İçeriğe geç

Yaşamaya Ölmek (GERÇEK AİLEM)

Bölüm 11 · 14 dk okuma

Yaşamaya Ölmek (GERÇEK AİLEM)

Bölüm 11

🪀11.Bölüm

Bana da bölüm atma perileri geliyor hep ya

İyi okumalarrr

🎧

Seni Dert Etmeler,Madrigal

🪀🪀🪀

"Gitti." Dedi nefretle Erez, kaşlarımı çatıp ona döndüğümde ne dediğini anlamadım. "Ablam senin yüzünden gitti!" Üstüme yürümesiyle adımlarım arkaya doğru giderken önüme geçen koca bedenle durdum. "Ne yaptığını sanıyorsun sen Erez?" Azat beyin sert sesiyle Kamer hanıma döndüm, gözyaşları akmaya başlayan kadınla ne olduğunu anlayamıyordum.

"Sen gerçekten ona hâlâ abla mı diyorsun?" Diye bağıran da Savaştı. Ne oluyordu burda? "Azat bey..." Fısıldayışımla bana döndüğünde, yüzümdeki korku ve merak dolu ifademe baktı öylece. "Alara, Zerrin Buz denen kadının yanına gitti. Annesi o kadınmış." Dediğinde Kamer hanım yere çöktü acıyla, Mert hemen annesinin yanına giderken Komiser ayakta duruyordu.

"Ailesi biz değilmişiz." Diye alayla konuşan yine Savaş'tı. "Benim yüzümden mi?" Bakışlarım yerdeyken sorduğum soruyla Azat bey kollarını bana sararken saçımı okşadı yavaşça. "16 yıldır kızımı tanıyamamışım." Dediğinde omzuma düşen bir damla gözyaşı ile dudaklarım titredi.

Zerrin, Alara'yı evine mi almıştı? Ya Alaca'ya ne olmuştu, birkaç saatte neler olmuştu böyle?

"Onun yüzünden gitti baba!" Diyip eliyle beni gösteren Mert'ti, "geldi hayatımıza sıçtı bu kızınınız!" Ayağıyla koltuğa vurduğunda gözlerimi kapatırken elimle yüzümü sardım. "Verdiniz bu kıza ilgiyi, Alara da gitti işte!" Benim yüzümden mi gitmişti gerçekten? Bana aralarında en iyi yaklaşan oydu. Yalandı yani hepsi, kandırmıştı beni. Sanki benim yüzümden gitmiş gibi birden Zerrin'in yanına gitmişti.

"Mert kardeşinle düzgün konuş!" Beni koruyan Azat beye bakamazken Kamer hanım da hâlâ yerde ağlıyordu. "Neden ona inanıyorsun baba?" Azat beye doğru birkaç adım atarken bana baktı tiksinircesine, "kendi annesinin sürtüklük yaptığı adamın evine gitti bugün," güldü alayla, gülme sesi kulağımı delip geçerken Azat beye çevirdim bakışlarımı, "Sözde arkadaşlarının yanına gidecekti ya hani, neden gitti acaba o adamın evine?!" Diye bağırırken benden nefretini kusuyordu.

Ellerim titriyordu, nefes alamıyordum ve kendimi korumak için ağzımı bile açamıyordum, bütün kelimeler intihar etmişti sanki. Bana dönen bakışlarla ben komisere baktım. Bana bakıyordu o da. Gözlerimden yaşlar akarken ne kendimi savundum ne bu hayata isyan ettim. Bulanan midem ile adımlarım hızla merdivenlere gitti.

Zorda olsa çıktığım merdivenlerde odaya girip kapıyı kapattım. Kilitlediğim an ayaklarım yere çökerken mide bulantımın sonunda bayılıp kalacağımı biliyordum. Başım soğuk zemini bulduğunda nefeslerim yetmiyordu bana. Erez'in dediği gibi, uyuyup bir daha uyanmamak umuduyla kapandı gözlerim.

