2017
''O kitabı da okumuştum. George Orwell'in en sevdiğim kitabı.''
Şaşkın bir şekilde duraksadığımda Mete gülümseyen yüzüyle bir adım ilerimde durup bana döndü. Ankara'nın soğuğundan korunmak için kat kat giyinmemiz yetmiyor gibi sadece gözlerimiz görünebilecek şekilde atkılarımızla yüzümüzü de korumaya çalışıyorduk. Mete konuşurken bunaldığı için bir süre sonra yüzünden indirmişti atkısını ama ben hala maske gibi tutuyordum atkımı yüzümde.
''Ne?'' dedi çatılmış kaşlarıma gülerek bakarken. Oldukça şapşal görünüyor olmalıydım.
''George Orwell'ın pek bilinen bir kitabı değil o yüzden şaşırdım.''
Omuz silkti. Karanlık sokakta uzaktaki sokak lambası sayesinde seçebildiğim yüzünün aldığı hali pek fark edemesem de sesinden gülümsediğini hissedebilmiştim.
''Herkesin favori kitabı Hayvan Çiftliği veya 1984 olmak zorunda mı? Bazılarının ki Papazın Kızı olabilir.''
Güldüm ama bunu fark etmesi mümkün değildi. Adımlarımı tekrar atmaya başlayarak önce yanına ulaştım sonra sakince yürümeye devam ettik.
''Senin kitap bilginle yarışamıyorum. Bu kitabı okuduğunu düşünmemiştim. Okumadığın kitap yok mu senin?''
Yol bomboştu. Sokakta yankılanan tek ses ayaklarımızın altında ezilen karın hışırtısıydı.
''Vardır elbette.'' derken oldukça eğleniyordu. ''Ama muhtemelen senin okumuş olduklarından sıralayacağın tüm hiçbir kitap için bu cevabı duyamazsın benden.''
Gözlerim kısılırken ulaştığımız sokak lambasının altında gölgelenen güzel yüzüne baktım. Bakışlarının beni bulması çok kısa sürdü.
''Pek de mütevazıyız Mete Bey.''
''Öyleyimdir.''
Başımı iki yana sallayarak önüme döndüğümde evimin olduğu sokağa girmek için boş yoldan karşıya geçip sağa döndük.
Son zamanlarda en sevdiğim aktivite Mete ile özellikle akşamın sakinliğinde eve kadar yürümekti. Bugünkü gibi en yorgun olduğumuz ve havanın tenimizi ısırırcasına soğuk olduğu günlerde bile otobüse binmek yerine birlikte yürüyorduk.
Bugün Mete ve Sena ile küçük bir kulüp etkinliğine katılmış ve oldukça yorulmuştuk. Etkinlikten sonra ekibin geri kalanıyla bir kafede oturup sohbet muhabbet edelim derken saat 12'yi geçerken eve dönmek için kafeden ayrılmıştım. Mete'de bana eşlik etti.
Arkadaşlığımızda herhangi bir değişim yoktu. Daha doğrusu kötü yönde herhangi bir değişim yoktu. Aksine zaman geçtikçe paylaştığımız anlarla daha da eğlenir olmuştuk. daha rahattık birbirimizin yanında.
Sanki bu yaz hiç yaşanmamış, bir rüya görmüşüm de onu sadece hatırlıyor ama hiçbir şeye yormuyor gibiydim.
Ezgi ile Mete'yi ne zaman yan yana görsem aklıma o akşam gelmese belki de unutabilirdim bile o tatili.
''Kardeşin bu hafta sonu geliyordu değil mi?''
Kafamı salladım.
''Evet. Daha doğrusu Cuma akşamından gelecek. Bir hafta kalacak.''
''Anladım.'' demekle yetindi.
''Haftaya Salı akşamı müsait misin?'' dedim eve iyiden iyiye yaklaştığımız için adımlarımı iyice yavaşlatarak. Mete de sözleşmişiz gibi aynı şekilde davrandı.
