İçeriğe geç

Yaşamaya Ölmek (GERÇEK AİLEM)

Bölüm 5 · 19 dk okuma

Yaşamaya Ölmek (GERÇEK AİLEM)

Bölüm 5

🪀5.Bölüm

Lütfen bol yorum yapmayı ve begenmeyi unutmayınn. Seviliyorsunuzz.

🎧

Duman,Her Şeyi Yak

🪀🪀🪀

Kaç gündür Alaca ile güzel vakit geçiriyorduk. O da istemiyordu gitmemi. Annenin umrunda değildi zaten. Her zaman ki gibi bana olan sevgisiz bakışları devam ediyordu. Arada zorunluluktan muhatap oluyorduk ve dün söylediği şey sinirimi bozmuştu.

"Merak etme seni istemediğim gibi o kızı da istemem."

Tabii bende durmadım canım, "Zaten onu seven ailesi varken seni seçmez merak etme." Diyerek odama geçmiştim. Her zamanki gibi haklılığım üstümdeydi canısı.

Birkaç saati sahilde geçirmiş ovirthink yapmıştım sonra da eve gelerek duş alıp uyumuştum. Uyandığımda hava çoktan kararmıştı. Yarın Dna testi sonuçları için hastaneye gidecektik ve şimdiden çok gergindim.

Bazen hiçbir yere sığmıyormuşum gibi geliyordu, her yer herkese yetiyor da ben fazlaymışım gibi. Ne koskoca sahil, ne sırlarla saklı orman, ne de bu eve... Git diye bağırıyordu herşey, her bulunduğum ortamda rahatız bir kol geziyordu bedenimde. Etrafımdaki her gülüş, her kahkaha, her mutluluk çoğaldıkça ben karanlığımda küçülüyormuşum gibiydim. Bir karadeliğe çekiliyormuşum ama o karadelik bile beni istemiyor dışarı fırlatıyormuş gibiydi. Gibiydi işte.

Çarşamba günüydü ve geçen haftadan beri sadece birkaç kez Ateş ile karşılaşmıştım okulda. Ki zaten bu hafta pazartesi ve salı günü okula gitmedim. Nasıl olsa yoklama alınmayacaktı.

Olaylar hep üst üste geldiğinden nasıl davranacağımı, nasıl tepki vereceğimi bilmiyordum. Dört duvar arasında kalmışım da nefes aldıkça duvarlar üstüme geliyordu sanki.

Geçen hafta cuma günü hafta sonu buluşmak için mesaj atmıştı Ateş, ama müsait olmadığımı söylemiştim, o da çok üstelememişti beni sıkmamak için.

Islak Banyo Terliklerii 💧

Alaz Zıkkımı: Demir'e geçiyorum, siz de gelin.

Başka birşey de yazmamıştı, diğerleri mesajın üstüne tamam der gibi el emojisini koymuşlardı. Ben gitmeyecektim. Nerde buluşacaklarını biliyordum, bana gönderilen kağıt uçakta bir yazlığın da konumu vardı, Demir orada kalıyormuş. Ve artık buluşma yerlerine dönmüş o ev.

Telefonu yan tarafıma bıraktığımda anne dış kapıyı anahtarla açarak direk odasına gitti. Duş alır, Alaca ile vakit geçirir, planlar yapalardı. Bense ya kitap okur, ya telefonla ilgilenir ya da şimdi ki gibi boş boş otururdum.

Televizyonu açıp ne çıkmış diye bütün kanallara baktım ama düzgün olan tek şeyin MasterChef olduğuna kanaat getirince bu kanalda bırakıp, koltuğa uzandım. Mehmet Şef benim favorimdi, slay adam ya.

Kapının çalmasıyla oturduğum koltuktan kalktım. Ne istiyorsunuz kardeşim bu saatte? Uykumuz var yahu, bu saatte eve mi gelinir.

Üstümde de siyah sporcu atleti ve altımda dizime kadar siyah şort vardı. Yani ev sıcak ama dışarısı buz gibi diye üstüme hırka alacaktım ama üşenip yanımdaki ince beyaz battaniyeyi üstüme geçirdim.

Kapıyı açıp gelene baktım. Önce göğsüyle sonra sarımsı gözleriyle bakıştım. Bu saatte ne işi vardı burda? İkimiz sessizken onun garip bakışlarını üstümde hissettiğimde "Ne?" Dedim sadece.

"Seni almaya geldim." Dediğinde konuşma tarzına sinir olup kaşlarımı çattım, "Af göre?" diyip üstünü süzüp yüzümü buruşturdum. "Kim kimi alıyor ya?" ters ters komuşmam artık ona normal geliyordu.

