İçeriğe geç

Yaşamaya Ölmek (GERÇEK AİLEM)

Bölüm 4 · 17 dk okuma

Yaşamaya Ölmek (GERÇEK AİLEM)

Bölüm 4

🪀4.Bölüm

Merhabalar, nasılsınız arkadaşlar? Umarım iyisinizdir.

Kitabımı begenmeyi ve yorum yapmayı unutmayın lütfen..

🎧

Duman,Kolay Değildir

🪀🪀🪀

Yüksekten mi yoksa düşmekten mi bilmem ama birine kendimi anlatmaya çalışıp da beni anlamamak için direnen biriyle karşılaşmaktan korkarım. Yine Zerrin gibi biriyel karşılaşmaktan yani.

Başımdaki ağrı ile uyandığımdan kalkıp yüzümü yıkadım kendime gelmek için. Kısa bir duş alıp üstüme mavi kot pantolon ve bol beyaz bir sweatshirt giydim.

Odadan çıktığımda telefonumu da kot pantolonun arka cebine koydum. Anne kadın mutfakta Alaca için birşeyler hazırlamıştı, gözleri bana değdiğinde yine aynı tiksinti dolu ifadesi yerini korudu. "Hazır olman iyi, bugün okula gitmeyeceksin. DNA testi var." Ne diyon be ablam sabah sabah?

Göz devirip dolabı açarak şişedeki soğuk suyu bardağa doldurmadan kafama diktim. Çok medeniyimdir evet. Şişeyi kapatıp geri yerine yerleştirdim, dolabın kapağını kapattığımda mutfağa Alaca girdi.

"Günaydın." Dediğinde ben cevap vermeden salona geçtim. Anne kadında Alaca'nın başından öpüp "Günaydın birtanem." Dedi ardından bana dönüp, "Hadi! hastaneye gidiyoruz arabanın yanında bekle beni." Yine ve yine göz devirip kapıya doğru adımlarken, "Anne?" Diye seslendi ona Alaca. "Efendim kızım?" Diyip Alaca'ya dönmüştü. "Karaca-" diye söze başlayacak olan Alaca ile annesi sözünü kesip "Sen onu kafana takma kızım." dedi umursamaz bir tavırla.

Gülümseyip mutfaktan çıkarken "Yemeğini bitir öyle git okula tamam mı birtanem?" Diye seslenmişti son olarak Alaca'ya. Alaca da üzgün bir şekilde başını sallamıştı sadece.

Hemen dışarı çıkıp arabanın yanına geldim. Birkaç dakika sonra anne de gelmişti.

Grupta olanlara baktığımda hepsi tam kadro vardı, açıklamasına ateş emojisi koyan kişi kesin Ateştir diye numarayı "Alaz Zıkkımı" diye kaydetmiş. Dudu'yu Ahududu ve diğerlerinide adıyla kaydederek telefonu yan tarafıma bıraktım. Börte'yi 'Börtü böcek' diye kaydetmeyi de ihmal etmemiştim tabii ki.

Camdan dışarı baktım. Dudu'yu tanımıyordum ama böyle birşey demesi beni kırmıştı. Ne yedüğü belirsiz insanların dediklerine kırılan biri değildim ama konu bu olunca...

Aptal gibi de susmuştum. Kendisini koruyabilen biriydim, kırıldığımda aptal gibi susuyordum sadece. Çok kırılan biri olmadığım için laflarımı yapıştırırdım. Utanan biri de değildim.

Ama göründüğümün aksine korkağın tekiydim, benden büyük bir karşı cinsle aynı yerde duramazdım, kendi çapımda küçük savunmalarım olsa da o günden sonra bir adamın karşısında çekiniyor, dilini yutmuşa dönüyordum. Güçlü olmak yoruyordu insanı. Gerçi artık güçlü halimden de çok eser kalmamıştı.

O gün benim dönüm noktamdı... Karaca Buz'un ölüm günü ve onu ilk defa seven birini kaybettiği gündü.

🧊

Geçmişten Bir Gün.. (hassas içerik bulunabilir.)