Sarı sokak lambalarının altında bile belirgin olan soğuktan kızarmış burnu ve yeşil gözleriyle bana döndüğünde düşünür gibi hafifçe kaşları çatıldı.
"Bir işim yok sanırım. Neden sormuştun?"
Omuz silktim.
"Selin, ne zaman tekrar evine davet edeceksin bizi, diye sormuştu geçen gün. Ben de eğer hepiniz müsaitseniz Salı akşamı sizi ağırlamak isterim. Yemekleri bu sefer ben hazırlayacağım artık alıştım. Zehirlenmemeniz için çabalarım."
Mete güzel gülüşünü esirgemedi.
"Kardeşini de sayarsak toplam 6 kişiyi ağırlayacaksın. Yardıma ihtiyacın olursa çekinmeden ulaşman gereken kişiyi biliyorsun?"
Bir eliyle kendini işaret ettiği esnada kafasını hafifçe yana yatırarak göz kırptı. Öyle tatlı görünüyordu ki o anda, keşke zamanı durdurup fotoğrafını çekebilseydim diye düşünmeden edemedim.
"İşler karışınca Goblindeki gibi mumu üflediğim anda ortaya çıkacaksanız yardımcı meleğim, teklifiniz kabul edilmiştir."
Mete'nin yüzünde garip bir gülümseme oluştuğunda neden bahsettiğimi anlamadığını fark ettim. Çoğu ilgi alanımız benzer olduğu için bazen benim bildiğim her şeyi o da biliyormuş gibi konuşuyordum fark etmeden.
Bir an duraksayıp Goblin i açıkladım ve izlediğim diziden bahsettim.
"Kore yapımı diziler pek izlemedim. İzlediklerim de genelde gerilim veya polisiye. Ama tekrar izlemekten sıkılmazsan belki bir gün birlikte Goblin i izleriz. Hem yeni bir deneyim edinmiş olurum."
Daha önce birlikte hiç dizi izlemediğimizi o an fark ettim.
Mete ile ilk izlemek istediğim dizi Goblin olmazdı muhtemelen. Hem daha önce Big Bang Theory için söz vermiştik. Ama izleyeceğimiz diziler arasında olmalıydı mutlaka.
"Aa... Evet... Tabii neden olmasın."
Tekrar gülüp önüne dönerek yolu izlemeye başladığında ben de hareketlerini takip ettim.
Soğuk hava genzimi yakıyordu ama uykumun iyice açılmasını sağladığı için minnettardım. Daha eve gidip çalışmam gereken birikmiş ders notları vardı.
Mete ile saatlerce konuşmak da çok keyifliydi evet ama sessizliğimiz ayrı güzeldi. Onunla sessiz kaldığımızda ortamda garip bir hava oluşmuyor aksine bir huzur dalgası dolaşıyordu dört yanımızda sanki.
Bu huzur sessizliğini, yardım çığlığını andıran gibi bir ses böldü.
Kaşlarım çatılırken olduğum yerde durup Mete'ye döndüm.
"Sesi duydun mu?"
Mete çoktan etrafa bakınmaya başlamıştı.
"Tiz bir sesti sanki?"
Ve ses tekrar, biraz ötemizdeki çöp kutusunun hemen arkasından geldi. Hiçbir şey demeden beraber sesi takip ettik. Ve siyah bir çöp poşetinin içinde tir tir titreyen ve canının yandığını belirten, ağlar gibi sesler çıkaran bir köpek yavrusu ile karşı karşıya kaldık. İçine kim tarafından konulduğunu bilemediğimiz ve hiçbir zaman da öğrenemediğimiz, ağzı sıkı sıkıya bağlanmış siyah çöp poşetinin bir kenarını ya dişleriyle ya da patileriyle yırtarak kafasını dışarı çıkarmaya çalışıyor ama sadece burnunun tamamı ve bir gözünün yarısı görülebiliyordu dışarıdan.
