İçeriğe geç

YAŞAM ATEŞİ (Töre)

Bölüm 4 · 21 dk okuma

YAŞAM ATEŞİ (Töre)

Bölüm 4

4.BÖLÜM

Kalbim kulağımın işittiği sesle birlikte yerle yeksan olup, zihnimde bir çınlama feverana koyuldu.

Sesim çıkmıyor dolan yaşların yaktığı gözlerim bir an olsun kapanmıyordu. Karşımda duran adama yaşadığım şokla bakarken içinde bulunduğum durumu anlamaya çalışıyordum.

Az önce canıma kıyacaktım ben resmen ama olmamıştı, o kurtarmıştı beni. Hayatımı bitiren insanlardan biri olan adam, az önce son nefesimi vermeme engel olmuştu kendi elleriyle.

Şimdi ise gözlerime, kollarını bedenime sarmış yeşillerime sabitlediği gece gibi kara gözleri ile yüzüme bakıyordu.

Ne için? Ne için kurtarmıştı, ne için ölmeme engel olmuştu?

"Bırak!" Sesim çatallaşmış ama olması gerektiği gibide gür çıkmıştı. Belimde olan büyük ellerinin esaretinden hızla kurtulup sarsak bir adım atarak geriledim.

O da kavisli kalın kaşlarını çatmış ve az önce gözlerimde olan gece karası gözleri hiç çekinmeden tereddütsüz usulca bedenimde gezinmişti.

Bu hareketinden rahatsız olurken zaten var olan öfkemin hırsıyla, "Sakın bir daha değmesin o pis ellerin bana Afran ağa. Sakın!" dedim gecenin kıskandığı kadar zifiri olan karalarına bakarak. Önce susmuş, sonra bir kez daha gezdirmişti gözlerini öfkeden titreyen küçük bedenimde.

İçinde olduğumuz duruma rağmen, "Üşüyor musun?" dediğinde çatılı olan kaşlarım gevşemiş ve sorusunun yarattığı şaşkınlıkla havalanmıştı. Yüzüme yansıdığına emin olduğum şok hissi kaybolmazken bu sefer daha büyüğü sardı bedenimi.

Üzerinden bir çırpıda çıkardığı ceketi bana doğru attığı adımdan sonra önüme düşen omuzlarıma bıraktı ve gömleğinin açıkta bıraktığı kalın boynundan yayılan kokusu ciğerlerime dolarken geriye çekildi.

Ben onun bunu neden yaptığına bir anlam veremezken, o gecenin gölgesinin düştüğü kemikli yüzünde varlığını sürdüren ifadesizlikle beni izliyordu.

Sıyrılmayı zar zor başardığım şaşkınlığımla, "Ne yapıyorsun sen?" deyip hızla kokusunun sindiği ceketini omzumdan elime alarak duygusuz tuttuğu o katı yüzüne doğru fırlattım. Fakat gücümün yetersizliğinden sebep yüzüne ulaşamayıp göğsüne çarpan ceket yeri boylamış ama o kara gözlerini bir an olsun kırpmadan bana bakmaya devam etmişti.

Kırpmıyordu bile, ince kavisli kaşlarını hafif çatmış kısılan katran karası gözlerini sabitlemişti yüzüme.

Lâkin nihayet ki oluşan sessizliği sonunda bozdu ve, "İyilik... Sana çok büyük bir iyilik yapıyorum." dedi kendinden emin bir şekilde. Dalga geçiyormuş gibi durmuyordu ama bu sözlerini de ciddiye alamıyordum. Beni, bacısının yoluna kurban eden adam geçmiş karşıma iyilik yapıyorum diyordu.

"Ne iyiliği, hangi iyilikten bahsediyorsun sen Afran ağa?" dedim içimdeki nefret iyice körüklenirken.

"Hayatını kurtarıyorum." dedi ifadesinden ödün vermezken.

Gözleri bir anlık yumruk olmuş ellerime değip yeniden gözlerime tırmandı. Yeşillerim dolup yeniden ıslanırken, dudaklarım alayla gerilince bir tebessüm yayıldı.

Benim hayatımı hiçe sayıp mahvetmişken karşıma geçip nasıl edebiliyordu bu saçma sözleri? Hangi akla hizmet iyilikten söz edebiliyordu bana? Yaşamayı layık görmeyip en büyük hakkımı ellerimden söküp almışken nasıl bakabiliyordu yüzüme.

"Hayatımı mı kurtarıyorsun? Sen bende kurtarılacak bir hayat bıraktın mı ki Afran ağa? Bıraktın mı ki karşıma geçip bu sözleri ediyorsun?" dedim tuzlu ve sıcak gözyaşlarım dudaklarımdan içeri sızarken.

Artık iyice kısılıp çatallaşan sesimle ben bile acır olmuştum kendime. Konuşmaya bile mecalim kalmamış gibi hissediyordum ama yine de direniyordum.

Yıkılmamak için, onun karşısında bir zavallı gibi durmamak için, en çokta kendim için.

"Ben mi aldım hayatını senden?" derken bu sefer onun kaşları çatılmış ve gözleri kısılıp alnı kırışmıştı.