Bıkkın nefesini bıraktı Ateş, bıkıyorsan benden gelme kardeşim Allah Allah. "Beyninin bu kadar geriden geldiğini bilmiyordum, öğrenmem iyi oldu, şimdi yürü." Diyip arkasını dönecekti ki durdu ve geri bana döndü. "Şu üstünü de değiştir, üşürsün." Aniden dikleşip, "Ya da nasıl giyersen giy, banane." Ani ruh değişikliğine göz devirdim, "Gitmiyorum ben bir yere, uykum var." Beni umursamadan arkasını dönüp motoru olduğunu düşündüğüm mükemmel şeye bindi, "uyumayacağını ikimizde biliyoruz."

Sinirle topuğumu yere vurdum, şu salağın inadına gitmemek vardı ama hayatımı bu kadar bilip, beni şu salak ve arkadaşlarıyla bir araya getiren kişiyi bulmak istiyordum.

Ve bunu maalesef tek başına yapamazdım.

Eve girip kapıyı kapattım, odama geçip kendime bol bir sweatshirt seçtim. Siyah ve sarı yıldızları olan kapşonlu sevdiğim sweatshirtlerdendi. Kapşonunu kafama geçirip elime telefonumu ve kulaklığımı da alarak aynanın karşısına geçtim. Altımda hâlâ dizime kadar gelen şort vardı. Zaten burdan çıkıp yine bir eve gideceğim, gerek duymadım değiştirmeye.

Elimdeki mavi kalın bileziği çıkarıp, çekmecemdeki her renk ve şekilde olan bileziklerimden siyah ve üstünde sarı küçük yıldızlar olanı sol bileğime geçirdim. Bu kıyafetimle daha uyumluydu. Odamın kapısının arkasındaki siyah sırt çantamı elime alıp içine kağıt uçağı koydum.

Alaca'nın odasına geçip, "Ben çıkıyorum, biraz geç gelirim." Açıklama yapma gereği duymuştum çünkü yarın hastaneye gidecektik, Alaca da tabi ki merak edip, "Nereye?" Diye sorduğunda omuz silktim, "yarın anlatırım." Gözlerim anneye kaydığında "yarın 12'de evde ol hastaneye gideceğiz." Benimle muhattap bile olmak istemediğini sesinden o kadar iyi hissettiriyorduk ki...

Başımı salladım sadece cevap olarak, odadan çıkıp evin anahtarını da yanımda alarak evin dış kapısını açıp dışarda duran siyah motora baktım. Mükemmel bir şeydi.

Uzattığı kaskı takıp arkasına bindim. "Belime tutun." Göz devirip motora tutunduğumda o da motoru çalıştırdı. Birden hız yapmasıyla refleks olarak kollarımı beline sardım, güldüğünü duyduğumda elimle acıtmayacak şekilde karnına vurdum, zaten birşey hissetmemişti ama başka bir pozisyonda olsaydık güzel bir dayak yerdi.

Aslında Ateş'le beraber mutlu olduğumu, diğer zamanlarıma göre daha huzurlu olduğumu hissediyorum. Yani onun beni sinir edişi bile güzeldi, gülümsetiyordu beni hep, ne kadar gıcık olsa da.

Gitmek hiç istemiyordum oraya o ayrı tabii. Dudu da orada ve ben nasıl davranacağımı bilemiyordum. Hiçbirini tam olarak tanımıyordum. Şimdiden daraldım ayol.

Motorda olduğumuzdam dolayı rüzgar sert bir şekilde bize çarparken bu bile beni kocaman gülümsetiyordu.

Denize bakan bir yazlığın önünde durduk. Bizim eve o kadar uzak değildi. Motorla 10 dakikaysa yürüyerek yarım saat falandır herhalde. Motordan inip kaskı çıkararak motorun üstüne bıraktım nazikçe (!).

"Kır ya? Cidden Kır, senin motorun gibi tepe tepe kır." Benim olsa kıyamazdım zaten böyle bir güzelliğe. Ama benim değildi sonuçta. Gözlerimi ona çevirip ayağımla motorun tekerine tekme attım dudak büzerek.

"Kırarım lan, napabilirsin ki!"

Ağzının içinde sabır dileyip bahçe kapısından girdi. O kadar şey diyip tersliyordum ama bir şey bile demiyordu, sinir ne demek bilmiyor mu yahu bu?

Evin arka bahçesi denize sıfır olmalıydı, buradan bakınca öyle anlıyordum. Kan rengi gibi bir bordo, turuncu, siyah, gri, pembe ve mor şeklinde en koyudan en açığa doğru sıralanarak boyanmış bir kapının önüne geldik. Çok tatlı bir kapıydı, renklerin bir anlamı olduğunu düşündüm nedensizce.