🪀

Acıyla yerimde kıvranırken sırt üstü uzandım yerde, başım ağırdan çatlıyordu. Sırtımdaki ağrıyla ayağa kalkarken karanlıkta gözlerimi kapattığım odanın aydınlık olmasıyla gözlerimi kapatıp ovuşturdum bir süre. Üstümü değiştirmeye bile üşendiğimden elimi yüzümü yıkarken saate baktım, bayıldıktan sonra uykuya dalmış olmalıydım ki saat sabah 8 olmuştu bile. Başımı arkaya atıp oflarken dün yaşananlar geldi bir bir aklıma.

Dişlerimi fırçalarken gözaltımdaki uykusuzluktan morlaşan yerleri umursadım, gözümdeki morlukta daha geçmemişti ve sinirimi bozuyordu artık.

Karnımı açtığımda gördüğüm morluğun üstünde kırmızı kırmızı benekler vardı. Dudak büzüp geri indirdim sweatshirtümü.

Telefonumu elime alıp Alaca'yı aradım. Bir süre çaldıktan sonra uykusundan uyanmış olmalı ki "kimsin?" Demişti ters ters. "Alaca benim." Dememle birkaç hışırtı sesiyle Alaca tekrar konuştu, "abla bir bilsen neler oldu." Diye sessizce konuşmasına kaşlarım çatıldı. "Alara size gitmiş?"

"Evet, annemle beraber yattılar dün. Fazla yakınlar, sanki yıllardır tanışıyormuş gibiler." Dudak büzüp kendimi yatağa attığımda, "sen nasılsın?" Dediğimde sıkıntılı bir nefes verdi. "Babam varmış benim, annemle görüşmüş dün." Kaşlarım şaşkınlıkla havaya kalkarken yatakta oturur pozisyona geldim.

"Ne demek babanla görüşmüş?" Merakla sorduğum soruya yatakta biraz debelenip öyle cevap vermişti, "Annem hep derdi ya babam beni istemedi diye, istiyormuş aslında. Zerrin ona gitmek istemiyim diye yalan söylemiş." Duyduklarıma inanamazken omuzlarım çöktü. "Sen ne yapacaksın yani?" Dediğimde ofladı üzgünce, içinde ne kadar savaş vermişti acaba gece boyunca.

"Zerrin kızıyla mutlu, ben de babamı merak ediyorum. Annemden daha iyi biri gibi, hatta bugün bütün gün onunla vakit geçireceğim." Sonda sesine vuran heyecanla mutlu olmuştum. Umarım iyi bir adamdır ve Alaca'ya iyi bir baba olur.

Benim asıl merak ettiğim Zerrin ve Alara'ydı. Yıllardır beni sevememişken Alara'da ne bulmuştu da beraber uyumuştu onunla daha ilk günden? Neden sevilmeyi bana hak görmeyen kadın onu sevmişti? Ve neden sonunda günah keçisi ben olmuştum?

"Babanla iyi anlaşman için ve iyi bir adam çıkması için dua edeceğim!" Dedim benimde sesime vurduğum heyecanla. "Abla," diye sondaki 'a'yı uzatırken "hmm?" Dedim sadece. "Babamı seversem sende tanışırsın değil mi onunla?" Umutla sorduğu soruyla kaşlarım çatıldı. "Kardeşimi emanet edeceğim adamla tabi ki tanışacağım." Dediğimde yatakta zıpladığını duyabiliyordum. "Tamam o zaman kapatıyorum canım." Diyip telefona öpücük attığında gülerek telefonu cebime koydum.

Oturduğum yatakta zihnimdeki dertlerle baş başa kaldım. Burdan gidecektim, bana o kadar iğrenç laflar edilirken kimsenin ağzını açıp birşey dememesi bile yeterince kalbimi mahvetmişti. Azat bey bile oğullarına bağırıp benim önümde dağ olurken Kamer hanım sadece ağlamıştı. Giden, onları terk eden kızı için ağlamıştı. Belki o da beni suçluyordu ama pek umrumda değildi. Kapının kilidini açıp çıktığımda yanımdaki odaya baktım. Alara'nın odası. Karşımdaki de Arel'indi galiba.

