinin hayatına dokumuştu anlaşılan.
Kapıya ulaştığımızda karşı kaldırımdaki Yiğit’i gördüm. Dışarı çıkmadan önce Cihan’a dönüp teşekkür ettim pansuman için. Rica etmek yerine yine sadece gözlerini açıp kapayarak gülümsedi.
‘’O zaman hoşça kal.’’
Tam arkamı dönüp otomatik kapının beni fark edip açılmasını beklediğim sırada Cihan’ın sesini duydum.
‘’Melis!’’
Açılan kapıyla birlikte arkama döndüğüm sırada Cihan hızlı adımlarla yanıma geldi.
‘’Efendim?’’
Benim meraklı bakışlarıma karşılık gözlerini kaçırıp elini ensesine götürdü.
‘’Sana bir teşekkür borcum var. O gün için.’’
Gülümsedim.
‘’Buna gerek yok. Asıl ben teşekkür ederim o gün için.’’
Eli hala ensesindeyken gözlerin gözlerimle buluşturdu.
‘’Müsait olduğunda oturup bir şeyler içerken tekrar konuşsak? Olmaz mı?’’
Bu söylediği beni hazırlıksız yakaladığından bir an ne diyeceğimi bilemedim. Fakat kısa bir süre ardından toparlanıp bu söylediğini arkadaşça ve ilk konuştuğumuz zamandaki gibi belki de konuşmak iyi gelir niyetiyle söylediğine yordum.
‘’Çok isterdim.’’ dedim çekincen yüzüne bakarken. ‘’Ama yarın sabah Gökçeada’ya döneceğim. Kısa bir süre için gelmiştim buraya.’’
‘’Ah… Anladım.’’
Yüzünde oluşan hayal kırıklığı beni de kötü hissettirdi.
‘’Ama yolun adaya düşerse orada bir pastanem var. Kahveleri orada içmeyi öneriyorum.’’
Dudakları tekrar kıvrıldı.
‘’Gelirim ama.’’
‘’E gel ama.’’
Güldük.
Ve ilk seferde olduğu gibi yine garip bir vedayla yollarımızı ayırdık.
Onu tekrar göreceğimi düşünmüyordum. Teklifim içten ve dostaneydi ama bunun olma ihtimali de neydi ki?
İhtimal oranı neydi bilmiyordum ama gerçekleşmesi demek ki o kadar da imkansız değildi.
Ben adaya döndükten 1 hafta sonra bir Pazar günü kafede çalıştığım sırada çınlayarak açılan kapının ardından Cihan’ın gülümseyen yüzüyle karşılaştığımda bunları düşünüyordum.
***