Günlerden Salı. Sabah saatlerindeyiz, annem daha kargaların bokunu yemediği saatte uyandırmış 'git hazırlan' demişti.

Sıcaktan dolayı dizime kadar soft mavi bir şort, üstüne de beyaz bol bir tişört giymiştim. Saçımı dağınık topuz yaparak, sade ama şık olmuştum. Alaca nerdeydi bilmiyorum. Annem futbol kursuna yollamış olmalıydı. Evet, Alaca çok güzel futbol oynuyordu bu yüzden annem onu oraya yollamıştı. Oysa ben resim çizmek istediğimde beni kursa göndermek yerine 'boş işlerle uğraşma' demişti. Bende de kendi kalemlerimle çizim yapmaya devam etmiş sonra hevesim gidince kendimi o alanda ilerletmeyi bırakmıştım.

Çalan kapı ile ben gidip açtım. Annem yaşında bir kadın ve ondan yaşça büyük bir adam vardı. Bakışları korkunçtu ama yüzünde sahteden koyduğu masum bir gülümseme vardı. Gerçekten her anlamda sahte bir gülümseme, asla masum olmayan, samimiyetsiz birr gülümseme.

Biraz geriye çekilip "Girin lütfen, annem odadaydı, şimdi gelir." Öndeki kadın gülümseyince bende aynı şekilde karşılık verip salonu gösterdim.

Salondan çıkıp odama girdim. Annem ve o iki kişi birşeyler konuşuyordu. Annemin seslenmesiyle salona girdim, kadın kocaman gülümsemesiyle bana bakarken adam sırıtıyordu.

Annem bana koltuğu gösterdiğinde oturdum. "Ne oldu anne?" Gözlerim annemde değil bana gülümseyen kadındaydı.

"Seni sevecek başka bir ailen var artık."

Gözlerim şokla açılıp anneme doğru döndü, "Ne?" Saniyelik adam ve kadına bakıp anneme geri baktım. "Ne demek oluyor bu anne?" Ayağa kalktığımda bana açıklama yapmadan kolumu tutup odama sürüklerken benimle odaya girip kapıyı kapattı.

"O aileyle yaşayacaksın. Hayır demeye hakkın bile yok, onlar artık senin ailen." Rahat ve net olarak konuşmasıyla hızla başımı sağa sola doğru salladım. "Hayır! Ben onlarla gitmem." Geriye doğru adımlıyordum istemsizce. Annemin yine beni kolumdan tutup sıkmasıyla başımı yine sağa sola doğru sallamıştım, "anne hayır, hayır. Tanımıyorum bile onları." Kolumu bırakıp yüzüme tokat attığında elim yanağıma gitti. 14 yıllık hayatımda annem ilk defa bana tokat atmıştı. Evet son defaydı belki ama birazdan yapacağı şey herşeye bedeldi.

"Sen hiçbir zaman benim kızım olmadın! Senin bu iğrenç yüzün bana sadece o geceyi hatırlatıyor. Sen bana sadece acı veriyorsun anla bunu! Benim hayatımda sana yer yok. Git seni sevecek bir aileyle yaşa diye uğraşıyorum burada!" Güzel birşey yaptığını mı sanıyordu gerçekten? Onun sevgisini haketmememin sebebi, tecavüz sonucu doğan bir çocuk olmam mıydı?

Dudaklarımda hissiz bir gülüş belirdi. "Yetimhane diye birşey var." Dedim zoraki çıkan sesimle.

"Oraya bırakmayı düşünmedim mi sanıyorum sen? Magazin ile uğraşamam! Bunu duyanlar her yerde haber yapar bunu!" Odamın kapısını açtığında anneme bakıyordum hâlâ.

"Bavulunu hazır zaten, şimdi çık git. İnsanları bekletme." Hâlâ hareket etmeyen benim, kollarımdan tutup salona getirerek insanların yanına tabiri caize fırlattı ama sendelesemde ayakta kaldım.