"Senin burada ne işin var?" derken hızla poşetin yanına eğilmişti Mete. Aceleci hareketlerle poşeti açarak, korkudan ve soğuktan tir tir titreyen yavru köpeği kucağına aldı. Hızla boynumdaki atkıyı çıkardım ve Mete'nin yanına geçerek yavru köpeğin önce tüm vücudunu hızlıca kontrol ettim bir yarası var mı diye. Bir sorun yoktu. Hemen sonra atkımla sıkı sıkı sardık bu tatlı köpeği.
" Kim böyle bir iğrençliği yapabilir küçücük hayvana."
Yavru köpeğin acı dolu sesini duydukça kalbim sıkışıyor gibi hissediyordum. Her an ağlayacakmışçasına dolan gözlerim yanıyordu sanki.
"Bir anlayabilsem..."
Mete'nin ilk defa dişlerini sıkarak konuştuğunu duymuştum. Yüzünde öfke ve acıma duygusu bir aradayken bu yeni ifadesi aklıma kazındı.
Kucağında sıkı sıkı tuttuğu yavru köpeği iyice ısınsın diye biraz daha kollarının arasına alıp sarılırken hafifçe bana doğru eğilerek yüzlerimiz karşı karşıya gelecek şekilde boyumuzu eşitledi.
"Benim atkımı al hava soğuk. "
Yüzü o kadar yakındı ki eğer yanlışlıkla kımıldasam burunlarımız birbirine değerdi. Bu yüzden sanırım kılımı bile kıpırdatmamaya özen göstererek
"Hayır!'' diye itiraz ettim. ''Sen de üşürsün. Hem ben iyiyim.''
''Melis lütfen.'' dedi yeşil gözlerini kısarak. ''Hadi al şu atkıyı da yavru köpeğe yardım edelim.''
İtiraz etmenin sadece zaman kaybı olacağını anlayıp teşekkür ederek uzanıp atkısını aldım boynundan. Boynuna doladığı atkıyı kafasının üzerinde alırken saçlarını bozduğum için hızlı bir hareketle gözünün önüne düşen saçlarını tekrar geriye ittim. Bu hareketim Mete'yi şaşırmıştı sanırım çünkü yüzünde oluşan ifadeyi anca bu şekilde tanımlayabilirdim.
Hızla geri çekildim. Rahatsız olduğunu düşündüğüm için tüm mahcubiyetimle özür diledim
"Çok üzgünüm birden saçına dokunmamalıydım.''
''Özür dileyecek bir şey yapmadın.'' dese de gözlerime bakmıyordu. Evimin bulunduğu apartmanın hemen önünde duruyorduk. bir süre sessiz kalmışken yavru köpek tekrar havlayınca
''Eve geçelim önce ısıtırız sonra bir şeyler yediririz bu tatlı şeye.'' diyerek hareketlenmemizi sağladım ve apartmana girdik. Dairemin önüne geldiğimizde Mete narin hareketlerle kucağındaki yavruyu severken çantamın içinde en diplere saklanmış olan anahtarı sonunda bulup kapıyı açabilmiştim. İçeri girdiğimde kapıda bekleyen Mete'ye baktığımda
''Müsait mi evin?'' diye sordu. Düşünceli hali beni gülümsetirken yine de bir arkama dönüp hızlı bir göz taraması yaptım evde. Zaten düzenli biriydim ama herhangi bir kıyafet falan unuttum mu çıkmadan önce diye bir bakma gerekliliği duymuştum.
''Evet. Gir lütfen.''
Kucağındaki yavruyu ben aldım ayakkabılarını rahatlıkla çıkarabilmesi için.
İçeri geçtikten sonra önce bu yavruyu temizledik. Tüylerini kuruttuk dikkatle. Sıcak evde şimdiden mayışmış ve ilk bulduğumuz andaki gibi titremeyi bırakmıştı.
''Sütü biraz ısıtsak mı?''
''Ben hallederim.'' dedi Mete ve mutfağa gidip kısa bir süre sonra elinde içinde ılık sütün olduğu bir kapla tekrar salona geldi.
''Buna koydum ama kullanmamız sorun olur mu senin için?''
Hayır anlamında kafamı sallayıp iki avcumuza bile sığabilecek küçüklükteki yavrunun halsizce sütü içişini seyretmeye başladım.
