İçeriğe geç

Yaşanamamış Bir Aşk Hikayesi

Bölüm 17 · 10 dk okuma

Yaşanamamış Bir Aşk Hikayesi

Bölüm 17

Bir Yaz Gününde... (part 1)

2017

''Geri zekâlı! Denizde su şakası yapacak kadar çocuk musun?''

Sena sinirle Berk'e bağırdığında onun pek de umurunda olduğu söylenemezdi. Gerçekten nereden bulduğunu anlayamadığımız, üstünde mor ve mavi yıldız desenleri olan, orta boyutta bir deniz topunu kavradı iki eliyle.

Küçük bir hedef taraması yapmaya başladı gözlerini kısıp. Yaz tatiline girdikten sonra uzatmaya başladığı kıvırcık saçlarını her suya girip çıkmasında düzeltiyordu çünkü o Berk Alpsoy'du. Saçları her zaman güzel görünmeliydi. Bu sözler tabii ki de benim değil, şu anda elindeki deniz topunu milli bir voleybol oyuncusu edasıyla havalandırıp Murat'ın kafasına smaç atmaya çalışan Berk'indi.

Her ne kadar hafif bir top olsa da Ezgi ile denizin içinde nereye kadar yüzme yarışı yapacaklarını tartışan Murat kafasının arkasında hissettiği topla allak bullak oldu. Sonuç olarak istemsiz bir şekilde yüzme yarışı Berk ve Murat arasında başlamış oldu. Tabii işin ucunda Berk'in hayatı söz konusu olduğundan kulaçları sağlam atarak kaçıyordu Murat'tan.

Tüm bu olanları kumların üzerine serdiğim havluya yarı uzanmış bir şekilde, 32 diş sırıtarak izliyordum.

''Senin pek denize giresin yok galiba.''

Mete güneşle arama gölge gibi girip baş ucumda durduğunda gülümsedim. Bizimkileri izlemek adına ayaklarımı ters v şeklinde koyup dirseklerime yaslanmış bir şekilde yerde uzandığımdan karnımda küçük halkalar görünebileceğini düşündüğüm için de aynı hızda toparlanıp dik oturdum.

Gereksiz bir kaygıydı ama artık Mete'nin yanındayken nasıl göründüğümü ister istemez daha da önemser olmuştum.

''Berk tehlikesi oradayken mi? Yok kalsın.''

Göz kenarlarında küçük çizgiler oluşacak kadar gülümseyerek yanıma oturdu.

Güneş tekrar yüzüme vurmaya başladığında Mete oturana kadar gizlice onu izledim.

Zaten spor yaptığı için abartılı olmayacak kadar ama onda güzel duran sportif bir vücudu vardı.

Havlumun bir kısmı dışarıda olmasına rağmen belki rahatsız olacağımdan endişelenmiş olacak ki direkt kumların üstüne oturdu. Oturur oturmaz şortunu düzelttiği sırada kafasını hafifçe yana çevirip bana baktı.

''Girmeyecek misin gerçekten?''

''Girerim birazdan. Şimdilik bu rönesans tablosunu seyrediyorum.''

Tekrar denize baktığımda Murat çoktan Berk'i kovalamaktan yorulmuş kendi halinde yavaşça yüzüyordu. Ezgi ve Berk ortalıkta görünmüyor, Sena'nın sadece kafasını ve yüzeyde kalmak için yaptığı ufak çaplı ayak ve el hareketleri dikkat çekiyordu.

''Sevdin mi peki İzmir'i?''

Mete'nin denizden tarafa hiç bakmadığını, gözlerini benden hiç ayırmamış olduğunu o an fark ettim. Bu, oturuşumu biraz daha düzeltme isteği uyandırırken

''Hıhı...'' gibi bir mırıltı çıktı dudaklarımdan. Sonra bundan rahatsız olarak yüzümü buruşturup konuşmaya başladım.

''İzmir gerçekten çok güzelmiş. Bu yaz sıcaklarında gezmeye değecek kadar güzel hatta.''

Bu dediğim onu da güldürdü.

''Ailen çok tatlı insanlar. Gerçekten anlattığın kadar aşık bakıyorlar birbirlerine.''