Kadın hemen yanıma gelip kolumu tuttuğunda geri çekildim ondan.

"Kızım biz-" diye söze başlayacak olan kadın ile hızla sözünü kestim, "kızım deme bana!" Gözlerim önce kadında sonra annemde dolandı. "Kimsenin kızı değilim ben!" Kimseziz bir çocuğum ben...

Annesine ağlayan bir kız değildim, korkunca babasının arkasında sakalanan kız çocuğu değildim. Ne annem vardı ne babam. Oysa annem Alaca'ya hem anne hem baba oluyordu. Onun için çok mutluydum ve ona iyi bir abla olmaya çalışıyordum, çoğu zaman kavgalar etsek de benim tek ailemdi o.

...

Kaderime boyun eğmiş o aile ile gelmiştim. Temmuz ayının başında gelmiştim bu eve şimdi ise yeni yıla bile girmiş, Şubat ayının sonundaydık. Lise birdeydim ve şimdilik herşey kolaydı. Aylardır bu evdeydim ama o kadının -yani Zehra ablanın- bana yakın davranışlarından başka değişen birşey yoktu.

Kocası Rasim benimle konuşmaya çalışsa da bakışları çok rahatsız ediciydi. Onun yüzünden kapım kilitli uyuyordum, adam hiç güven vermiyordu. Odama izinsiz girdiğini görmüştüm, anlayamasamda fazla temas kurmaya çalışıyordu. Elini bir yerine sabitleyesim geliyordu bazen.

Zehra abla tam bir melekti, gerçekten bana bir anne gibi yaklaşıyor ve hayatımda ilk defa anne yemeği yiyiyordum. Düştüğümde benim için endişelenen biri vardı hayatımda artık. Zerrin'in 14 yıllık hayatımda bana vermediği, çok görüldüğü sevgiyi bana birkaç ayda hissetirmişti. Hayat ona hiç gülmemişti, onu dinlerken kendi dertlerime üzüldüğümde aslında ne dertler varmış diyordum. Benimki de dertti de kime göre neye göreydi işte.

Dersleri çok iyiymiş ama ailesi okutmamış, bu Rasim salağıyla evlendirmişlerdi. İlklerden dövüyormuş Zehra ablayı ama sonra bırakmış it herif. Çocuğu olamıyordu Zehra ablanın, yetimhaneden almak istese de Rasim izin vermemiş. Beni neden kabul etmişti bilmiyorum. Ama Zehra abla gibi birini tanımak güzeldi.

Her gün Rasim yüzünden korku ile yatıyor öyle uyanıyordum ama eve gelirken Zehra ablayı görecek olmak bile yüzümde bir gülümsemeye sebep oluyordu.

Yaşadığım mahalle dedikoduyla besleniyordu resmen, içlerini kötülük bürümüştü hepsinin. Zerrin ile iyi anlaşırlardı aslında. Gerçi o böyle insanları hor görürdü. Sanki kendisi çok mükemmelmiş gibi.

Geçtiğimiz sokaklarda sabahın köründe top oynayan çocuklar, bahçelerinde dedikodu mesaisine başlamış teyzeler, yeni doğduğu belli olan turuncu güneş, hafif serin rüzgarın tenimi okşayarak saçlarımı savurduğunda verdiği huzur gülümsetmişti beni.

Aslında huzur o kadar da zor ulaşılacak birşey değildi. Bir manzara (bu manzara kişiye göre değişir elbet), bir çay ya da sıcak bir kahve, pencereden giren hafif rüzgar eğer kış ayındaysak bütün şehrin yerine ağlayan yağmur... Bu kadar basitti aslında, her şeyi çok yüksekte ve zor ulaşılır görmeye gerek yoktu.

Bağırın, kahkaha atın sokaklarda, insanları rahatsız etmeden de eğlenmenin ve huzuru bulmanın birçok yolu vardı. İnanın bana kimse sizin yaptığınız şeyi bir daha aklına getirmeyecek. Ya da belki size özenip oda eğlenmek isteyecek basit bir şekilde. Basit ama mutlu bir huzurla.