Baktığım odanın kapısı açılırken önüme döndüm. Derin nefes alıp merdivenlere yürüdüm.

Sessizce aşağıya inerken arkamdaki Arel'in varlığını da hissediyordum. Asansörle inmek varken ne diye arkamdan inmişti ki zaten bu da.

Salona ya da yemek odasına geçmeden dış kapıya ilerlediğimde, "nereye?" Dedi arkamdaki şahsiyet. Adımlarım yavaşlarken ona döndüm. "Seni ne ilgilendirir?" Dediğimde göz devirdi sadece. "Annem seni merak eder." Beni değil annesini düşünüyordu tabii. "Kamer hanım kendi kızını düşünsün önce." Diyip arkamı dönerek kapının kulpuna elimi koydum. "Alara senin yüzünden gitmişken birde burda haklıymış gibi konuşuyor musun cidden?" Sinirle kapının kulpunu tutarken sakinleşmek adına derin bir nefes aldım.

"Ben ona git demedim, buraya da gelmeyi ben seçmedim."

En arkada duran Kamer hanıma baktığımda gözleri doluydu. Bana küçük bir umut vermiş sonra verdiği umudu kendi elleriyle kırmıştı. Bende bıraktığı hasarı artık o bile düzeltemezdi. Kapıyı açıp çıktığımda gözlerimdeki yaşların bu sefer akmasına izin vermedim. Güçlü olmayı yıllardır becerebilmişken şimdi boktan şeylere ağlamanın hiç zamanı değildi.

Nereye gidip ne yapacağımı bilmiyordum açıkçası. Eve geç dönerdim büyük ihtimal. Herkes uyurken kimseyle karşılaşmadan uyur, sabah kimseye görünmeden giderdim yine. Kimseyi görmek istemiyordum. Zerrin'le yaşamak bile daha güzeldi. En azından o bana beni seveceğini dair umut bile vermiyordu. Ama Kamer hanımda ilk defa sevgiyi hissetmişken birden yere çakılmıştım. Alara ne yapmayan çalışıyordu onu da anlamıyordum.

Neden hep olaylar bende patlak veriyordu bilmiyordum ama reşit olup bu şehirden gitmek istiyordum artık. Bir yıl vardı! Koskoca bir yıl ben bu evde ne yapacaktım? Aslında kendimi bir arabanın önüne atıp ölsem arkamdan sadece Alaca üzülürdü. Bana çarpan arabayı sürene de yazık olurdu ama.

Bir yerden de atlamaya korkardım, bıçakla kendimi kesecek kadar cesaretli değildim. Ne yapacağım ayol ben?

Üstüme mont almamıştım çünkü günlük güneşti bugün. Ateşlerin yanına gitmek istemedim, sokakta mı dolaşacaktım bütün gün? Bu saatte luna parka gitsem sorun olmazdı. Açık mıdır ki acaba. Neyse gitmiyim. Çok kararlı biriyimdir evet.

Etrafta boş boş dolaşırken açık bir dönerci bulmamla mutlulukla gülümsedim. Bu saate açık dönerci bulmama saatlerce sevinebilirdim çünkü mutlu olmak için küçük şeylere bile ihtiyaç duyardım.

Yolun karşısına geçtiğimde yanımdan geçen pamuk şekerciye baktım. Hiç sevmezdim ama adamı durdurup bir tane pembe bir pamuk şeker aldım. Dönerciye doğru adımlarken bankta oturmuş ayaklarını sallayan sarı saçlı ve pembe montlu kıza bakıp gülümsedim. Ona doğru yürüyüp yanına oturdum. Başını kaldırıp önce bana sonra elimdeki pamuk şekere baktığında elimi ona doğru uzattım.