Kapı ziline basan Ateş ile bir süre sonra kapı Demir tarafından açıldı. Gözleri Ateş'ten sonra bana değince gözlerimi kaçırmadım.

Utanma Karaca, o işi sen değil anne yapıyor. Evet, ne utanacağım be.

Benim yerime Demir gözlerini kaçırdığında zaferle gülümsedim. Bizi içeri davet etmesiyle önce Ateş, arkasından ben, sonra Demir kapıyı kapatıp içeri girdi.

Salona girdiğimizde birbirlerine yastık fırlatan Boran ve Börte durup bize baktı, birbirini kovalayan Dudu ve Güneş hâlâ bizi fark etmemişti.

"Güneş! Ben sana demedim mi kirpik kıvrığıma birşey olursa seni gebertirim diye!" Söylediği son şeyle Güneş'in üstüne atlayan Dudu ile ikiside yere kapaklanmıştı.

Ağzımdan kıkırtı kaçtığında ikisi de bize doğru döndü. Dudu ile göz göze geldiğimde gülmem anında silinirken bu sefer gözlerini ilk çeken bendim.

Hemen ayağa kalkan Dudu'yla arkasından Güneş de kalktı. Börte gülümseyerek "Hoşgeldin!" Derken Boran ve Güneş de ona katılmıştı.

"Geçin oturun," diyen Demir ile uzun koltuğun ucuna oturdum. Çantamı da yanıma koyduğumda bir süre sessiz bir bakışma geçti aramızda.

Ortada duran sehpanın üstünde kağıt uçaklar duruyordu. Çantamı elime alıp bende çıkarıp sehpanın üstüne bıraktım sessizliği bozmadan.

Demir'in adımları benim kağıt uçağıma doğru geldiğinde eline alıp açtı. "İkinci konum burayı gösteriyordu değil mi?" Bana doğru sorduğu soruyla başımı salladım sadece, sesimi çıkarmak bile istemiyordum. Birden bu tanımadığım insanların arasında bulunmak bana çok fazlaydı. Bana alttan alttan bakışlarını yollayan Dudu da çok takmıyordum. Onunla konuşup moralimi daha da yerle bir edemezdim. Zaten yarın için fazla tedirgindim.

Yanımda oturan ateş kulağıma yaklaşıp, "Bir sorun mu var?" Dediğinde kaşlarımı çatıp ona döndüm. Yerimde dikleşip derin bir nefes aldım rahatsız olduğumu belli etmemek için. "Sanane." dediğimde tek kaşını kaldırdı sorgular biçimde, ters ters ona bakıp önüme döndüm bir tepki vermeden.

"Ee yani, şimdi ne olacak?" Merakıma yenik düşüp sessiz ortama bu saçma soruyu attım. Omuz silkti Demir, "şu anlık hiçbir şey belli değil, bekleyeceğiz. Bunu yapan kişinin başka bir hamlesi daha vardır." rahattı fazlasıyla.

"Ya o hamle bizi bitiren bir hamle olursa?"

Bakışlar bana dönünce gerildim. "Kimmiş bizi bitirecek? Karşında kimlerin olduğunu daha bilmiyor." Ateş'in dediğine katılan Demir ile alayla güldüm. "Karşıdaki kişi - ki sadece bir kişi mi onu da bilmiyoruz- bize neler yapabilir düşünmek istemiyorum. Biz onunla nasıl baş edelim?" Ateş rahatça arkasına yaslandı. "O iş bende, merak etme." Kaşlarımı çatıp ona döndüm, "Ne o süper kahraman falan mısın sen?" dedim elime çantamı alıp ayağa kalkarken. "bu kadar saçmalık yeter, ben gidiyorum."

Kapıya doğru adımlarken kolumun tutulması ile sinirle çektim. Yeter da! Herkes de kolumdan tutuyor, bi salın kolumu.

Tutan kişi düşündüğümün aksine Ateş değil Dudu'ydu. Gözleri dolmuştu. Sorgular bir şekilde çatılan kaşlarım ile, "özür dilerim..." Dedi fısıltıyla çıkan sesiyle. Ben ne diyeceğimi bilmiyordum, öylece durmuştum. Afetmeyeceğim biri değildi, benim için önemli biri değildi sonuçta. Kalbimi kıracak insanlar arasında değildi nasılsa.

Zaten kalbimi paramparça etme işi ya Zerrin'de ya da hayatın ta kendisindeydi.