Elimde yeni açılan fırından çıkmış sıcacık ekmeklerle eve gidiyordum, sabah erkenden uyanmış ekmek almaya gitmiştim, sıcak sıcak iyi olur diye. Zehra ablam yine masayı donatmış olurdu ben ekmekleri getirene kadar.

Eve yaklaştığımda bağırış sesleri geliyordu. Açık olan kapıyı daha çok ittirerek açtım, terliğimi çıkarıp ekmeği askılığın yanındaki sehpaya koydum.

Rasim ve Zehra ablanın kavga sesleri geliyordu. İlk defa kavga etmiyorlardı ama ilk defa böyle kavga ediyorlardı.

Dışarıda kimse yoktu, herkes evlerindeki penceresinden kafasını çıkarmış gizlice izliyorlardı. Biri de çıkıp polise haber verse şaşardım zaten. Kalpleri yok oluyordu insanların, bir bataklığa çekiliyorlar ve her saniyesinde daha da dibe çekildiklerinin farkına varmıyorlardı. Sadece etraflarına değil, en çok kendilerine veriyorlardı zararı. En çok o kararmış zihniyetlerine veriyorlardı zarar.

Birşeylerin farkına varmak istemezdi ya insan, bende o noktadaydım. Sinir ve endişeyle salona doğru koştum, kapıdan girdiğim gibi Zehra ablaya tokat atacak olan Rasim'i itmem ve Zehra ablayı geriye çekmem aynı saniyelerde oldu sanki. "Ne yaptığını sanıyorsun sen be!" Diye bağırdım bir anlık cesaretle. Aslında korumanız gereken biri olunca, sevgi verirdi size o gücü. Karşımdaki adamın yüzünde oluşan sırıtış ile gerilsem de belli etmemem elde değildi. O ikimizden de güçlüydü.

Zaten örgüte çalışan bu adamın bizden güçsüz olması da ne kadar mantıklıydı ki. Farkındalık o an daha ağır bastı kafama, ya ölecektik, ya çok ağır yaralar alacaktık.

Başımı olumsuzca sallarken bende sona hazırladım kendimi, bizim sonumuza. "Hayır! Seni bırakmam." Yine Rasim'e döndüğümde hızla üstüme gelip saçıma yapıştı, "Seni küçük sıçan!" Zehra abla çığlık atıp beni elinden kurtarmaya çalışıyordu.

Saçımı çekerek beni odaya geçirip kendisi de girdi, ardından kapıyı kapatıp kilitledi. Herşey işte o an kafama dank etmeye başlamıştı. Kapıyı yumruklayan Zehra abla ile Rasim sinirle kapıyı açtı ve mutfağa gitti.

Hemen bende odadan çıkıp Zehra ablanın yanına geldim. "Zehra abla..." Dedim ama diyecek başka birşey yoktu. Git desem gitmezdi, polisi arayan yoktu, biz arayamazdık. Yine ve yine kaderin eline mahkûm olduk.

Rasim elindeki bıçak ile bize yaklaşırken, önce benim saçımdan tutarken bağırdım biri birşey yapsın diye. Ama biliyordum, ve ben ilk defa bir şeyi bilmek istemedim. Odaya doğru itilmemle yere yapıştığımda elindeki bıçağı Zehra ablaya sapladığı an beynim oyun oyuyor olsum istedim. Herşey sanki ağır çekimdeydi. Ölüm denen şeyi bana izletiyorlar gibiydi.

Zehra ablanın yere yığılmasına izin vermeden hemen odaya soktu onu da. Kanlı eliyle boğazımı sararken yatağa fırlattığında acı çeken Zehra ablaya değdi gözlerim, yardım etmek için yataktan kalkacakken yüzüme yediğim o tokat başımı döndürmeye yetmişti. "Yapma Rasim, çok küçük o..." Senindeki acı ve çaresizlik kulağıma çınlama gibi geldi Zehra ablanın. O da küçüktü bu adamın eline verildiğinde, o da haketmemişti bu hayatı.