''İnsanların bu denli kalpsiz olması bazen delirtiyor beni.''
Mete dediğime karşılık derin bir iç çekişle ve kafasını iki yana sallamakla yetindi.
''Yarın sabahtan bir veterinere götürmek gerek.'' dedi sonradan mırıldanır gibi. Tedirginliği belli olan bu yavruyu ürkütmekten korkuyor gibi temkinli ve sessizdik ikimizde.
''Ben götürürüm.''
''Seninle mi kalacak?''
Omuz silktim.
''Evet. Neden olmasın. Artık yeni bir ev arkadaşım oldu.''
Kaşları havalandı.
''Sahipleneceksin yani.''
Kafamı evet anlamında aşağı yukarıya salladım.
''Onu bu halde zaten tekrar sokağa bırakmam. Barınağa da bırakamayız.''
''Bu büyük bir sorumluluk ama. Biliyorsun değil mi?''
Bu sorumluluğu alamayacak olduğumu düşünmesi beni biraz kırsa da yüzüme yansıtmadım.
''Evet.''
Yine de Mete anlamış olacak ki
''Beni yanlış anlama.'' dedi gülümseyerek. ''Sadece senin için de zor olabilir diye endişelendim.''
Gülümsedim.
''Teşekkürler. Fakat ona gerçekten iyi bakacağım.''
''Ona ne şüphe.''
Böylelikle Pırasa hayatıma dahil olmuştu.
Adı neden mi Pırasa...
*
1 Hafta Sonra: Salı Akşamı
''Demek meşhur Yiğit sensin.''
Berk onda daha önce görmediğim babacan bir tavırla elini Yiğit'in omzuna atarken
''Merhaba.'' diye çekingen bir şekilde Berk'in tanışma istediğine ayak uydurdu. ''Evet Yiğit benim.''
''Ben de Berk. Ablanın favori arkadaşıyım.''
''Bir de fena yalan sıkar. Bu ikisini bilsen yeter.'' derken montunu askılığa asıp bana döndü Murat.
''Merhaba Melis.''
Gülümsedim.
''Hoş geldiniz.''
Murat daha sonra Yiğit'e dönüp onunla da tanıştığında birlikte salona geçtik. Sona kalan Murat ve Berk de geldiklerinde ekip tamamlanmıştı.
Biraz da salonda sohbet ettikten sonra mutfağa geçtik yemek yemek için. Bol sohbetle yemeklerimizi yerken daha çok ilgi ekiple ilk kez tanışan Yiğit'in üzerindeydi. Yemekler bitip de salona tekrar geçtiğimizde
''Ay sen ne tatlı şeysin öyle.'' dedi Berk gün boyu ayaklarımızın dibinde dolanıp küçük kuyruğunu sallayıp duran yavru köpeğe uzanıp kucağına alırken.
''Adı ne?''
Duraksadım.
''Bilmem adını koymadım.''
''1 hafta oldu bulalı hala isim koymadın mı? Nasıl annesin sen sorumsuz kadın!''
Berk'in yargılayıcı tavrına hep birlikte göz devirdik.
''Gel sen benim çocuğum ol.'' diye sevmeye başladığında kucağındaki yavruyu gülmeden edemedim.
Biz bambaşka şeylerden sayısız muhabbet açıp kapatırken Berk bir köşede sadece 'Pırasa' diye seslenip durduğu yavru köpekle oynadı. Bir adı olmadığı için, garip bir şekilde Pırasa lakabı yapıştı köpeğime ve gerçekten Pırasa dendiğinde bakmaya başladı.
''Tamam da neden pırasa?'' dedi Ezgi Berk'e.
''Bilmem bir anda aklıma geldi.''
Biz boş suratlarla ona bakarken
''Grup adımız 'Daha önce hiç beyaz fare görmedim.'' abi.'' dedi Mete bıkkın bir tavırla. ''Bu çocuğun yaptığı şeylere hala şaşırıyor olmanız daha garip.''
Haklıydı.