Gerilen yüzü ile susmuş ve benden gelecek cevabı bekliyordu sabırla. "Sen söyle Afran ağa, sen söyle. Sen almadın mı hayatımı benden." Avucuma batırdığım uzun tırnaklarım derimin içine işliyordu artık.

Gözlerinin içine bakarak söylediğim sözlerimin ardından alayla histerik bir şekilde sırıtmıştı. "Dilin varmıyor değil mi? Senden hayatını söküp alanın kendi kanın olduğunu demeye dilin varmıyor." Başını hafifçe iki yana sallamış başını uçurumun olduğu yöne çevirmişti.

"Peki ya sen? Sende onlardan değil misin? Beni bacının yoluna kurban eden sen değil misin? Bacın nefes alsın diye bana nefesimi zehir eden sen değil misin?"

"Değilim! Seni sevdasının yoluna kurban eden ağabeyin, nefesini zehir edense baban, ben değilim!" diye kükrediğinde hiç acımadan yüzüme haykırdığı gerçekler bir tokat gibi çarptı suratıma adeta.

Fakat bu sözler babamın tokatlarından bile daha acıydı, bir insanın en güvenli sığınağı olan ailesi, benim sonum olmuştu.

Acımazdı, bana kanımdan olan acımamışken elin yabancısıda acımazdı.

Aldığı sesli nefesleri aramızda bulunan tek sesti. Ben yükümün ağırlığıyla, utancıyla susmuşken o az önceki öfkesini dizginlemek için susuyordu.

Tırnaklarımın kanattığı ellerimle yanan gözlerimi silerken bana çevirdiği iri bedenin ardından "Kim yaptı?" dedi karalarındaki nefretle. Neyden bahsettiğini anlamamıştım fakat ilgilendiğimde o değildi zaten.

Gözlerinin her zerresine yansıyan nefretti. Nefretin bir kokusu olur muydu? Olurdu, eğer o nefret böylesine saf ve tazeyse şuan gördüğüm kadar büyükse olurdu.

"Kim dövdü seni?" dedi bu kez daha açık konuşarak.

Ve ben utanmıştım...

Dayak yediğim için utanmıştım, konuşamamıştım. Ama o benim aksime sabrının kalmadığını belirtecek nitelikte sesli bir soluk verdi ve yeniden konuştu.

"Baban mı?" dediğinde boğazıma kadar gelen öfkem kendini belli etti yine.

"Sana ne! Babam ya da değil sana ne Afran ağa!" dediğimde yükselen sesime sinirlenmiş ve kenetlediği çenesi yüzünden yanakları bir çukur gibi içe çökmüştü. "Kimin yaptığına değil sebebine bak." derken gözlerimiz bir oldu.

Karalarında can buldu nefret...

Yeşillerimde son buldu umut...

"Sakın babanın şerefsizliğinden beni mesul tutma." dedi dişlerinin arasından. "Senin sebebin ben değilim!"

Ayakta kalabilmek için kasıp durduğum bedenim uyuşmuş ve üşümeye başlamıştım. Berbat görünen halimi o da fark etmiş ve dikkatle bakmaya başlamıştı şimdide.

Haklıydı, benim sebebim o değildi bunu bende biliyordum. Ama sebep olanların umurunda bile değildim ki, tıpkı onunda umurunda olmadığım gibi. Gözlerimi yumarken aldığım nefes ciğerlerime dolmuş içimdeki yarayı dürtüp sızlatmıştı. Yumruklarımın içindeki tırnaklarım derimi aşmış nefretle zehirlenen kanıma bulanmıştı.

Yeniden açılan gözlerimdeki yaşlar görüşümü bulanıklaştırdığında kulağım uğuldayıp çınlamaya başladı. Yorgun bedenimse artık titremeyi bıraktı ve yavaş yavaş kaybolan bilincimle beraber yere yığılışıma sebep oldu.

**********

Çatlayacakmış gibi hissettiğim başımın acısıyla ellerimi kaldırıp şakaklarımı ovdum birkaç saniye. Açılmamaya direnen göz kapaklarım usulca aralanırkense tepemde duran tavanla bakıştım hiç kıpırdamadan kısa bir süre.

Hareket ettikçe sızlayan ellerimde hissettiğim temasla havalandırınca sargılı olduğunu gördüm sıkıca. İnce sargıyı kenarından çektiğimde pansuman yapılıp sarıldığını, tırnak izleriminse düşündüğümden daha kötü durumda olduğunu gördüm.

Dün yaşanılan tüm her şey bir bir yeniden düşerken zihnime, engel olamadığım bir endişe nidası kaçtı kurumuş dudaklarımdan. Hızla yataktan destek alarak doğrulup etrafıma baktım ve tanıdık olmayan ahşap döşenmiş sade bir yatak odasındaydım.

Üzerime örtülmüş pikeyi kenara çekip soğuk zemine basarak ayağa kalktım. Çattığım kaşlarımla nerede olduğumu anlamaya çalışsam da hiç bir fikrim yoktu. En son onunla tartıştığımı ve daha fazla direnemeyip yere düştüğümü hatırlıyordum.

Buraya nasıl geldim ya da kim getirdi bilmiyordum ama umarım o değildir. Umarım o adam bu seferde karşıma çıkmaktan öteye gitmemiştir.