''Öyleler.'' derken derin bir nefes verip dirseklerini kuma yaslayarak geriye doğru uzandı. Bu hareketinden dolayı artık ona omzumun üzerinden bakıyordum.

''Hiç birbirlerine seslerini yükselttiklerini duymadım şimdiye kadar. Bazen bu kadarı da şov gibi geliyor.''

Çenemi omzumun üzerine koyup kafamı hafifçe eğerek gülümsedim.

Güneş yüzüne vurduğu için gözlerini kısarak bakıyordu. Böyle yaptığında gözünün kenarındaki ben kayboluyordu sanki. Denizden bir süre önce çıktığı için saçları hala yer yer ıslaktı. Dudakları her zamanki gibi renksizdi ama gülümsediğinde gökkuşağının en güzel renkleri birikiyordu iki dudağının arasında.

O gerçekten... Çok güzeldi.

Sanki kalbindeki tüm güzellikleri yüzüne yansıtmışlar gibi güzeldi.

''Ne oldu?''

Onu ne kadar izlemiştim bilmiyordum ama mırıltı gibi çıkan sesiyle tekrar kısılmış gözlerine odaklandım.

''Bir şey olmadı.'' derken hafifçe omuzlarımı oynattım.

Bu şekilde durmak biraz boynumu acıttığı için yerdeki havlumu düzeltip üzerine uzandım. Şimdi Mete, benim kadar kafasını döndürmek zorunda kalmasa da, hafifçe omuz üzerinden bakıyordu bana.

Deniz çok dalgalı değildi ama kumlara vuran denizin ve insanların kahkaha seslerini, rüzgarın bedenimde bıraktığı ürpertiyi, yer yer beyaz bulutların arasındaki hakimiyetini hissettiren güneşin vücudumdaki sıcaklığını orada öylece uzanıp saatlerce hissedebilmek istiyordum.

Gözlerimi kapattığımda bile karanlık olmasına izin vermeyen güneş ışığı yüzüme vururken bir süre daha öylece uzandım. Işığım gölgelendiğinde araladım göz kapaklarımı.

Mete de yanıma uzanmış, yüzümün biraz ötesinde tuttuğu eliyle güneşin gözlerime vurmasını engelliyordu.

Kafamı hafifçe yana çevirdiğimde yine gözlerimiz buluştu.

''Çok güzel görünüyorsun.''

Sesi, kumların üzerine serilmiş saçlarımın arasında dalgalanırken gözlerimi kaçırdım. Benim onun için düşündüklerimi o sorgusuzca ifade edebiliyordu.

Kafamı tekrar önüme çevirdiğimde çok kısa bir süre elini izledikten sonra, çekingen bir tavırla elimi gözümün hemen önünde duran eline yaklaştırdım. Ellerimiz birbirinden belki de bir rüzgarın onları buluşturabileceği kadar uzak, aralarından sadece bir nefes geçebilecek kadar yakındı.

''Elinin yanında ellerim küçücük kalıyor.'' dedim gülerek. ''Halbuki çoğu zaman ellerim gözüme büyük görünür.''

Boyum uzun olduğu için onunla orantılı olarak ellerim de büyüktü. Fakat onun ellerinin yanında gerçekten küçük görünüyorlardı.

''Bakayım,'' derken ellerimizin arasındaki mesafeyi kapatarak elimin üzerine bastırdı elini. Garip bir şekilde soğuk olan ellerini hissettiğimde parmak uçlarım karıncalanmıştı sanki.

''Gerçekten büyük görünüyormuş elim.'' derken o da gülüyordu. Elimi geriye çekmeme zaman tanımadan baş parmağı elimin üzerinde gezinmeye başladı yavaş hareketlerle. Güneş, hareket eden ellerimizin parmak aralarından gözlerime vururken ne düşüneceğimi şaşırmıştım. İkimiz, kumların üzerinde uzanmış ellerimizi seyrediyorduk. Onun parmakları elimin üzerinde geziniyordu sanki yeni bir dünyayı keşfeder gibi.

Sonra hafifçe tuttu elimi. Bu hareketini bekliyormuş gibi benim de parmaklarım aynı anda kapandığında yana dönüp büyüyen gülümsemesini izledim.

Gerçek gibi gelmeyecek kadar güzel hissettiriyordu.

