Gözlerim kaybettiği her yaşın yasını tutuyordu artık, onlarda en az benim kadar yorulmuşlardı. Kalbimse hâlâ bir umudu varmış gibi çırpınıyordu olduğu yerde kendince, sesini duyurmaya çalışıyordu.
Kulağımın işittiği sözleri reddediyor içten içe olmaması için dua ediyordum. Her şeyin bir kabustan ibaret, her şeyin bir yalan olmasını diliyordum.
Ama değildi...
Her şey, şuan yeşillerime çaresizce bakan annemin gözleri kadar gerçekti. Babamın sözlerinin ardından daha fazla bakamayıp başını yere eğişi kadar sahiciydi. Benimse ağzıma gelen onca sözü diyemeyip sessiz kalışım kadar acınasıydı.
Herkesin korkulu rüyası olan törenin kurbanı edilecektim, onunla doğduğumu ama onunla ölmeyeceğimi düşündüğüm törenin. Bana yanılgının ne demek olduğunun en büyüğünü yaşatarak öğretecekti.
Üzerimde olduğunu hissettiğim onca gözün esaretinden kurtulmak için geriye adımlayıp hızla konağa koştum. Akan gözyaşlarımla beraber yeniden ses bulan hıçkırıklarım koşarak geçtiğim her yerde yankılanıp can buluyordu.
Ardımda kalan insanların o acınası bakışları bile yeterdi olacakları görmeye, dillerinin diyemediklerini gözleriyle söylediler sanki.
Girdiğim odanın kapısını var gücümle itip kapatarak önümdeki yatağa bıraktığım bedenimi küçük bir çocuk gibi kendime çekip dinmeyen gözyaşlarımı akıtmaya devam ederken.
Boğazımdan kopan çığlıklarımın ellerimin arasında buruşturduğum nevresimde kaybolmalarına müsaade ettim.
Yüreğim içine düşen korun sönmesini beklerken harlanıp ateş alışıyla yanıyordu. Ciğerlerimin bile kabul etmediği her soluğum, içimde bir yaraya sebep oluyor canımdan can gidiyordu yavaşça. Abimin sevdası benim hayatıma maâl olmuştu, onun nefesi kesilmesin diye bana aldığım nefesi zehir etmişlerdi bana.
Babam oğlu ölmesin diye kızını feda etmiş, töreye boyun eğerek verilen hükmü kabul etmişti.
Durmayan hıçkırıklarım odamın kapısının açılmasıyla kesilmiş, yumduğum gözlerimi açmasam bile gelenin kim olduğunu tahmin etmiştim. Birkaç saniye sonra yatağın yanımdaki tarafı çöken yerden annemin sırf babam seviyor diye kullandığı yasemin kokusu gelmişti.
Gözyaşlarımın ıslattığı yüzüme koyduğu eli sanki orada bir yara varmışta dokunamıyormuş gibi ürkekti. Onun gelişiyle duran hıçkırıklarım dokunuşuyla daha da beter bir hâl almış ve artık canımı yakarak çıkıyorlardı dudaklarımdan.
Benim hıçkırıklarıma karışan sesi ise deva olmak yerine başka türlü bir yara oluyordu yine.
"Yapma annem, yapma. Belki seversin, belki burada olduğundan daha mutlu olursun kızım. Bak hem sen, Vandaki tüm kızların hayalini yaşayacaksın, Şahmaranlara gelin gideceksin kızım kötü mü?"
Sanki çok güzel bir şeymiş gibi anlattığı şeyin benim sonum olduğunu bilmiyormuş gibi konuşmuştu. Öfkemi harlayan sözleriyle çatılan kaşlarımın ardından ellerimden güç alarak doğruldum.
"Ne mutluluğu anne, ne hayali, ne sevmesi? Ben isminden başka bir şeyini bilmediğim, herkesin gaddar dediği adama kurban edildim. Sen gelip bana mutluluk mu diyorsun?" dediğimde yükselen sesimle o da çatmıştı kaşlarını.