Yatağın dibine bırakılmış ayakkabılarımı giyip elbisemin toplanan eteğini düzelttikten sonra odanın ahşap kapısını açarak çıktım. Uzun bir hol çıkınca karşıma topuklularımın sesini umursamadan yürüyüp önüme çıkan merdivenden inerek salona geldiğimi fark ettim.

Herhangi bir insanda herhangi bir seste yoktu, ilerde duran perdesi kapalı pencereye yaklaşıp perdeyi araladığımda ise onu gördüm. Gözleri gibi kapkara giyinmiş uzun boyu ve heybetli vücuduyla bir celladıı andırırcasına gözümün önündeydi.

Karşısındaki adamla hararetli bir şekilde konuşuyor nedenini bilmesem de öfkeli görünüyordu ve kaşları yine dünkü gibi çatılıydı. Hep böyle aksi bir adam mıydı bu? Hiç düzelmez miydi o kara kaşları, onları çatmadan bakmaz mıydı hiç?

Onun buradan bile hissedilir olan aksi sözlerinin ardından koşar adımlarla giden adamdan sonra, gece gibi kara gözleri sanki burada olduğumu biliyormuş gibi aniden döndü benden tarafa.

Az önceki gergin yüzü tamamen bana dönükken gergin dudakları yavaşça hareket etmeye başladı. "Roj baş."(Günaydın) Onun oldukça normalmiş gibi olan bu tavrının aksine ben öfkeyle bakarak karşılık verip kaşlarımı çatarak elimde duran perdeyi hızla çekip beni görmesine engel olmuştum.

Beni göremediğine emin olduğum halde çekmemişti bir an bile gözlerini. Hâlâ bakmaya devam ediyor, sanki hâlâ burada olduğumu gitmediğimi biliyor gibiydi. İnatla çekmediği kara gözlerinin odak noktası ise öfkeyle parlayan yeşillerimin ta kendisiydi.

Bu kadar emin ve keskin bakışlarının etkisini aramızdaki engellere rağmen hisseder olmuştum. Hatta sanki o dipsiz kuyuyu andıran karalarına çekilmeye başlamıştım. İçime sinmeye yeltenen o yabancı hisleri pencerenin önünden çekilerek yok edip kendime geldim zor bela. Etrafımda kısaca göz gezdirip derin bir nefes aldıktan sonrada kapalı bahçe kapısını açıp dışarı çıktım.

Kapının sesini duyar duymaz benden tarafa dönen başının ardından iri bedenide döndü yavaşça. Çok yaklaşmak istemesem de birkaç adım atıp erkeksi parfümünün keskin kokusunu alınca durdum. Başımı kaldırıp tıpkı onun yaptığı gibi kendimden emin bir şekilde kara gözlerinin içine bakarak başladım konuşmaya.

"Niye getirdin beni buraya? Evime gitmek istiyorum." dedim öfkenin maske gibi kapladığı suratımla.

O ise yine çattığı kaşlarının kısılmasına sebep olduğu kara gözlerine inen pusla bakarak konuştu. "Keyfimizden getirmedik herhalde, bayıldın hastanede uzaktı buraya getirdik mecbur." dediğinde daha fazla uzatmak istemeyip yeniden konuştum.

"İyi, geri götür şimdi." dedim aksi bir tavırla.

Sinirden olduğu belli olan bir gülüş peydah oldu ıslak dudaklarında. "Af buyur?"

"Evime götür diyorum." dediğimde hiç beklemeden konuştu.

"Emredersiniz hanım efendi, nasıl gitmek isterdiniz sırtımda mı kucağımda mı?" Oldukça ciddi duran kemikli çehresi ile duraksadım kısaca.

"Mümkünse arabayla." dediğimde ise, "Hasbinallah!" dedi dişlerinin arasından tıslayarak.

"Evime gitmek istiyorum dedim." Yeniden diklendiğimde ona biraz daha yaklaşan bedenimi inen gözleriyle kısaca süzüp kısarak baktı yeşillerime.

"Evine falan gidemezsin." Deyip tersledi bu seferde.

"Öyle mi?" dedim havalanan kaşlarımla.

"Öyle." dedi o da sert sesiyle başını eğip kaldırırken.

"Gör bak o zaman nasıl gidiyorum." Deyip onuda sözlerinide umursamadığımı açıkça belli edip yanından geçerek çakıllı ve topraktan olan yolda topuklularla cebelleşerek yürümeye başladım resmen can çekişircesine.

Bastığım çakıl taşları yüzünden arada bir sendelerken ne yaptığını merak edip arkamı döndüm kısa bir an. Ellerini ceplerine yerleştirmiş ve onu bıraktığım yerde durarak çatık kaşlarıyla beni izliyordu hâlâ.

Hiçbir şeyin belli olmadığı ruhsuz suratı ile bana bakmaya devam ettiğinde dahada hırslanarak yürümeye devam ettim. Peki ben bunca yolu bu ayakkabılarla ve bu halde nasıl gidecektim. Tabi ki gidemeyecektim bunu o da biliyordu ve bildiği içinde hiçbir şey yapmıyordu.

Düzensiz ve sarsak adımlarım hız kazanırken onun ardımdan bağırdığı sözlerini duymamla durmak zorunda kaldım.

"Gidemezsin Dirhem kızı! Bu saatten sonra istesen de gidemezsin artık!"