''Hala korkuyor musun?''

Tuttuğu elimi bırakmadan kumların üzerine indirdi. İkimizin arasındaki mesafede duran ellerimize baktım bir, bir de onun güneş vurunca daha bir başka görünen yeşil gözlerine.

''Evet.'' derken sesimi duyup duymadığından emin değildim. ''Hala çok fazla şeyden korkuyorum. Özellikle de kaybetmekten.''

Beni anlayabilir miydi?

Bu zamana kadar beni hep anlamıştı.

Ondan bu kadarını da anlamasını istemek haksızlık olmaz mıydı?

Ama o bana sadece anlayışla bakıyordu. Saatlerce konuşsam da dinler gibi... Kendime bile anlatamadıklarımı anlar, bana yol gösterir gibi bakıyordu.

Sessizce, konuşmamı devam ettirmemi bekler gibi bakıyordu gözlerime.

Ellerimiz hala birbirine tutunuyordu.

''Birinden hoşlanmak değil beni ürküten. Korktuğum şey, sana karşı bir şey hissetmek.''

Hafifçe çatıldı güzel kaşları.

''Ama ben seni üzmem.''

Kalbimi eritti sözleri. Hiçbir söze böylesine kalpten inanmamıştım.

Biliyordum. O beni üzmezdi. O, kimseyi üzemezdi.

''Korktuğum şey üzülmek değil. Korkuyorum ama kelimelere bile dökemiyorum korkumu.''

Baş parmağı elimin üzerini sevmeye başladı yavaş hareketlerle. Beni rahatlatmak ister gibi. Konuş, buradayım ben der gibi.

''Sana boş bir hayali kurdurmak istemem. Seni üzmek istemem. Ya her şey düşündüğümüzden kötüye giderse... Düşündüğümüz ne onu da oturtabilmiş değilim kafamda. Çok şey dönüyor beynimin içinde. Ben bugün çok mutluyum mesela ama yarın ne hissedebileceğimi kendim bile bilmiyorum. Manik bir düzende savrulurken hislerimi adlandırmak öyle zor ki.''

Tek nefeste, saniyeler içinde, o an aklıma ne geliyorsa onu söylediğimde tahmin ettiğim gibi karışmış bir kafayla bulmadım onu. Aksine, yine en ihtiyaç duyduğum anlaşılma isteğine cevap veriyordu.

''Ben beklerim.'' dedi dudakları hafifçe kıvrılırken. ''Seni beklerim. Hislerini beklerim.''

Ona hislerini sormuyordum. Kalbimle görüyordum ama onun hisleri daha büyükse bunu kaldıramayacağımı bildiğimden ona hislerini sormuyordum aramızdaki ilişki hakkında. Bunun o da farkındaydı ve kendi hislerinden bahsetmiyordu.

''Şu an sadece her şey çok zor geliyor.''

''Kolaylaşacak.''

Eli avuçlarım arasından kayarken bu tutuşunun bana ne denli güç verdiğini bıraktığında fark edebilmiştim.

Parmakları, rüzgardan dolayı arada uçuşan ve yüzüme düşen birkaç saç teline uzandı. Ürkütmekten korktuğu bir şeye dokunur gibi saçlarımı geriye iterken yanağıma dokundu parmakları. Geri çekmek yerine hafifçe yanağımı sevdi. Yüzündeki o küçük gülümsemede onlarca farklı duygu vardı sanki.

''Bunu, her ne olursa olsun yanında olacağını söz veren arkadaşın Mete olarak söylüyorum. Birlikte aşacağız.''

Elimi, yüzümde duran elinin üzerine götürmek istedim. Fakat adlandıramadığım o korkuyla hafifçe havalanan elim cesaretsizce geri indi ve sadece

''Sana güveniyorum.'' demekle yetindim.

*

''Seni boğacağım ya yemin ederim bak!''

Murat sinirle yumruk yaptığı elini suya vurdu çünkü Berk ona ulaşamayacağı kadar uzakta duruyordu.

''Ne olmuş şortunu indirmeye çalıştıysam! Abartıyorsun, çok abartıyorsun.''

Murat artık sabır dilemeye bile mecal bulamıyor gibi derin bir nefes verdi. Berk'se keyiften dört köşe bir halde sırıtıyordu.