Ayağa kalkmış gözündeki yaşı silerek konuşmuştu yeniden. "Mecbursun Arjin, hüküm verildi sende başını eğip denileni yapacaksın." dedi acımadan kurduğu cümlenin canımı ne denli yaktığını bilmeden.
"Öyle değil anne, öyle demeyeceksin. Abinin yerine seni kurban ettik, abinden değil senden vazgeçtik sende susacaksın diyeceksin bana." Benim acımın esir aldığı sesimle dökülen cümleler, az önce elleriyle kuruttuğu gözlerini yeniden ıslatmıştı.
O da biliyordu, benim bildiğim gerçekleri bana olacakları o da biliyordu ama kabullenmiyordu. Kabullenemiyordu, evlat kayırdığını kabul edemiyordu, kızını göndereceği yerin belkide cehennem olduğunu biliyordu ama dile getirmiyordu.
"Sil gözünün yaşını, tut o dilini baban duymasın." dedi yüzünü benden çevirerek. Yüzüme bile bakamıyordu, yüzüme bile yansıyan acıyı görmeye tahammül edemiyordu.
"Babam duymasın, tabi ya babam duymasın. Niye anne? Niye duymasın babam, zoruna mı gider? Evlat kayırıp oğlunu ateşten alıp, kızını o ateşin içine attığının yüzüne vurulması zoruna mı gider Mehmet ağanın?" dedim öfkeyle.
"Sus, sus kızım sus. Canına kastın mı var senin sus." dedi işaret parmağını dudaklarına bastırarak. Ağlıyordu ama artık neye ağladığını bile çözemiyordum. Bana mı, babama olan korkusuna mı yoksa sözlerime mi hangisine bilmiyordum.
"Susmayacağım anne, ben artık susmayacağım. Çekil." diyerek elimle koluna bastırarak iteleyip yanından çekip gittim. Açtığım kapıdan çıkarken annemin sessiz ikazlarını duyuyordum.
Susmayacaktım, onların sustuğu gibi benden istedikleri gibi susmayacaktım. İndiğim merdivenlerin ardından konağın boş olduğunu gördüm, babamı aramak yerine konağın ortasında durup sesimin son zerresine kadar haykırıp sesimi ona öyle duyurdum.
"Baba! Baba!" Sesim konağın tozlu, soluk duvarlarına çarpıp yankı buluyorlardı.
Sesimi duyan Revan merdivenlerden yüzündeki korku ile inmiş, annemse hemen ardımdan gelerek koluma tutunmuştu.
"Yapma kızım yapma, olan sana olacak yapma." diye kolumu çekiştiren annemden kurtardığım kolumun ardından yeniden bağırdım. "Baba!" Bu sefer çalışanlar ve Dilhunda çıkmışlardı, onların ardındansa babam.
Çalışma odasından çıkmış çatılı kaşlarının kıstığı kara gözleri ile bana bakıyordu. "Arjin!" Sesini bastırarak söylediği ismim hiçbir şey değiştirmemişti bende.
"Niye baba? Niye vazgeçtin benden? Ben de senin evladın değil miyim? Bende kanın, canın değil miyim?" dedim dolu dolu olan gözlerimle ona bakarken. Sözlerimle birlikte yumduğu gözleri yeniden açıldığında bile konuşmadı.
"Abimin yoluna niye kurban ettin beni?"
Konuşmadı, öylece baktı. Ne düşündüğünü belli etmeyen kara gözleri aciz durumda olan bedenimde dolandı bir süre. Belki de eserlerine, sebep oldukları yıkıma bakıyordu. "Edebini bil Arjin, senin karşında baban var bu ne hâl." dediğinde ıslak yanaklarımda histerik bir sırıtma peydah oldu.