Yine Zehra ablaya doğru yönelirken kana susamış vampir gibi bıçağı sayamayacağım kadar vücudun ker köşesine sapladı, onu tutmaya ve itmeye çalıştım, bıçağı almaya çalıştım ama sadece kolumada kesikler olmasına sebep oldu. Kaç kere bağırdım bilmiyorum, biri duysun istedim artık. Ama herkes tıkamıştı kulaklarını.

O Zehra ablayı katlederken kapıyı yumrukladım defalarca, sesim yok olana kadar çığlık attım bir Allah'ın cezası gelsin de kurtarsın diye. Olmadı, hiçbir şey, hiçbir direnişim bizi bu andan çekip alamadı.

Zehra ablanın üstünden çekilince önce elindeki kanlı bıçağa sonra Zehra ablaya baktığımda başım döndü, her yer kandı. Odanın içi resmen kan gölü olmuştu, elindeki bıçağı bırakıp derin bir nefes aldı. Yaptığı şey çok güzelmiş gibi gülümsedi önce sonra büyük bir keyifli kahkaha attı.

Yavaşça bana döndüğünde korkuyla başımı olumsuzca salladım. Bu oda cehennemin kendisiydi benim için.

Herşey çok hızlı ama bir o kadar da yavaş olmuştu şimdiye kadar. Saç tellerim kopacak kadar saçımı tutup kafamı duvara vurması, yerde bana attığı sayısız tekmeleri, o 47 numara ayağının kemiklerimi kırma sesi, direnişlerim ve bağırışlarım yüzünden yüzüme yediğim tokatlar, ağzımdan çıkan kan, her saniye ölmek isteyen ben, kirli bir ben ve ölü bir ben.

Bağırdım sesim yırtılırcasına her defasında, öleceğini hissetmiş biri gibi ama ölmemek için direnen biri gibi...

Gökyüzünde kayboldu ruhum, bulutlarda kayboldu önce, sonra yıldızlara ulaşmak istedi ama ben burda, kesikte olsa nefesler alıyordum.

Sesler duyuyordum. Siren sesleri. Sonunda bir akıl etmişti polis çağırmayı galiba ya da çığlıklarım şehri delip geçmişti. Çok uzaktan geliyordu sanki sesler, bilincim gittikçe herşey algısını yitiriyordu benim için.

Bağırış sesleri, dış kapının duvara çarpma sesi... Hiçbirini takmıyordu Rasim, yataktan kalkıp yerdeki bıçağı aldı eline. Üstüme doğru hızlı adımlarla yürürken önce sol bileğimi tutup kesti, üstüme çıkarken bıçağı havaya kaldırdı zevkle. Bu bir hastalıktı, evet kesinlikle hastaydı bu adam. Gözlerim -kan kaybından olmalı- kapanmamak için direnirken üzerime saplanması gereken bıçak yatağın üstüne saplandı. Beni öldürmek istemiyordu, en baştan beri istediği sadece canımı yakmaktı.

Gerçi zaten verebileceği en büyük acıyı vermişti ama bunu yapması nedendi onu anlamıyordum.

Bunu başardığından olmalı ki kaçmayı akıl ederek kıyafet dolabını açıp kıyafetleri yere fırlattı. İlk defa gördüğüm gizli kapıyı çekip içine girdiğinde arkasından kapıyı kapatırken odanın kapısının kırılma sesi kulaklarımı deldi. Kaçmıştı öylece ve ben birşey yapmadım. Sadece kapattım gözlerimi hayata. Bundan sonra ne olacaktı bilmiyorum ama tek bildiğim bu odada Zehra abla ile beraber benimde öldüğümdü...

🧊

76 yerinden bıçaklanmıştı Zehra abla. Tam tamına 76 yerinden.... Çok canince değil mi? Evet. Her gece, her gözümü kapattığımda, küçük bir bağırış sesiyle gözümün önüne gelen tek şey Zehra ablanın o odadaki haliydi.