"Ben... Nasıl derim böyle birşey aklım almıyor, lütfen beni affet." Alt dudağını dişlerken başını eğdi. İlk defa birinden özür diliyordu galiba? İstemeye istemeye söylemesi bunu gösteriyordu. Diğerlerinin bakışlarının üzerimizde olması umrumda değildi şuan. Bir adım geriye gittim. "Sorun yok." Dedim sadece ardından arkamı dönüp hızla evden çıktım.

Beni tanıyan biri 'sorun yok'un altında duran büyük sorunu anlardı. Ama bilin bakalım beni tanıyan biri var mı etrafta? Alaca bile beni bu kadar tanımıyordu. Ve benim tek yakınım oyken, o anlamazken beni, kimse anlayamazdı.

Yol zaten uzak değildi, güneş doğmadan eve geçerdim çünkü sabah saatlerinden korkardım. Gece boyunca da sahilde dolaşsam birşey olmazdı.

Koşmuyordum ama adımlarım hızlıydı. Arkamdan birinin bana seslenmesiyle durdum.

"Geç oldu ben bırakayım." diye bağıran Ateş ile onu umursamadan yürümeye devam ettim, sahil çok uzakta değildi zaten.

"Bir dursana!" Hızlanıp yanıma geldiğinde onun tarafa döndüm, "Ya davar mısın oğlum sen, bi sal beni!"

"Davar mı? Düzgün konuş."

"Ay çok korktum, vah vah ne yapsam, nereye kaçsam!"

"Kızım deli misin sen?!"

"Nerden kızın oluyorum senin be!"

Gözlerini kapatıp sabır dilediğinde arkamı dönüp yine yürümeye başladım.

"Nereye gidiyorsun onu söyle bari!"

"Cehennemin dibine!" Dilimi ısırıp sakinleşmek istedim ama yok olmuyordu.

"Ne bok yersen ye!" Dediğinde durdum ve arkamı döndüm. Yerden küçük bir taş alıp kafasına fırlattığımda eliyle başını korudu. "Zır delisin kızım sen." Dediği şeyi takmayıp dümdüz olan kısa saçlarımı savurup onu arkamda bırakarak sahile doğru yürümeye başladım, arkamdan geliyordu biliyordum ama takmadım. Sahildeki kayaların üstüne oturdum, rüzgarlı ve soğuktu, dalgalar nefretini kusmak ister gibi kayalara çarpıyordu. Geceydi ama gri bulutlar yerini koruyordu, yağmur yağardı sabaha karşı herhalde.

Yanımdaki kayaya oturan kişi de Ateş'ten başkası değildi. Bir süre sadece dalgaların kayalara vurmasını izledik, arada sokaktan geçen arabalar oluyordu, birkaç sokak insanı geçmişti. Ayağa kalktığımda Ateş de kalktı. Kayaların yanında koşu yolu vardı, yolun yanında da çimler vardı piknik yapmak için. Çardaklar ve banklar da ıslaktı.

Tahtadan masaların altında yatmış köpekler vardı, birbirine girerek uyumuş kedi ve köpeği görünce gülümsedim. Hayvanlar bile birbirini koruyup kolluyordu. Ya biz insanoğlu? Küçük bir zayıf yönümüzü yakalayıp birbirimizi oradan vurmaya çalışıyorduk.

Bizim evin olduğu sokağa girdiğimde Ateş hâlâ arkamdaydı. Güneş yavaştan doğmak üzereydi. Cebimden anahtarı çıkarıp kapıyı açarken yağmur yağmaya başladı, gözlerim Ateş'e değerken hemen kapıyı açarken yağmur yağmaya başladı, gözlerim Ateş'e değerken hemen kapıyı açıp ayakkabımı soymadan askılıkta asılmış şemsiyemi elime aldım. Şeffaftı ve üstünde çilek resimleri vardı.

Kapıyı kapatıp Ateş'in yanına geldiğimde, kaşları çatılmıştı. Eline şemsiyeyi tutuşturup koşarak eve girdim tekrar. Kapıyı kapatıp arkasına yaslanıp nefesimi düzene sokmaya çalıştım birkaç saniye.

Uyumak yerine banyoya girdim, duş alıp üstüme siyah haşofman ve asker yeşili bir sweatshirt giydim.

Haşofman?

He haşofman. Ben buldum bu ismi nasıl güzel mi? Tabii güzel lan, ben buldum sonuçta.

Yatağa girip biraz kestirdikten sonra kalkıp saçımı taradım, sabah saat 11 olmuştu, Alaca hâlâ uyuyordu, anneyle beraber. Saçımı örmeye çalıştım ama beceremediğim için açık bıraktım. Saç yapma konusunda berbattım. Hastaneye de böyle giderim yani ne varkine?