Kısa bir süre öylece hareketsiz kalıp durmuştum. Yeniden arkamı dönüp ona baktım, ben devam etmesini beklerken o da ellerini cebinden çıkarmadan uzun bacakları ile attığı ağır adımlarla bana doğru gelmeye başladı.

Aramızda bıraktığı bir adımlık mesafe ile durup kömür karası sakallarının çevrelediği ince dudaklarını araladı.

"Ortalık yangın yeri olmuş, tüm Van'ın diline düşmüşsün." dedi içime büyük bir korku salarak.

"Ne? Ne yangını, ne diyorsun sen?" dedim endişemi gizleme gereği duymadan.

Benim korkumun esir aldığı sözlerimin ardından, diliyle ıslattığı dudakları gerilip alayla kıvrıldı ve, "Hayırlı olsun bana kaçmışsın." deyip iyice keyiflendi.

"Ne!"

Yeşillerim büyümüş yüzüm şekil değiştirmişti. "Ne diyorsun sen be, ne kaçması?" dedim yükselen sesimle.

"Ben demiyorum ki, tüm doğu diyor. 'Dirhem kızı aşkından ölüp bitmiş, iki gün daha dayanamamış Afran ağaya kaçmış' diyorlarmış." dediğinde sesindeki alaylı ton varlığını sürdürüyordu.

"Yalan söylüyorsun, inanmıyorum sana. Beni vazgeçirmek için söylüyorsun değil mi." dedim bir umut kabul etmesini bekleyerek.

"Benim yalanla işim olmaz. Hem niye vazgeçireyim seni, sen kalkıp gitsen ne değişecek?" deyip sustu.

Ben hâlâ gözlerimdeki korkuyla ona bakarkende devam etti.

"Ben söyleyeyim, hiçbir şey. Hiçbir şey değişmeyecek, gitsen de, kalsan da yürüdüğün her yolun sonu bana çıkacak." Deyip kısa bir es verdi.

Aramızdaki bir adımlık mesafeyi de kapatıp, cebinden çıkardığı eliyle önüme düşen ince saç tutamımı kulağımın ardına itip tekrar konuştu.

"Bu saatten sonra benden kaçmak için attığın her adım seni bana getirecek Dirhem kızı..."

Şokun etkisi altındaki suratımı yalayıp geçen sıcak nefesi içimi ürpertip tüylerimi kabartmıştı. Yüreğime indirdiği darbenin ağırlığı ise nefesimi kesip soluksuz bıraktı yanında ufacık kalan bedenimi.

Henüz yeni kuruyan yeşillerimde isyan ede ede yeniden ıslanıp bir bir döktü yaşlarını. Yine ve yeniden...

"Ben sana kaçmadım ki, senden kaçtım." dediğimde burnundan verdiği sesli bir nefesin ardından fısıldayarak konuştu. "Öyle, ama bunu bir tek biz biliyoruz." dedi gerçeği inkar etmeyerek.

Doğruydu, bunu yalnızca biz biliyorduk, yalnızca ikimiz...

"Söyle onlara, sen dersen inanırlar. Bana kaçmadı, benden kaçtı de, canına kıyacaktı de." dediğimde gerilen yüzü ile aramızdaki mesafeyi yeniden açarak konuştu.

"Gavat mıyım lan ben? Birde meydana çıkıp karım olacak kadın beni istemiyor diye ölmeye gitti yetmedi bende kurtardım mı diyeceğim." Kemikli ve gergin yüzündeki ürkütücü ifadesinden etkilenmeyip cevap verdim.

"Kurtarmasaydın o zaman, senden kurtarmanı isteyen mi oldu? Bıraksaydın ölüp gitseydim işte, hepsi senin yüzünden. Hayatımı bitirdiğin yetmedi şimdide adım çıktı."

Ağlıyordum ama bu sefer üzüntüden değil saf öfkedendi. Durduramıyordum, gözyaşlarımın ardı arkası kesilmiyordu.

"Ağlama... Bir fayda etmez, kabullenmek tek çaren." deyince yüzümden çektiğim ellerimle gözlerimdeki nefretin gölgesinin ardından karalarına baktım.

Söylemek istedim, çok şey söylemek istedim ama söyleyemedim. Bir çare etmeyeceğini bildiğimden söyleyemedim, yeniden canımın yanacağını, gerçeklerin yalnızca benim canımı yakacağını bildiğimden söyleyemedim.

Hırsla koluna çarparak yanından geçip gittim. Çıktığım ev kapısının önüne gelince girmekten vazgeçip çiftliğin bahçesine doğru yürüdüm. Patika gibi olan uzun yolda akan zamanı düşünmeden yürüyüp durdum.

Soluduğum temiz ve ferah hava içime şifa gibi dolarken geçen zamanla gözlerimde kurumaya başlamıştı.

Dakikalar birbirini art arda takip ederken atların olduğu ahır bölümüne gelmiştim. Onlarca atın dizili halde durduğu bölüme girerken her birinin dışarı çıkardığı başını okşuyordum. Ben okşadıkça daha fazlasını istermiş gibi onlarda başlarını hareket ettiriyordu.