Bense, sandığımın aksine ölmemiştim (fiziken öyle olsa da ruhen tartışılırdı). Bileğimdeki kesik ölene dek benimle olacaktı derindi ama hemen müdahale edilmiş. Ve geç kalmışlardı iki insanın hayatına.

Evet istediği şeyi alamamıştı belki ama, Aması yoktu işte. Öldürmüştü beni. Neden biri böylesine iğrenç ve canice bir şeyi yapardı ki?

Eğlenmek için bir sürü eğlence merkezi vardı. Neden bu kadar kötü olurdu bir insan. Bu mu eğlence? Daha çocuktum ben. Ruhumu öldürmüştü benim. Bu da bir cinayetti! Zehra ablanın canını aldığı gibi ruhumu aldı benden.

Kaçmıştı ve bir ay sonra denizde bulunmuştu. Kafasına sıkıp denize atmış kendisini. Yani öyle söyleniyordu. İntihar süsü verilmişti çünkü başka bir iz yoktu. Kolay bir ölümdü onun için bu. Onu Allah'a şikayet edeceğim...

1 hafta uyutulmuşum, uyandığımda 3 tane polis vardı yanımda. Annem odanın dışındaymış. Hiç girmedi yanıma, hiç nasılım diye bakmadı, yine hiç sevmediğini belli ettirdi bana. Orda susan insanlardan farkı yoktu benim için.

Yaşadığını yaşamıştım işte, mutlu musun acaba anne?

Polis olan Oğuz abi benimle hep yakından ilgilenmişti, iyi insanlar da vardı evet. Neden bilmiyordum ama değerli hissetmiştim işte. Lara abla ise öz ablammış gibi hep yanımdaydı. Annemden daha çok yanımda oldu. Gerçi annem yanıma gelip 'nasılsın kızım?' bile dememişti ki.

Öylesine tanıştığım bu iki polis bile beni daha çok merak etmişti.

Benimle neden bu kadar ilgilenmişlerdi bilmiyorum. Belki geç kaldıkları için vicdanlarını rahatlamak amacı böyle yapmışlardı ama onların suçu yoktu. Orda dakikalarca kimseye haber vermeyen insanların vicdanları ne haldeydi merak ediyordum.

Alaca'm günlerce ağlamıştı, yaşadığım şeyleri bilmiyordu, bilmese daha iyiydi zaten. Zehra ablanın ölümüne ağlamıştı güzel gözlüm. Hastaneye de iki kere gelmişti. Çünkü ben ona gelmemesi gerektiğini zaten benim birkaç güne geleceğimi söylemiştim.

Yaklaşık 2 buçuk ay terapi görmüştüm, benim için en yorucu zamanlardı ama biraz da olsa iyi gelmişti bana. Sonra bırakmıştım, Lara abla bana kızmış gitmeye devam etmemi söylemişti ama devam etmek istemiyordum. Değişen çok da birşey olmamıştı çünkü.

Hâlâ karşı cinsten ölesiye korkuyordum, hâlâ bir adamla tek başına kalınca nefesim kesiliyordu, hâlâ kabuslar devam ediyordu. Biraz azalmıştı belki kabuslar ve krizler ama o günün acısı geçmiyordu.

Şimdi 16 yaşındaydım, yakında da 17. Peki... Geçmiş miydi? Biraz evet biraz hayır. Aslında sadece hayır. Kabuslara, korkulara, çığlıklara, kabus görürüm diye uyumaya korkmaya alışmıştım. Her gözümü kapattığımda Zehra ablanın o odadaki hâli gelmiyor aklıma mesela?

Ama hâlâ bileğimdeki kesik izinden utanıyor, onu kalın bir bileklik ile saklıyordum.

İnsanlar geceden korkardı ama benim korkum sabah saatleriydi.

Sabah saatlerinde ölmüştüm ben...

Sabah saatlerinde kaybetmiştim Zehra ablayı.

Sabah saatleri almıştı benden herşeyimi.

Bana verdikleri de sadece korkuydu... Aptal bir korkak olmuştum sadece. Güçsüz, utangaç, çekingen bir kıza dönüştüm. Zamanla geçer, düzelir dedim, düzelmedi.