Haşofmanım da olayy zaten.

Normal siyah bir eşofman?

Yio?

Kendime örgü yaparken bile 1 saat geçmişti, anne de uyanmış kahvaltı hazırlıyordu. Yardım eder miyim? Hayır, çünkü istemez. Benim yaptığım hiçbir şeyi beğenmez ağzına bile sürmezdi. Ünlü filozof Karaca Buz'un dediği gibi; "Çokta kıçımda."

Onlar kahvaltılarını ederken ben aç olsam da sadece çilekli sütümü höpürdettim. Çiklatlı süt de çok severim ama çilekli herşey favorim aşko. Pembe rengini de hiç sevmem ama yani, yanlış anlaşılma olmasın şimdi gardaşlar.

Neyse zaten ben giyinmiştim, altıma asker yeşili olan askeri botlarımı ve monttan daha sıcak tutan kalın siyah ceketimi giydim.

Annede çıktığında arabaya binip yola çıktık. Alaca arkadaşlarıyla AVM'ye gidecekti.

Yarın karneleri alacağımız için mutluydum ama şu hastane işi mutluluğuma bile köstek oluyordu.

Arabayı park ettiğinde beraber arabadan indik. Danışmaya gitmeden direk aynı doktorun olduğu kata çıktık. Kapıyı çalıp içeri giren anne ile bende girdim.

"Hoşgeldiniz Zerrin Hanım, bizde sizi bekliyorduk." Geçen ki genç doktorun konuşmasıyla, önceden geldiğimizdeki yere oturdum. Karşımda yine o aile vardı. Yani başka kimler olacak sanki?

Benimle karışan kız bana bakıp gülümsedi, samimi bir gülümsemeydi ama ben boş boş baktım sadece.

Elindeki zarfı açıp içindekini okumak yerine sıkıntılı bir nefes bıraktı doktor, bir süre sustuktan sonra sonunda konuşmuştu. "Gerçekten karışmışlar." Kendisi bile dediğine inanamıyordu. Gözlerim yanmaya başladığında başımı eğdim. Şuna bak karışmışlarmış! Bu saçmalık da neyin nesi? Kim neden böyle birşey yapardı ki.

Derin nefes almaya çalıştığımda ellerimin titrediğini hissettim. Lütfen beni o aileye verme anne. Bana bunu tekrar yapma. Bakışlarım anneyi buldu, o da bana baktı yavaş yavaş. Bakışlarına ters düşerek hızla ayağa kalktı, bende kalktım onun kalkışıyla. "Belli ki kızınızı seviyorsunuz." Dedi diğer aileye hitaben. "Benimde kızınızı alma gibi bir niyetim yok." Beni mi istiyordu yani?

Karşıdaki kadın da ayağa kalkıp annenin karşısına geçti. "Peki..." Bana döndüğünde bakışlarımı kaçırmadım. "K-kızım ne olacak?" Beni mi yoksa diğer kızı mı kastediyordu anlamadım. "Bilmiyorum," dedi bana bakmadan.

"Yetimhane." Diyebildim sadece, konuşacak halim yoktu. Ellerim titriyordu ve belli olmasın diye yumruklarımı sıktıkça sıkıyordum. Anne hariç geri kalan herkesin gizliden şaşkın yüzü bana döndü. Yanımdaki bedenin bana boş boş baktığını gördüm sadece, "iyi." Dedi adımları odanın kapısına doğru yöneldi, kapıyı açıp arkasına bakmadan kapatıp çıktı.

Gitti... Veda bile etmeden.

Karşımdaki kadının dolu gözleri bana döndüğünde, "Sizde gidin." Dedim sakince, ağlamak istiyordum ama burada olmazdı.

Başını hızla sağa sola salladı, "Olmaz." Yanıma adımlayıp elimi tutacakken geri çekildim. Gözünden bir damla yaş düştüğünde içim acımıştı ama böyle olmalıydı. Bu sefer tanımadığım insanların evine gitmeyecektim. Yine olmazdı...

"Kızım... Benim kızımsın sen, ne yetimhanesi?" Arkasında duran adam sadece bana bakıyordu ve bu beni korkutuyordu. Burdan defolup gitmek istiyorum o kadar.

"Ne ara kızınız oldum sizin?" Kaşlarım otomatikman çatılırken başımı sorgularcasına biraz yana eğdim. "Birkaç dakika önce öylesine biriydim sonuçta?" Yutkunmak istedim ama boğazımdaki yumru buna engel oldu.

"Kı-" konuşmasına izin vermeden sözünü kestim. "Lütfen beni yanınıza almayın." Doktor beyin kaşları çatılırken sinirle odadan çıktı.