"Sever misin?" Dediğimde utanarak başını eğdi. "Ben sevmiyorum tadını, istersen sana verebilirim?" Dediğimde tekrardan kaldırdı başını.

"Bana mı?" Dediğinde kırmızı yanaklarını sulu sulu öpesim gelmişti. Başımı sallayıp ayağa kalkıp önünde eğildim, pamuk şekeri kucağına bırakırken, "adın ne pempiş?" Dememle kıkırdayıp küçük elleriyle pamuk şekeri tuttuğunda, "Leyla benim adım," derken elini uzatıp gözümün üstüne koydu, "uf olmuş." Dediğinde gözlerim dolarken onlara inat gülümsedim. "Acımıyor ki." bana doğru uzanıp öptü kızarmış elmacık kemiğimin üstünü.

Geri çekildiğinde gözlerime bakıyordu masumca, "ben bir keresinde düştüğümde hiç kızarmasa da çok acımıştı, seninki de acıyordur, biliyorum."

Öylesine tanıştığınız biri sizi herkesten daha iyi anlayabilir miydi? Üstelik bu daha bir çocukken.

"Sen öptün ya geçti." Dediğimde kocaman gülümsemişti. "Senin adın ne peki?" Sorusuyla dudak büzdüm, "Karaca bende, küçük hanım." Gözleri parlarken, "ne güzel adın var." Dedi hayran hayran. Yanağını okşayıp gülümsediğimde başımı yana doğru eğdim, "senin adın da çok güzel, hiç unutmayacağım bir isim." Gülümsemesi eksik olmazken bankın biraz uzağındaki mağazadan bir kadın çıkıp bize doğru geldiğinde ayağa kalktım.

Leyla'nın elindeki pamuk şekere bakıp gülümseyip bana döndü, "merhaba." Dediğinde bende aynı şekilde cevap verdiğimde tekrarda Leyla'ya dönüp, "pamuk şeker için ablaya teşekkür ettin mi kızım?" Diye sorduğunda Leyla'ya göz kırpıp, "etti küçük hanım." Dedim bende. "Tanıştığıma memnun oldum." Leyla'ya gülümseyip kadına döndüm. "Bende çok memnun oldum!" Derken bankın üstünde ayağa kalkmış kollarını açmıştı sarılmam için, geri çevirmeden hemen sarıldığımda veda ederek yollarımızı ayırdık.

İçim sıcacıkken dönerciye girip bol soslu bir döneri gömmüştüm. Turşular ve döner en sevdiğim ilk şeyler olabilirlerdi. Saate baktığımda da çoktan 12.24 olduğunu görmemle ayağa kalkıp hesabı ödeyip etrafta öylesine dolaşmıştım.

Bir kitapçı ararken zaman hızlı geçtiği için mutluydum da, sonunda bulduğum kitapevine girdim. Önce bir paragraf testi alırken okumak isteyip ama her elime aldığımda okumaya üşendiğim Tolstoy'un "İnsan Neyle Yaşar?" Kitabını alıp parasını vererek oradan da çıkmış ve marketten, kalemle silgi almıştım. Gözüme kestirdiğim Dylan Pastanesine doğru gittim. Girişte kocaman Dylan O'brien'ın maketi varken gülerek içeri girmiştim.

Sevdiğim bir oyuncuydu, en çok da Teen Wolf dizindeki 'Stiles Stilinski' karakterine aşıktım. The Maze Runner filmi de ayrı bir şeydi tabi.

Aldığım kitabı alıp okumaya başlarken, sıkılmadan saatlerce kitabı okuduğumda 3 tane sütlü kahve içmiş ve sonunda kitabı da bitirerek kenara koymuştum.