Bazen de utanmaz oluyorum belki ama o da aptallık oluyordu direk.

Hâlâ kendimi savunabiliyordum tabii, bazı durumlar haricinde. Başkasına yapılan haksızlığa susamazdım hâlâ. Ama bana yapılana susup oturduğum da oluyordu. Özgüven sorunlarımı aşmıştım ama üstüne panik ataklarla krizler gelmişti. Birşeyler düzeldi sanarken daha da boka sarıyordu.

Nerede huzur varsa oraya gitmeye çalışıyordum, bir evcil hayvanın iyi bir sahip araması gibi. Evcil hayvana mı dönüyordum yahu?

Gerçi onlar sevilen taraftaydı. Ben sokakta ölmeyi bekleyen çaresiz bir kedi olurdum anca. Ya da annemin dediği gibi çirkin ördek yavrusundan başka birşey değilimdir.

Hayatımda bir kenara fırlatılıp asla kullanılmayan matematik test kitabı gibiydim, arada bir biri gelip çözmek ister sonra sıkılıp vazgeçerdi. Edebiyat gibi rahat olmak vardı. Aman bu dram ne ya?

Araba büyük bir hastanenin bahçesinde durmduğunda, anne hanım arabayı park edince inip hastaneye baktım. Özel hastaneydi. Hayret beni burada mı doğurmuş? Bir köşede doğurmuştur diye düşünürdüm. Burda doğurmasının tek amacı kendisini düşünmektir.

Hastaneye doğru yürümesiyle bende arkasından gerçekten tam bir 'ördek yavrusu' gibi yürümeye başladım.

Dönen kapıdan geçip danışmaya geldik, "Doktor Barış Güz'ün odası hangi katta acaba?" Başını kaldırıp gülümsedi danışmadaki kadın. Saniyelik bana bakıp "Karışan bebekler için miydi efendim?" Başını sallayarak cevap verdi sadece anne.

Karışan bebekler?

Eşya mıyız kardeşim biz, ne karışması be? Şu rahatlığa gel, kızı değil tel tokası karışmış sanki. Bakmayacaksanız doğurmayın kardeşim! Bu ne ya.

Danışman, katı ve oda numarasını söyleyince asansöre doğru adımladık. Hastaneye gel babasını satayım, burada çalışanlar kaybolmuyor mu? Şahsen ben hemşirenin bebekleri karıştırmasına hak verdim. Ben olsam bende bir odadan diğer odaya geçene kadar çocukların kimin çocuğu olduğunu unuturum. Yazık olcak beni taşıyan hemşireye.

Neyse işte ben böyle hiçbir şey belli olmadan boş yaparken 'Cerrahi Doktor Barış Güz' yazan odanın önüne geldik.

Şimdi jeton düştü, hastanenin adı da 'Özel Güz Hastanesi' adam kendi hastanesinde çalışıyor. Şansa gel. Bizde işte karışıyoruz öyle. Arada savuruyordu rüzgar bizi istemediğimiz yerlere. Mesela buraya.

Düşüncelerim eşliğinde odaya önce anne sonra ben girdim. Annem olan anne, doktor ile birşeyler konuşup el sıkışırken ben de odaya bakınıyordum. Karşı aile olduğunu düşündüğüm bir çift vardı, bir tane de benim yaşlarımda bir kız. Kadın kızını saklamak ister gibi sarmalamıştı. Hele bizimkine bakın.

Hayırsız karı yahu.

Doktorun masasının önünde karşılıklı iki tane üçlü deri sandalye vardı. Sağ taraftakine diğer aile oturmuştu, anne de sol tarafına oturunca bende ondan biraz uzakta oturdum.

Karşı taraftaki kadının yaşlı gözleri bana döndü ardından anneye baktı, anneyle aramıza mesafe koymama şaşırmıştı galiba. Sonum yetimhane olursa şaşırmam, daha çok mutlu olurum.