Sana ne oluyor be?

"Kanunlara göre reşit olmadığın sürece ailenin evinde kalmak zorundasın." İlk defa konuşan adam ile alayla güldüm. "Ne o, beni zorla mı yanınızda tutacaksınız?" Kadın hızla başını olumsuzca salladı. "Tabii ki zorla birşey yapmak istemiyoruz ama yetimhane olmaz kızım. Seni oraya vermem. Sen benim kızımsın, ne olur bir şans ver, lütfen." Neden herşeyi zorlaştırıyorlardı ki? Nasıl olsa reşit olduğumda oradan gidecektim, bu kadar zorlamak bir boka yaramayacaktı.

"Seni anlayamam ama sen annemi anlasan? Annelerle çocukları arasında daha hamileyken bir bağ olur." Yanıma doğru bir adım attı karşıdaki kız. "Evet daha tanışmıyor olabilirsiniz ama o aranızdaki bağ hep vardı. Şimdi bir anneyi, kendi anneni öylesine ortada mı bırakacaksın?" Ortada kalan gerçekten o kadın mıydı?

Daha demin 16 yıllık annem beni bırakıp gitti. Ben yetimhaneye bile kabulken herşeyi boka saptıran onlardı.

Titrek bir nefes verirken başımı kaldırıp kadına baktım. "Kendimi huzursuz hissettiğim ilk an defolur giderim." Karşıdaki kadın gülümserken içindeki büyük acıyı hissettim. Sarılmak istiyor gibiydi ama temasa gerek yoktu.

İçerdeki gergin havayı dağıtmak ister gibi, "Ee hadi eve gidelim de yeni kardeşime odasını gösterelim." Diyen karşıdaki kız ile kaşlarımı çattım. Bu samimiyet çok fazla değil miydi?

"Ben ve annem dekore ettik odanı, umarım beğenirsin!" Koluma girecekken yine geri çekildim. "Temas sevmiyorum."

"Ben annen Kamer," gülümseyen yüzü eksik olmuyordu ama ağlamaktan yorgun düşen gözleri herşeyi ele veriyordu, yanındaki adama baktı aşkla, "baban Azat." Derken elini kızının omzunun üstüne koydu, sevgi vardı gözlerinde. Sadece sevgi. "Kızım Alara." Küçük bir tebessüm ettim. Öz kızı olmadığını öğrenmişti ama sevgisi biraz bile azalmamıştı. Oysa benimki bu anı bekliyor gibiydi.

İçimi okur gibi bakan adamla rahatsızca kıpırdandım. Bişeyok bişeyok.

"E hadi evimize gidelim." Kapıyı açıp benim çıkmamı bekleyen Kamer Hanım ile bir süre ona baktım, ayaklarım istemsizce ilerlerken hep beraber hastaneden çıkıp büyük ve lüks bir araca bindik. Arabayı bir şoför sürerken yanına Azat Bey oturmuştu. Bizde arka koltuklarda oturduk. Evet Zerrin'de zengindi ama hiç böyle arabalara falan binmedim. Evimizde iki katı müstakil bir evdi, öyle aşırı büyük değildi. Şimdi; yeni bir yerde, yeni insanlarla, yeni bir hayat istemiyordum.

Kaç kere tekrardan başlamam gerekti yeni bir sayfaya, kaç kez yine sevmeye çalışmalıydım kendimi, her düştüğümde kanamaktan ve ayağa kalkamayıp vazgeçmekten kaç defa bıkacaktım? Kaç kez ölüm denen şeyi başa sarıp izleyecektim ben. Elime kar tanesi koyulmuştu sanki ve onun erimesine izin verme diyorlardı. Fakat bunu derken bile o kar tanesi erimeye başlamıştı. İşte yaşamımdaki süre içinde bana verilen umut ve sevgi o kar tanesinin elimde erime süresiyle eş değerdi.

Garip, saçma ve rüya gibiydi herşey. Aslında kötü bir rüyanın başlangıcı gibi. Hatta kabus gibi, bitmeyecek bir kabus...

Araba yolculuğu, benim dışarı bakmam ve gizlice bana baktığını sanan Alara ile geçerken sonunda araba durmuştu. Büyük, çok büyük, hatta kocaman bir villa görmemle başımı eğdim. Kaç kişi kalıyorlar bunlar evde?

Arabadan indiğimizde Kamer Hanıma nasıl baktıysam, Alara ile birlikte güldüler. "E canısı abilerimin dırdırını biraz sen çek." Kahkaha atıp eve doğru koştuğunda ben şaşkınlıkla ona bakıyordum.

Abi de değil abi-ler.