O kadar uzun süredir denizde vakit geçiriyorduk ki her an solungaçlarım çıkabilirdi.

Yine de her anına değecek kadar eğleniyorduk.

''Yapmadığımız tek etkinlik deve güreşi arkadaşlar. Hadi eşleşelim.''

Berk dahiyane bir fikir sunduğunu sanıyordu ama hiçbirimiz bu fikre sıcak bakmadık.

''Eğlenceden anlayan arkadaşlar bulacağım. Beni hak etmiyorsunuz.'' Yanından bir saniye bile ayırmadığı deniz topunu kolunun altına alıp tripli bir havayla yüzmeye başladı ama bir yandan topu tutmaya çalıştığı için inanılmaz komik görünüyordu.

Bizden biraz uzaklaştığında Murat ve Sena derin bir nefes alabilmişti.

Mete ve Ezgi, küçük bir yüzme yarışına tutuştular ama Mete gerçekten iyi yüzüyor olsa bile Ezgi onu açık ara farkla yenmişti. Ezgi'nin herkesi kıskandıracak kadar atletik bir vücudu vardı. Çocukluktan bu yana sürekli yüzme dersleri aldığı ve gerçekten bunu sevdiği için hobisi haline gelmişti. Bu işte iddialı olması da Murat ve Mete'yi yarışmak için istekli hale getirmiş ama ikisi de yenilmişti. Ezgi galibiyetin sevinci ve haklı guruyla kendi halinde suyun üstünde kalmaya çalışan Sena ve bana baktı.

''Sıradaki mağlup hanginiz?''

Bu hali beni güldürürken kafamla aynı hızda ellerimi iki yana salladım.

''Ben yenileceğimi bildiğim bu yarışa girmem bile.''

Sena ise daha acınası bir sesle

''Ben zar zor suyun üstünde kalıyorum be, git işine.'' diye Ezgi'yi reddetti.

Kendi aramızda gülüştüğümüz sırada deniz keyfini yine Berk sonlandırdı.

''Arkadaşlar çok yüzdük bence artık eve dönelim.''

Nefes nefese kaldığı için çok mu hızlı yüzdü diye düşünürken ben, Mete kaşlarını çattı.

''Acelemiz ne oğlum?''

''Deniz topunu ödünç aldığım veledin babası karpuz yerine beni kesmeyi düşünüyor olabilir.''

''Abi biliyordum ya!'' derken sinirden yine kızarmıştı Murat. ''Bu aptalın yine bir şey çıkartacağını biliyordum.''

''Ne var ya!'' dedi Berk üste çıkmaya çalışsa da Murat'tan ürktüğü için arkama doğru saklanarak.

''O çocuk paylaşmayı öğrenmeliydi.''

''Sen niye çocuğun topunu çalıyorsun!?'' Ezgi Berk kaçmasın diye saçından çekince Berk acıyla inledi.

''İçirdiniz mi yine bu kıza!''

Ben gözlerim irileşerek gülmekle gülmemek arasında onları izlerken Mete'nin elini kolumun üzerinde hissettim. Beni sakince kendi yanına doğru çekip kulağıma doğu eğilerek

''Kalma aralarında.'' dedi. Bir an afallamış şekilde ona bakınca çarpık bir gülümseme belirdi dudaklarında. ''Böyle bakınca çok tatlı görünüyorsun.''

Karnımda yine o garip his oluştuğunda artık sözleşmiş gibi kalbim de o hisse eşlik ediyordu. Yüzümün kızardığını hissedince yüzümü

''Bırakma şunu bir tur da ben pataklayacağım.'' diye bizden tarafa yüzmeye başlayan Murat'a çevirdim.

Denizden çıktığımızda Mete hala topun Berke'de olduğunu görünce otoriter bir sesle topu kimden aldığını sorgulayıp topu çocuğa geri götürdü. Berk her ne kadar topu göndermek istemese de Mete'yi sinirlendirmek istemediği için sadece giden topuna dudak büzerek bakmakla yetindi. Mete ortadan kaybolup uzun süre dönmezken biz de toparlanmaya başlamıştık.

''Tamam ben sana alacağım top.'' Sena Berk'in neşesini geri getirmeye çalışırken onların bu haline gülmeden edemedim.