Son bölüme geldiğimde simsiyah parlak tüyleri ile duran bir at daha vardı. Ona da elimi uzattığım sırada diğerlerinin aksine o kafasını geriye çekmişti. Bu hareketine şaşırsam da takmayıp yeniden elimi uzattım ama yine çekmişti kendini.

"Biraz aksi bir attır."

Hızla sesin geldiği yöne döndüğümde elinde havuç dolu kovayla duran yaşlı bir adam gördüm.

"Onu anlamış bulundum, ilgiyi pek sevmiyor galiba." dediğimde başını iki yana sallarken yanıma kadar gelip durdu.

"Aksine ilgiyi oldukça fazla sever, ama yalnızca sahibinin ilgisini." dedi ve eline bir havuç alıp geriye çekilen ata doğru uzattı.

Önce koklamış sonrada koca ağzını açarak yemişti. "Anladım sahibine sadık yani, peki bir adı var mı?" dediğimde soruma bana dönmeden cevap verdi. "Agir." (Ateş) dedikten sonra eline aldığı diğer havucu bu sefer bana uzattı.

Tebessüm edip elinden aldığım havucu ata uzattığımda önce çekinse de sevdiği şeyi yemekten geri durmayıp ağzına aldı. Üstündeki çekingenliği biraz olsun atınca bende yeni bir havuç daha alıp yeniden uzattım. Bu sefer hiç tereddüt etmeden ağzına alıp yemiş ve okşamak için uzattığım elimden kaçmamıştı.

"Bir şey rica edebilir miyim?" derken ellerimi Agirden çekmeden başımı yaşlı adama çevirmiştim. "Buyur tabi gelin ağam." dediğinde kaşlarım havalanırken bozuntuya vermemek adına kısıkça öksürüp kendimi toparladım.

Tüm doğu biliyor demişti ama ben ciddiye almamıştım, galiba ciddiymiş. Daha şimdiden herkes duymuş bir de kabullenmişti.

Beni bekleyen adamı daha fazla bekletmeden, "Ona binebilir miyim? Etrafta biraz dolaşmak istiyorum da." dedim biraz çekinerek. Sahibi var demişti bu yüzden müsaade etmeyebilirdi. "Vallahi ona ben değil Agir karar verir gelin ağam." Deyince, "Nasıl yani?" diyerek tepki verdim.

"Agir, aksi olduğu kadar sadıktırda. Şimdiye kadar sahibinden başka bir Allahın kulunu almadı sırtına. Deneyen oldu ama başaran olmadı." Öyle matah bir şekilde anlatmıştı ki gerçekten ilgimi çekmişti doğrusu. "Sahibi kim peki, yani bu kadar şanslı olan kişi kim?" dedim merakla.

"Afran ağam."

Devirmemek için zor tuttuğum gözlerimi kaçırıp, "Tahmin etmeliydim, tıpkı sahibine benziyor." dedim sessizce.

Ben huysuzca kendi kendime söylenirken sözlerimi duyan amcada başını eğip bıyık altından gülmüştü. Anlaşılan böyle düşünen tek ben değilmişim. Artık Agirle birbirimize iyice alıştığımızı düşünüp bir de Afran ağaya karşın inat edip yeniden tekrarladım.

"Bineceğim, onu benim için hazırlar mısınız?"

"Emin misin gelin ağam, bir sakatlık çıkmasın?" diye tereddütle cevap verince "Çıkmaz çıkmaz, çıkarsada tüm sorumluluk benim." dedim ardından. Beni başıyla onaylayınca bir kaç adım geri çekilip müsaade verdim.

Agir çıkarılacağını anladığı için biraz huysuzlaşınca başından okşayarak yavaşça çıkardı. Ahırın kapısından onlar önde ben arkada çıkmıştık, Agiri bırakıp bana dönünce, "Ben eyer getireyim gelin ağam." Dedi gitmeye yeltenirken.

"Hayır gerek yok, eyersiz bineceğim." Dedim ve onun yerine ben geçip aramızda çok mesafe bırakmadan yanında durdum. Yabancı olduğum için henüz tam ısınmamıştı bana ama az önceki gibi fazla akside davranmıyordu.

Küçüklüğümden beri binerdim atlara ama ilk defa bu kadar heyecanlanmıştım. Gerçekten gece gibi kara tüyleri ay gibi parıldıyor, cüssesi oldukça etkileyici görünüyordu.

Okşadığım başını hafifçe eğmiş ve omzuma sürtünmüştü. Yüzümde oluşan gülümseme ile okşamaya devam ederken ayağımdaki topuklularımıda çıkardım. Ayağımın altındaki sıcak toprak tenime bulaşmış ama henüz binmeye yeltenmemiştim.

Biraz daha alışması için iyice yaklaşıp kulağına çok sevdiğim bir müziği mırıldanmaya başlayınca usul usul bana sürtündüğünde hazır hale geldiğine emin oldum. Temasımıza, kokuma alışmış ve kabullenmişti. Hırlamaları ve sürtünmeside zaten buna en büyük işaretti.

Yavaşça karın kısmını okşaya okşaya yanına geçtim, biraz oyalandıktan sonra hızla bacağımı kaldırarak sırtına atladım. Sırtına binmemle iki ayağa üstünde yükselip şahlanması bir olmuş bense sıkıca boynuna tutunup düşmemek için direnmiştim.