Yok ben bu evden birkaç güne kaçarım. Bir adamla aynı evde kalmam bile krizlerimi tetiklerken birden çok adamla asla kalamazdım. İstesem de olmazdı.

Kapıya geldiğimizde Alara kapıyı çalmıştı bile. Stresten sol elimdeki bileklikle oynuyorken anılar beynimi kemiriyordu, her defasında neden bunu yaşamak zorundaydım ben? Kapıyı açan tonton kadına "Merhaba Makbuş!" Diyerek enerjik bir şekilde bağıran Alara'yla kendime gelirken sol elimi sweatshirtün koluna soktum. Gülümseyerek bize dönen adının Makbuş olduğunu öğrendiğim kadın, "Hoşgeldiniz." Diyince Kamer Hanım da "Hoşbulduk Makbuş." Diyerek benimle beraber içeri girdi.

Salon olduğunu düşündüğüm yere geldiğimizde içerde oturan 4 erkek ile gözlerimi kıstım, 2 erkek benden büyük gibi duruyordu, biri benimle yaşıt ve erkek halim, diğeri de küçük duruyordu. Allah'ım çokça sabır.

"3 abin burada değil ama onlarda yakında gelecek kızım." Gülümseyerek Alara ve beni yanında götürerek koltukta oturturdu. Azat bey küçük bir tebessüm ile tekli koltuğa oturdu.

8 çocuk ne? Yorulmadınız mı kardeşim bu çocukları yaparken. Hayır birde yaşlanmamışlar. Kamer Hanım 35 yaşında bile görünmüyordu.

"Bu kim anne?" Küçük duran çocuğun sorusu beni gererken Alara bana bakıp güven verircesine gülümsedi.

"Kızım. Seninde ablan. İki ablan var artık Erez." özlemle bana bakmasıyla başımı eğdim. "Benim bir tane ablam var zaten anne." Ergen velet. Göz devirip bıkkın bir nefes bıraktım. "Merak etme, benim de bir kardeşim var zaten, başkasına gerek duymuyorum." Nefretle kısılan gözleriyle benimde gözlerim kısıldı, fakat onun gibi nefretle bakamadım.

"Maşallah dili de papuç kadar." Dedi büyük gösteren biri, alayla güldüm. Bir ay bile kalmayacağım şimdiden belli oldu.

"Mert! Kızımla düzgün konuş." Sert sesi odada yankılanan Azat Bey ile gözlerimi kapattım.

Yüksek sesten değil geçmişin bana bıraktığı o sesten rahatız olurdum.

Gözlerimi açtığımda yanımdaki Kamer Hanıma baktım, bakışlarımda ne gördü bilmiyorum ama gözlerinin dolmasına şahit oldum, "Birinizin bile kızıma sesini yükseltiğini duyarsam..." Gözlerini oğullarında gezdirip sıkıntılı nefesini bıraktı. "Alara'm, Karaca'ya odasını gösterir misin?" Benim daraldığımı farketmiş gibi konuştuğunda içimde birşeyler uçuştu.

Gülümseyerek hemen ayağa kalkan Alara, "gel gidelim." diyerek yanıma geldi. Ayağa kalkıp onu takip ettim. Asansörün önüne geldiğimizde biraz şaşırmıştım ama belli etmedim. 3. Katta indiğimizde 5 tane kapı vardı.

"Bak burası senin odan tam yanındaki kapı benim odamın, benim odamın karşısı ikizimiz olan Arel'in odası onun yanındaki de Erez'in. Geri kalan bir oda da Mert abimin çalışma odası." Ona gülümseyerek cevap verdiğimde o da kocaman gülümsedi. Sevdim seni Pikachu.

Lan o ikiz mi dedi ben mi öyle duydum?

Artık benim olan odanın kapısını açıp içine çekti beni, "Bak çok güzel değil mi ben yaptım." Umutla bana baktığında bakışlarımı odada gezdirdim. Kahve tonlarında olan odayla gülümseyip, "zevkli kızsın." Dedim sadece.

Odunum evet, ne var?

"E sen yorgunsundur, dinlen. Yemek saatinde gelir seni çağırırım." Tam kapıdan çıkacakken, "Şey, ben bu saatte uyuyamam zaten, gidip birkaç eşyamı almam lazım." Bana döndüğünde "Aman, babam yollatmıştır bile birilerini." Başımı salladım sadece. "Dolabında da yeni kıyafetler var aslında, annemle aldık." Birşey demediğimde giymeyeceğimi anlamıştı galiba. Hem alacağım daha özel eşyalarım vardı belki?