Hepimiz güneş kremi sürmüş olmamıza rağmen yüzümüzde oluşmuş kızarıklıklardan yanmış olduğumuz barizdi.

Mete geri döndüğünde arabaların yanında onu bekliyorduk.

''Çok uzun sürdü.'' dedi Murat. Mete yorgun bir ifadeyle konuştu.

''Adamı en son 'abi kusura bakma kardeşim hasta' diye vicdana getirdim.''

Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırmışken Berk arsızı kahkaha attı.

Bu kahkaha hepimizin sinirlerini bozup güldürürken arabalara binip eve döndük.

Gerçekten yorulmuş ve acıkmıştık. Pelin teyze yine zahmete girip bir sürü şey hazırlamıştı.

Yemekte bu sefer Mete'nin babası Salih amca da olduğundan bizi tanıyabilmesi için ilk yemekte olduğu gibi bir sürü soruya cevap vermiştik yeni baştan. Hangi bölümlerde okuyoruz, nereliyiz, ailelerimiz ne iş yapıyorlar, gelecek planlarımız ne...

Yemekten sonra ben ve Berk Pelin teyze ve Salih amcaya mutfağı toparlamalarında yardım ettik. Berk, tüm çocuksu enerjisiyle Pelin teyzenin favorisi olmuştu bile. Onların eğlenceli konuşmaları ile işi çabucak bitirdiğimizde, Pelin teyze ve Salih amca mutfakta kalırken biz de çardakta sohbet eden arkadaşlarımızın yanına gittik. Ama sadece Ezgi ve Mete vardı.

''Diğerleri nerede?'' dedim Mete ve Ezgi yan yana oturduğu için Berk ile karşılarındaki boş sandalyeleri çekip otururken.

''İçecek bir şeyler almaya gittiler.''

Ezgi sorumu cevaplarken saçlarını ensesinin üzerinden toplayıp bağlamakla meşguldü.

''Ne gibi şeyler?''

Berk'in heyecanlı sesine gülerek göz devirdi Mete.

''Su yerine alkol tüketen arkadaşlar kola almaya gitmedi tahmin edersin ki.''

Berk Mete'den aldığı cevapla bir hayli keyiflenerek ellerini ensesinde birleştirerek yayıldı sandalyede.

''Tamam tekrar beni hak eden arkadaşlar oldunuz.''

Ezgi ve Mete birbirlerine küçük bir bakış atıp güldüklerinde onlara eşlik ettim.

Kısa bir süre sonra ellerinde bira şişeleriyle gelen Sena ve Murat'ta yerlerine geçince tekrar keyif dolu bir sohbete tutuştuk.

''Şeyi hatırlıyor musun...''

Murat, yanaklarına allık sürmüş gibi kızarmış yüzüyle çakırkeyif bir şekilde baygın bakan gözleriyle Sena'ya döndü. Güneş kremini arayla birkaç kere sür dememize rağmen umursamadığı için en çok o yanmıştı.

''Ezgi'nin ümitsiz aşığı!''

Ezgi şaşkınca onlardan tarafa baktığında olayı bilmeyen sadece ben ve Berk olduğumuz için merakla keyiflenen yüzlerde göz gezdirmeye başladık.

''Sen canına mı susadın?''

Ezgi şaşkınca konuştuğunda Mete birasından bir yudum daha alıp Ezgi ile uğraşmanın verdiği keyif eşliğinde Murat'a katıldı.

''Anlat kardeşim hepimizin ne anıları anlatıldı burada.''

Ezgi Mete'ye ters ters baksa da, bir süre önce Mete'nin lisede kopya çekerken yakalandığı ve 'hocam kuzenimin ders notları cebimde kalmış ben de bilmiyorum nasıl oldu' yalanını çaresizce tüm sınıfın ortasında uyduruğu anısını anlatarak ilk kurşunu atan oydu.

''Üniversitenin ilk yılında, 2. dönemin sonu falandı galiba...'' Sena kıvırcık ve kabarmış saçlarını boşa bir çabayla kulağının arkasına atmaya çalışırken Ezgi'nin ateş saçan gözlerini umursamadan keyifle hikayeyi anlatmaya başlamıştı.

Devam Edecek...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.