Tekrar dört ayağının üstüne düşer düşmez hızla koşmaya başlayınca kısa bir zaman oldukça hızlı koşup yavaşça direnmeyi bırakarak hızını normalleştirdi.

Çiftliğin topraklı yolunda hızla ilerlerken evin olduğu yöne doğru çevirdiğimde ayaklarımla hafif hafif karnına vurup hızlanma direktifini verince rüzgara inat koşmaya başladı. Ve sanırım o da tam olarak bu anı bekliyordu ki tüm heybetiyle rüzgara rakip olmuştu.

Evin önünde sigara içen ve bizi gördüğünde ise yüzündeki dehşet verici, bir o kadar da şaşkın ifadesiyle bakan Afran ağanında önünden geçip gitmiş toprak yolu aşmıştık çoktan.

Uzun saçlarım rüzgarda savruluyor, Agirde tüm asaletiyle bana eşlik ediyordu. Sonsuz gibi duran arazinin toprak yollarında dolaşmaya başlamış ve akıp giden zamanı umursamamıştık bile. Rüzgar bile bize inat esmeyi bırakmış yön değiştirmişti ama biz durmak bilmemiştik.

Tenime çarpan sert ve ılık esinti hoşuma gidiyor bu yüzden gülümsemeden duramıyordum. Güneşin batmasına yakın eve doğru mecbur yön bulmuş, evin toprak yolundan içeri yavaş adımlarla yürüyorduk. Karardı kararacak gibi duran gök ile eve doğru yaklaşınca Afran ağanın eski yerinde duran bir adam bizi görür görmez başını çevirip evin içine doğru bağırmaya başladı.

"Geldiler ağam!" dediğinde hızla kapıdan çıkan Afran ağa bizi görüp durmuş ve yine çattığı kaşlarının altından bakmaya başlamıştı.

Önüne kadar geldiğimizde ona seslenen adama başıyla gitmesi için hareket yapıp bize doğru yaklaştı. Bana uzattığı büyük damarlı eline baktığımda içimdeki tereddütü bir kenara atıp sıkıca tuttum kocaman duran elini. Eğildiğimde belimi bulan diğer eliyle eteğimin açılmamasınada dikkat ederek inmeyi becermiştim.

Yere bastığım çıplak ayaklarıma batan ufak taşları umursamadan bırakmadığı elim ve belimle birlikte oldukça yakın duruyorduk. Gözlerimiz birbirine kenetlenmiş haldeyken dibimizde duran Agir, hareket etmesiyle bana çarpmış ve onun yüzünden Afran ağaya çarpıp ellerimi geniş ve sıcak göğsüne yaslamıştım.

Sargısını açtığım yaralı avcumun altında tüm hırsıyla atan kalbi ve ciğerlerime dolan kokusu içime işliyordu. Aramızdaki boy farkı sebebiyle ona aşağıdan bakıyordum ve eğdiği başıyla kara gözleri artık buradan daha bir ürkünç duruyordu.

Garip bakışlarının etkisi altında kalıp kendimi koyvermeden toparlanmaya çalışıp ellerinin arasından geri çekilerek kurtuldum.

Üstümü düzeltmeye çalışarak ona kayan odağımı dağıtmayı denedim. Çünkü içime sinen o kokudan etkilenmemin saçmalığı yüreğime oturmuştu sanki.

Yavaşça başımı kaldırıp yüzüne baktığımda, "Nasıl yaptın bunu?" dedi dikkatle gözlerime bakarak. "Neyi?" dediğimde sabırsızca sordu yeniden. "Nasıl ikna ettinde aldı seni üstüne?" Kaşları hâlâ çatılıyken yüzündeki çizgilerine dahi yansıyan merakını görmemek elde değildi.

Bile bile sırf ona inat, "Orası bende gizli." deyip onu umursamadan ardımda bırakarak kapısı açık olan eve girdim. O da bir kaç saniye sonra ardımdan gelmiş ve biraz ilerimde durarak kısaca beni süzmüştü.

"Seher!" diye bağırdığında saniyelik ürksemde elinde bezle salonun diğer tarafından bir kadın çıkınca odağım o oldu bu sefer.

Bu kadın ne zamandır buradaydı, ben hiç görmemiştim. Yaşça ondan büyük durduğu belli olsada ismiyle seslenmişti.

"Hanımına odasını göster." Benden bahsederken sertleşen erkeksi sesi son bulduğunda son kez bakıp başka bir şey demedende çıktı evden. Onun arkasından bakarken yanıma gelen kadın, "Buyur gelin ağam." diyerek eliyle merdivenleri gösterince bir şey demeden merdivenleri çıkıp kadının kapısını açtığı odaya girdim. Uyandığım odaydı, benim düzeltmeden çıktığım yatak toplanmış üstünede kıyafetler bırakılmıştı.

"Şu kapının ardında banyo var hanımım, sıcak su var." dedikten sonra teşekkür edip gidebileceğini söylemiş ve göndermiştim kadını.

Gerçekten banyoya ihtiyacım vardı fakat hiç içimden gelmiyordu. Oflayarak verdiğim nefesin ardından kapıyı kilitleyip banyoya girdim. Üzerimi çıkarıp dolan sıcak suylada iyice yıkanıp duvara asılı havluyu elime aldım.