Odanın kapısı kapandı ama Alara çıkmadı. İçeri girip yatağa oturdu, "Sana abilerimizi anlatayım mı?" Yanına gidip yatağa oturdum. "Abilerin sadece." Gözlerimi ellerime indirdim.

"Seni anlamak zor. Yani o kadın beni yanına almak istese ağlamaktan ölürdüm galiba, başka bir evde asla rahat edemezdim. Bu yüzünden sana ne diyebilirim bilmiyorum ama en azından ailemizi sana anlatayım da biraz tanırsan rahatlarsın belki." Beni düşünmesi bile mutlu etmişti beni.

Gülümseyip başımı sallarken bağdaş kurup onun söze girmesini bekledim. "Şimdi canım ikinci en sevdiğim abim Mirza, kendisi asker. Yani bence bunu demem bile ondan çekinmemeni sağlar." Diyip göz kırptı. Benim asker abim mi vardı?

Tam aşık olunmalık ya.

"Pars abim, uçan sinekten kıskanır, gerçi hepsi öyle, Erez bile öyle yani düşün." Diyerek güldü. "Bu arada Pars abim polis," sonradan ek bilgi vermesiyle kafamı salladım.

"Sonra ikiz abilerim Savaş ve Barış. Savaş abim tam bir soğuk nevale, Barış abim en sevdiğim abim, o tam tersi sıcacık biri." Gülümsedi, çok seviyordu onları belli. "Savaş abim Savcı, Barış abim doktor." Yatakta benim gibi bağdaş kurup dudaklarını büzdü. "Mert abim, açık olmak gerekirse çok gıcıktır yani sana biraz ters davranabilir. Ayriyeten İnşaat Mühendisliği okuyordu ama dondurdu." Salak olduğu için dondurmuştur.

Başını eğip bana baktı bir süre, "Çok benziyorsunuz Arel ile, resmen onun kız hâlisin. O da biraz ters davranır sana ama içten içe kesin seninle ikiz olmak ister." Başını çevirip pencereden dışarı baktı. Dertliydi sanki.

"Erez ile hep küçük kavgalar ederiz, ergen halleri tavan bu aralar zaten. Çok takma yani onun dediklerini." Diyip bana baktı, ne tepki vereceğimi ve ne düşündüğümü görmek ister gibi.

Başımı salladım, takmam zaten o ergenin lafını ama kimsenin dırdırını çekecek bir kafam yok benim.

"O kadın, neden hemen bıraktı seni? Hem baban nerede?"

"Annem değil o kadın benim, hiçbir zaman da olmadı." Titreyen dudaklarımı birbirine bastırıp başımı eğdim. "Tecavüz sonucu doğan, sevilmeyi bile haketmeyen bir kızmışım ben." Gözlerini sonuna kadar açıp başını eğdi. "Tecavüz sonucu mu?" Burukça gülümsedim titrek sesine. "Üzülme lütfen, tecavüz sonucu doğmak utanılacak birşey değil." Başını kaldırdı ama birşey demedi.

Sustuk bir süre. Ayağa kalkıp kapıya doğru gidecekken durdu, "Senden bu güzel hayatını çaldığım için özür dilerim..."

Bana bakmadan kapıyı açıp gidecekken hızla yataktan kalkıp kolunu tuttum. "Lütfen kendini suçlama, hem ben mutluyum. Yani buradan gidersem mutlu olacağım." Kolunu bıraktığımda bana döndü, gözleri dolmuştu. "Lütfen gitme. Ben seni severim, annem sever, babam sever. Hepimiz severiz seni, sadece biraz zaman lazım."

Evet zaman gerekti. Ama ben birilerinin beni sevmesini beklemiyordum. İstemiyorum kimseyi hayatımda. Alaca bana yeterdi. Çünkü benim hayatımda sanki ben bile fazlalıktım. Başkalarına cidden yer yoktu.

Elimi enseme atıp sıktım. "Alara bak, kendini suçlu hissettiğin için böyle yapma. Ben burada yapamam." Gözleri beni anlamak ister gibi bakıyordu ama bu imkansızdı.

Başını sallayıp odadan çıktı. Bende arkasından kapıyı kilitleyip yatağa girdim. Uykum yoktu ama ağlamak istiyordum. Kapı kilitli olmadan da asla bunu yapamazdım. Anne yani artık sadece Zerrin Buz, beni başka aileye verdiğinden beri öyleydi.

Rasim odaya girer diye ödüm kopardı, bu yüzden alışkanlık olmuştu kapıyı kilitlemek.

🪀

Yorum ve beğeniler arttıkça bölüm atacağım şimdilik benden bu kadarr.

Eleştirilerinizi paylaşırsanız sevinirim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.