Kitabın üstüne tek kişilik bir doğum günü pastası istediğimde kimsenin doğum günü değildi ama canım istemişti. Önüme gelen pastayla bir kaç dakika bakıştığımda Leyla geldi aklıma, annesi çok güzel yetiştirmiş onu. En az yüzü kadar güzeldi kalbi. Gözlerimden akmasına izin verdim bütün yaşların, ağlaya ağlaya yedim pastayı. Belki kitaptan sonra ağlayasım gelmişti bilmiyorum. İnsan sevgiyle yaşarmış ya hani. Ben ölü bir organizma mı oluyordum?

Tolstoycum alınma ama insan sevgiyle değil acılarla yaşayan bir tür deney faresi. Yaşadıklarına rağmen hâlâ iyi bir kalbin varsa eğer ödülendirilir ve cennete gidersin; ha eğer acılarla savaşmayı değilde acıları yaşatanın kendisi olmayı seçersen ona da bir ceza verilirken going to cehennem oluyordu.

Bu ödül ve cezaların yapılan yanlış ve doğrulara göre farklı ağırlıkta yönlendirmeleri oluyordu. Çok felsefe yaptığım için sıkılmış olabilirsiniz ama klasik kitap okuduktan sonra öyle oluyordu galiba.

Her neyse bitirdiğim pastanın boş tabağını kenara çekip testimi açtım, telefonumdan sayacı 2 saate ayarlayıp soru çözmeye gömüldüm.

Telefondan gelen sesle kalemi bırakıp sayacı kapattığımda başımı ovdum, çatlıyor olmasını bıraktım beynim parçalanmıştı bence. Çözdüğüm 96 sorunun cevaplarına baktığımda 17 yanlışım olmasıyla omuz silktim, "buna da şükür." Diye mırıldandığımda eşyalarımı toplayıp zıkkımlandığım şeylerin parasını ödeyip çıkmıştım. Testi ve kitabı elimde tutmaya üşenirken gördüğüm çanta satan yerden siyah bir sırt çantası alıp eşyaları içine atarak yollara düştüm yine. Hava kararmıştı bile.

Pastanede kaç saat kalmıştım Allah bilir. Deli demişler midir acaba arkamdan?

Yürüdüğüm sokakta, ilerde meydan gibi bir yerde sokak çalgıcıları vardı. Duyduğum 'Kız Leyla' şarkısıyla yanlarına giderken kalabalığın yanında gülümseyerek dinledim şarkıyı. Yalnızlık asla kötü birşey değildi, yalnız olmayı seviyorum ama sanki hayat bana inat birden beni yalnızlıktan alıp kalabalık bir ailenin içine atmıştı. Ve kötü olan da o kalabalıkta yanlız olmaktı.

Yalnızlık senin bilip sevdiğin yalnızlık değilde işte tam da bu, der gibiydi hayat. Kalabalıkta yalnız olmayı, ben ilkokulda kilom yüzünden dışlanırken öğrenmiştim zaten ne diye tekrar o nefret dolu ailede yaşıyordum ki? Gerçi aile bile denmezdi onlara. Gerçek anlamda aile olduğunu düşündüğüm tek aile Ateş ailesiydi. Sanki benden önce de Güz ailesi hiç aile değilmiş gibiydi. Ne hissetmeliyim bilmiyorum, sadece Alara'nın iyi biri olduğuna inanmak istiyorum.

Mesela komiser neden Alara'ya hiç güvenmeyen bakışlar atıyor ve farklı şeyler biliyormuş gibiydi, insan kardeşinden şüphe duyar mıydı? Doktorun eğlenceli bir tipi varken duvara çarpmış gibiydi. Sanki bir gerçeği öğrenmiş gibi, Savaş da öyleydi. Erez, Mert ve Arel... Onların zaten bir kalbi olduğunu düşünmüyordum. İyi yanları sadece Alara'yaydı. Onunla iyi anlaştıklarını çok kez görmüş, gülüşme seslerini odama kadar geldiğini duymuştum.

Aralarındaki ilişkiyi kıskanmıyordum asla, kıskanamazdım ki zaten. Eğer onlara dair umudum olsaydı kıskanırdım belki ama yoktu.