Vücudumun yarısını öreten havlu ile buhar dolan banyodan çıkıp yatağa bırakılanları elime alıp bir göz attım. Elime gelen etiketli kırmızı dantelli iç çamaşırına şokla bakarkende yalnızca bunları o adamın değil az önceki kadının almış olmasını diliyordum.

Elim kadar bile olmayan dantelli külotla bakıştığımda beyaz tenimin yüzüme sıçrayan kanla kızardığına emindim çünkü yanağımın ısısını her zerremle hissediyordum. Sütyenin etiketine baktığımda ise bedeninin 85 olduğunu görünce daha da bir utandım.

Bu benim bedenimdi. Göğüslerimin bedenini bile bilen biri mi vardı bu evde. Hangisiydi peki? Umarım bu kişi Seher hanımdan başkası değildir, tek temennim buydu.

Elimdekileri giyip siyah bilekten olan eteği pileli elbiseyide giydikten sonra topuklu ayakkabılarımı da giydim. Havluyla saçımın suyunu aldıktan sonra tarayıp kurutma gereği duymadan aşağı indim.

Ortalıkta kimse yokken mutfak olduğunu düşündüğüm kapıdan girdiğimde seher hanımı gördüm. Topuk seslerime dönünce hemen gülümseyip, "Bir şey mi istemiştin hanımım?" deyince, "Su alabilir miyim?" dedim rica ederek. Başını sallayıp bir bardağa su doldurduktan sonra bana uzattığında elinden aldığım suyu içmeye başladım.

Fırsatını bulmuşkende, "Banyo için teşekkür ederim, kıyafetlerde tam bedenime göre oldu." deyip bile bile ne diyeceğini bekledim.

"Bana değil hanımım ağama edin, kıyafetleride o alıp getirdi." Deyince ise boğazımı kaplayan sesli bir öksürük krizine girdim. Hızla gelip elimdeki suyu içmemi söylemiş ve hafifçe sırtıma vurmuştu iyi gelmesi için. Bir kaç yudum daha aldığım suyla kendime gelirken kızaran yüzümle utanarak ona baktım yeniden.

"İyi misin hanımım?" demişti sesine yansıyan endişeyle.

"İyiyim, ben şey yapayım, salona geçeyim." Deyip adeta kaçar gibi çıkmış ve salona girmiştim aceleyle. Ellerimle yüzümü kapattığımda olduğum yerde dikilirken az önce öğrendiğim şeyle yüzleşir oldum içten içe.

O almıştı...

Kırmızı ve dantelli...

Tam bedenimi...

Bunu kasıtlı mı yapmıştı yoksa farkında bile değil miydi bilmiyorum ama deli gibi utanç sarmıştı her yerimi. Şimdi o adam benim içimde ne olduğunu biliyordu ve bunu bilmek yerle bir olmakla eş değerdi.

Ben olduğum yerde kendimle bir utanç savaşına girmişken dışarıdan gelen bağırışlara kulak kesildim. Hayvan gibi bağırıyordu, merakla kapıya doğru gidip açtığımda telefonla konuştuğunu gördüm.

"Lan gömerim o iti! O kimmiş de benim elimden benim olanı alacakmış!" deyip susmuş ve karşı tarafı dinlemeye başlamıştı. Karşı taraftaki kişi her ne diyorsada zaten var olan öfkesine öfke katıyordu. Kasmaktan damarları şişen yüzüde haddinden fazla korkutucu görünüyordu.

"Karım olacak lan o benim, karım! "

Benden mi bahsediyordu? Benimle ilgiliydi yani bu hali ama ne olmuştu, ne onu bu kadar öfkelendirmişti böyle? Bahsi geçen ben olduğum için sessizce olduğum yerde durmaya devam edip dinledim yine.

"Söyle ona Bawer, gözünün içine baka baka de ki; Bu saatten sonra Ferman Zeroğlu bilsin ki Afran ağa onu gördüğü yerde kafasına sıkacakmış, de!"

Ferman...

Yana yana bitmeyen sevda ateşim harlanıp yaktı beni yeniden. Yüreğime yeni bir darbe, ama sağlam bir darbe indi bu sefer. Sevdiğim adam mahkûm edildiğim adamla kanlı bıçaklı olmuştu. Benim yüzümden.

Ferman da duymuştu, inanmış mıydı peki? Başka bir adama kaçtığıma inanmış mıydı? Ondan başkasına gideceğime inanmış mıydı?

"Elinden geleni ardına koymasın! Bilsin ki ben koymayacağım!" dedikten sonra kapatıp öfkeyle arkasını dönmüş ve gözleri gözlerimde takılı kalmıştı. Korkunun yer edindiği yüzüm nasıl görünüyordu bilmiyorum ama deli gibi korkuyordum.

Öldürmekten bahsediyordu, iki güç, iki öfke. Büyük bir savaşa neden olacak iki insan. Nasıl oldu bilmiyorum ama, onun can alacak kadar etkili olan nefret dolu bakışları devam ederken sesim dudaklarımın arasından çıkmayı başarmış ve konuşmuştum.