Zaten diğer aile kızlarını seviyormuş beni isteyecek halleri yoktu. Hiç hayal ettiğim gibi olmadıki bu be. Şansıma gerçekten.

Konuşan doktor ile bakışlar ona döndü, "Burada 1 aydır görev yapıyorum, eski dosyaları düzenlerken bu karışıklığı fark ettim. Kasten yapılmış gibi duruyor." Gözleri karşı ailedeki adamda durdu, "polisler araştırıyor ama şu anlık bizim elimizden gelen bu karışıklığı düzeltmek." Biraz bana bakıp diğer ailedeki kadına baktı, başını eğip birşeyleri kafasında tartmaya çalıştı galiba.

"DNA testi için kan almaya geçelim," derken sıkıntılı bir nefes verip bizim tarafa baktı. E bu doktor çok genç, biraz da benziyor muyuz ne? Yok canım. "Sizin eşiniz nerde?" diye sorarken, yanımdaki kadına baktım gerilen bedenimle, o ise umursamaz bir şekilde, "Yok." Dedi.

"Peki... Kızları ve anneyle babayı alalım lütfen." Diyip kapıyı açtı. Önce ben sonra benimle karışan kız, ardından o adamla beraber anne ve doktor da çıktı.

Kan almak için girdiğimiz odada önce adam sedyeye oturup kan verdi. Gülümseyerek kızına döndü, ona güç vermek ister gibi başını öptü. Kıskanmadım. Hiç olmamış babamın yapmadığı şeyler için üzülmüyordum. Olmayanın yokluğu üzmezdi nasılsa, olanın yokluğu parçalardı. Aman çok da kıçımda ya kimsenin olmayışı.

Kan veren kız çok güzeldi, uzun dalgalı saçları ve kahkülleri çok tatlıydı, giydiği kot pantolon ve üstündeki kalın pembe sweatshirt ona çok yakışmıştı. Sevgi güzelleştirirdi ya ondadı.

Kızın kanı alındığında sedyenin üstüne ben oturdum, sweatshirtün kolunu yukarı çektiğimde Doktor hemencecik damarı bulup ben hissetmeden kanı almıştı. Başını kaldırıp gülümsedi, bende kocaman bir gülümseme yollayıp sedyeden indim. Ayol yani gülümseyen birine somurtayım mı?

Bu odadan çıkıp yine doktorun odasına girdik. Koluma bastırdığım pamuğu kapının yanındaki çöpe attım, sessice kanını ne ara verdiğini bilmediğim annenin yanına geçip oturdum.

Karşıdaki kadın yine kızını kolunun altına almıştı. O kadın da yaşına göre genç duran çok güzel bir kadındı. Kocası da, ona çok bakamasam da biraz sert yüz hatları vardı beyaz saç telleri onu yaşlı değil daha çekişi gösteriyordu.

"Tahlillerin sonuçları haftaya anca çıkar, burası özel bir hastane, labaratuvar biraz yoğun. Kusura bakmayın lütfen." Karşıdaki adama bakıp başıyla onayladı, yumuşak yüz hatları çok tatlı gösteriyordu. Bu doktorlar çok yakışıklı oluyordu ha. "Peki, telefon numaram sizde var doktor bey, haber verirsiniz çıkınca." Diyip ayağa kalkan anneyle bende hemen kalktım. İsteyince fazlasıyla nazik ve iyi olabiliyordu. Saniyelik bana bakıp odanın kapısını açıp çıkan anneyle bende hemen arkasından çıktım.

Ben o bakışından gelmemi istemediğini çıkardım, sizce ne dedi?

Korkmam normal miydi? Karışıklık olmuş olmasın istedim. Lütfen... lütfen o aile benim ailem çıkmasın. Ben yine, yeni bir aile vakası kaldıramazdım. Korkuyordum işte, deli gibi korkuyordum. Arkamda beni koruyacak biri yoktu ve hiç tanımadığım o ailenin çocuğu çıkarsam beni kolayca yanlarına alırlardı. İstemiyordum.

...

Kitapla ilgili eleştirileriniz?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.