Fakat Kamer hanımın beni değil de Alara'yı sevmesini, o varken benim varlığımı unutmasını deli gibi kıskanıyordum. Çünkü ben sadece bir anne istiyordum. Beni gerçekten sevebilecek bir anne. Azat beyin iyi bir insan olduğunu biliyordum, ondan artık korkmuyordum belki ama ben bir babaya değil anneye ihtiyaç duyuyordum.

Çünkü zaten hiç babam olmamışken, olmayan birinin var olmasını istemek saçma olurdu. Ama ben yıllarca Zerrin'in sevgisizliğiyle büyümüşken Kamer hanımın beni sevmesine muhtaç olmam suç muydu? Eğer suçsa bile ben bunun için müebbet bile yemeye razıydım.

O evde kırgınlığım herkeseydi. Beni hiç sevmeyecek o üçlüye, benim arkamda durmayan kendisine abi bile denmeyecek komisere, sözde savcı olan Savaş'a bile kırgındım. Ama en çok Kamer hanımın, oğulları beni ezerken sadece orda ağlayışına kırgındım. Doktora karşı birşey hissetmiyordum, ne kötü ne iyi.

Eğer bir gün anne olursam ne Zerrin gibi ne de Kamer hanım gibi bir anne olacaktım. Ve çocuklarım babalarını seçemezdi ama ben onların babalarını seçebilirdim. Çok yaşayacağımı düşünmesemde iyi bir adamı sevecektim. Azat bey gibi birini sevecektim. Ya da Duha bey gibi.

Belki de ben çoktan birini sevmeye kapılarımı açmıştım. Belki birini seviyordum ama bunu ben bile bilmiyorumdur.

Biten şarkıyla gözlerimdeki yaşlarla alkış tutmuştum diğer insanlar gibi. Herkes para bırakırken cebimden çıkardığım 200 lirayı atmamla Şarkıyı söyleyen adam ve kadın bana baktığında gülümsedim. "Gerek yok canım, lütfen onu geri al, sen daha çocuksun." Diyen kadınla kaşlarımı çatıp başımı olumsuzca saladım ve yanına doğru gidip, "Hayır almayacağım ama sizde Sertap Erener'in Bipolar şarkısını söylerseniz ödeşiriz?" Diyip sırıtıp göz kırpmamla adam gülerken kadında gülümseyip kolunu omzuna attı.

"Sen söylemeye ne dersin?" Dediğinde ıslak yanaklarıma baktı burukça. "Ben?" Diyip kaşlarımı kaldırdığımda başını sallayıp mikrofonu takıldığı yerden çıkarıp bana uzattı. Denemekten zarar gelmez diyerek sosyal anksiyeteme meydan okurken elime mikrofonu aldım. Etrafta evine dönmek için yürüyen insanlar vardı ve kafelerin önündeki masalarda oturan insanlar koyu bir sohbet içindeydi. Öndeki kalabalık hâlâ dağılmamışken derin bir nefes aldım.

Akmaya bir yer bulamaz

Göz yaşım canım benim,

Uykusuz hem keyifsizim.

Çocukken sanırdım ölümsüz yenilmezim ama

Artık kendimden ümitsizim.

Bütün herkesin bakışları bana dönerken etraftan soyutlanmış gibiydim, tam arkamda duran abla da arada bana eşlik ediyordu. Sesim kötü değildi bunun farkındaydım bu yüzden belki de çok utanmıyordum ama şu an sesimin güzelliğiyle değil içimdeki acıyla söylüyordum şarkıyı.

Alırsın kırılır, koyarsın dökülür,

Yazınca silinir, durunca bozulur,

Çaresizim of depresifim

Başım arkaya atıp nefes aldığımda gülümsemişti güç verircesine adını bile bilmediğim adam.