"Yapma, dokunma ona." dediğimde az önceden farksız olan ifadesi ile baktı yeşillerime. Aldığı sert soluklarla kemikli burnu genişlemiş kapattığı telefonu tutan ellerinin sıkmaktan boğumları beyazlamıştı. Neredeyse kırılmak üzere olacak olan telefondan ise içinde olduğumuz durumun vehameti anlaşılabiliyordu.

"Doğru mu?" dedi sıktığı dişlerinin arasından. Kaybolan nefret yeniden gün yüzüne çıkmıştı kara gözlerinde. Kuruyan gözlerim yeniden teslim olmuştu akan yaşlarıma. "Siz... Onunla..." Tek tek bastıra bastıra söyledi o kelimeleri. Fakat devam ettirmedi, belki de öfkesi izin vermedi etmesine.

"Eve geç." dediğinde gözyaşlarım süzülürken başımı sağa sola sallayarak reddettiğimde, "Eve geç lan!" diye kükredi adeta. Ürkmüş ve bir adım gerilemiştim ama yinede eve girmemiştim. Korkuyla ona bakarken attığı iki koca adımda dibime kadar gelip kolumu tuttu sıkıca.

"Yapma, lütfen yapma. Dokunma ona." Desemde sıktığı kolumdan çekiştirerek kapısı açık olan eve soktu sözlerimi hiç umursamadan. Salona kadar gelince var gücüyle itip koltuğa fırlattı güçsüz bedenimi.

"Bu yüzdendi değil mi! Bu yüzden ölmek istedin! O it için!"

Kelepçelerini çözdüğü öfkesi her zerresine hükmetmeye başlamıştı.

Bağırıyor ama bağırdıkça da yaralıyordu, yaralandıkça da ölüyordum. Bu hikayenin tek masumu benken canı yakılanda bir tek bendim. Suçsuz olan bir benken ceza kesilende bendim.

Sırf hor görüp zehir ettikleri nefesi almak istemedim diye suçlanıyordum şimdi.

"Yeter! Yeter! Yeter!" Boğazım yırtılırcasına bağırdım, onun gibi.

"Evet onun için! Ondan başkasına yar olmamak için ölmeyi seçtim! Onun için, onu canımdan çok sevdiğim için!"

"Sus!"

"Duy Afran ağa duy! Benim bu gönlüm bir onu sevdi, bir onu can bildi, bir onu gördü! Ben bir onu sevdim!"

Konuşmadı, sadece öfkesini destekleyen bir tiksinti yer edindi gözünde. Aldığı sert solukları göğsünü indirip kaldırırken boynundaki şah damarı bile şişmişti. İki yanında sıktığı yumrukları ise morarmaya yüz tutmuş karalarına sis çökmüştü.

"Sen yalnızca bedenimi kurtardın o uçurumun kıyısından, gönlümü de ruhumu da çoktan toprağa vermiştim ben." dediğimde gücünü yitiren sesim fısıltı şeklinde çıkmıştı. Gözyaşlarım yanaklarımdan boynuma yol alıp ıslattığı tenimi asit gibi yakıyordu. "Söyle şimdi." dedikten sonra susup kesik bir nefes aldım.

"Ruhu ölü bir kadını kendine yar etmeye razı mısın Afran Şahmaran."

Gözlerimin içine, en derinlerine baktı o karşıma çıktığı kara geceyi hatırlatan zifiri gözleri ile.

"Ayak bastığın bu toprakta, kollarını açıp ölmeyi haykırdığın o gökte şahidim olsun ki, karım olacaksın!"

Yüzündeki damarları dahi şişerek bana, benim kanıma duyduğu nefreti haykırıyordu rengi atan yüzüme.

"Sen benim Dirhemlerden aldığım intikamım olacaksın Dirhem kızı."

Vazgeçmeyecekti, onu sevmesemde hiç sevmeyecek olsamda vazgeçmeyecekti. Son sözlerinin ardından hızla çıkardığı telefonunda bişeyler yapıp kulağına koydu. Gözleri bir an olsun gözlerimden ayrılmıyor, hatta kırpmıyordu bile.

"Ana, yarın sabah al imamı yanına çifliğe gel."

Kesilen nefesim ile gözlerimde kapandı. Arkamda duran koltuğa oturur şekilde bıraktım kendimi. Titreyen bacaklarımı birbirine kenetlerken başım yere eğilmiş gözyaşlarım tenime değmeden halıya dökülüyordu.

"Ne diyorsam onu yap ana, bu iş fazla uzadı. Yarın nikah kıyılacak."

Sözlerinden sonra kapattığı telefonu cebine atıp birkaç saniye sonra, "Yarından itibaren bir Şahmaran olacaksın. İşte o zaman ne olacak biliyor musun Dirhem kızı? İşte o zaman her hücrenle bana ait olacaksın, toprağa verdim dediğin o ölü ruhun bile bana ait olacak." Dedi zaten bildiğim gerçeği bir kez daha yüzüme vurarak.

Benden uzaklaşmaya başlayan adım sesleri ile giderken ardında koca bir enkaz, bitik bir beden bırakarak gitmişti.

Kanayan ve geçen her gün daha da kanayacak olan yaralı bir yürek bırakarak gitmişti...

Bölüm Sonu....

TT: silanbartu

ınstagram: silannbartu

Watty:silanbartu

Bölüm sonu

1 yorum