Çözünce karışır, açarsın dolanır,

Dolunca boşalır, kafana takılır,

Bipolarım bir geçimsizim

Gözümdeki dolan yaşları umursamazken ayağımla ritim tutuyor insanların elinde tutup beni çektikleri telefonları görmüyordum. Sanki şuan kendimle baş başaydım.

Bipolarım bir geçimsizim!

Benim bağırışımla insanlar yerinde zıplarken birinin, "tüylerim diken diken oldu!" Diye bağırışını bile duymuştum.

Neden bu kadar zor yaşamak, hiç anlamadım.

Hep aklımda aynı soru,

Doğmasa mıydım?

Gerçekten her cümlesinde beni anlatan bu şarkıya bu kadar insanın içinde göz yaşı dökmek ilk defa utandırmamıştı beni.

Şimdi baştan her şeyi geri sarmalıyım

Çok üstüme gelme hayat bende insanım!

Şarkıyı yaşıyor olmam ve yüzümdeki her bir mimik, gözümü kapatıp dudaklarımı özgür bırakmam ve içimdeki ağırlığın biraz olsa hafiflemesiyle rahattım. Bulutların üstünde gibi ama her an yere çakılacak gibi bir histi bu.

Bir rahat ver bana, nefes almalıyım,

Belki de ben seni çok ciddiye almışım.

Şimdi baştan her şeyi geri sarmalıyım

Çok üstüme gelme hayat bende insanım!

Mikrofonu tutan elim yanıma doğru inerken büyük bir alkış tufanı olmasıyla arkamda duran kadın elini omzuma koyup kocaman gülümsedi, "mükemmeldi." Dedi dudaklarını oynatarak, elinde gitar olan adam yanımıza gelirken, "daha demin yeri oynattığının farkında mısın?" Dedi sakinliğime şaşırırken omuz silktim. "Sadece içimi boşalttım." Dedim dudak büzerken.

Derin nefes aldığımda insanların bakışları hâlâ bizdeydi ve arkada annesinin kucağında Leyla'yı görmemle elimi kaldırıp ona el salladığımda o da onu görmemin verdiği mutlulukla hemen el sallamıştı masum gülümsemesiyle.

"Herşey için teşekürler." Dedim yanımdaki kadına karşı, gözlerini fal taşı gibi açarken, "kafayı mı yedin? Asıl biz sana çok teşekkür ederiz," insanların olduğu yeri sonra da gitar kutusunda olan paraları gösterdi, "bu nerdeyse boştu daha demin." Dedi minnetle. Biraz fazla abartmasına omuz silktim.

"Benim gitmem lazım size iyi şanslar," dediğimde gitmek için hareketlenmiştim ki, "dur, paraları bölüşmedik daha." Dediğinde kaşlarımı çattım, "asla." Derken başımı olumsuzca salladım hemen, "ben bunun için söylemedim şarkıyı, lütfen." Başımı sola yatırırken omuzları çöktü kadının. "Ama öyle olmaz ki?" Dediğinde kalbindeki iyiliğe gülümsedim, "çok güzelde oldu, hadi görüşürüz?" Ona da el sallarken kalabalıktan sıyrılarak uzaklaştım oradan. Cebimden telefonu çıkardığımda saat 20.13 geçiyordu.

Eve gidersem herkes bu saatte orda olurdu diye düşündüğümden sadece eve doğru yürüdüm.

Eve doğru olan yolda tek tük insanlar varken, birkaç araba geçiyordu sadece. Siyah bir araba benim olduğum tarafa gelirken ben önüme bakarak yürüyordum sadece. Arkamda duran arabayla tedirgin olsam da birşey yokmuş gibi yürüyorken, "Karaca!" Diye bana seslenen komiser ile adımlarım bıçak gibi kesilmişti. Ne arıyordu bu şimdi burda?

🪀

ELEŞTİRİ VE YORUMLARINIZ BENİM İÇİN ÇOK ÖNEMLİ ARKADAŞLARR

İyi kalın hoşçakalın 👋

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.