Söylediklerime değil ona hesap soruşuma takılmıştı, yalnızca bunu önemsemişti.
"Desene baba niye, niye kıydın bana desene?"
Israrla sorduğum soruya bir cevap alamamıştım yine, susuyordu. Susuyordu çünkü söylediklerimin tek bir cevabı vardı onu da dile getiremiyordu, yüzüme söyleyemiyordu.
"De artık baba de, senin Rojhat kadar değerin yok bende de. Rojhat ölmesin diye seni kurban ettim, bundanda hiç utanmadım de." biten sözlerimle yüzüme çarpan soğuk elin acısı içimdeki yangını harlamaktan başka hiçbir halta yaramadı.
Bir kırbaç gibi çarpan tokat yanağımın uyuşmasını sağlayacak kadar sertti, ama bu umurumda bile değildi. "Seni gebertirim Arjin! Benimle doğru konuşacaksın!" Bu sefer onun yaşlılıktan pürüzleşen ama etkisinden hiçbir şey kaybetmediği sert sesi yankılanıyordu konakta.
Etrafımızda kimi gözyaşı dökerek kimi ise korkuyla bakan insanların varlığı bile durdurmuyordu beni. Acıyan yanağımı umursamadan başımı yeniden dikleştirip kan topladığına emin olduğum yeşil gözlerimi onun gözlerine diktim.
"Ben zaten doğruyu konuşuyorum baba, senin dile getiremediğin gerçeği ben getiriyorum."
"Arjin sus kızım sus." diyen annem, sanki az önce olacakları hissetmiş gibi yalvarırcasına konuştu.
"Susmam anne susmayacağım. Yaparken utanmadınız, yaparken gücünüze gitmedi ben yüzünüze deyince mi gitti?” Bağırarak söylediklerim babamın sabrını son demlerine kadar tüketmişti.
"Arjin!" diye bağırdıktan sonra yeniden bir tokat çarpmıştı yanağıma. Bu sefer yalnızca bir tokat değildi bedenimin aldığı hasar.
Yüzüme inen sert tokatla beraber yere düşen bedenimin üzerine inen darbeler babamın öfkesini çıkarmaya çalışma çabasıydı. Ona kullandığım sözlerin körüklediği öfkesini döverek çıkarıyordu benden. Hiç acımadan vuruyordu, belki benden belkide benden sebep olmayan sinirinin hıncını çıkarıyordu.
Onun ağır darbelerinin arasına girmeye çalışan annem babamın ellerini tutmaya çalışıyor bana vurmaması için yalvarıyordu. Fakat onun çabasıda bir işe yaramıyordu, babam durmak bilmiyordu.
Araya karışan Revanın ağlamaklı sesi ve annemin yakarışları hâlâ bir fayda etmiyordu. Babam vücuduma indirdiği darbelerin yeri soğumadan hemen yenisiyle dolduruyordu yerini. Ona engel olabilecek kimse yoktu burada, bir abim vardı oda burada değildi.
Hoş olsa da ondan gelecek olan hiçbir şeyi kabul etmezdim ya. Artık acıdan iki büklüm olan vücudumun hakimiyetini kaybetmiştim. Kendime siper ettiğim ellerimi bile salıvermiştim, vuruyorsa vursundu.
Birkaç dakika sonra üzerime inen darbeler artık yorulduğu için son bulmuş ama öfkesi dinmemişti babamın. Saçlarıma geçen parmakları mengene gibi sıkıca tutunmuş beni kaldırıp annemin ayağının dibine fırlatmıştı. Yere çarpmamla birlikte başımda hissettiğim keskin acı yavaş yavaş bilincimi yitirmeme neden oluyordu.
Üzerime eğilen annemin gözünden düşen bir yaş benim yanan yüzüme düşüp süzüldü usulca, bir kor gibi yaktı geçti yaralı tenimi.
"Kapat bunu odasına, iki gün sonra söz kesmeye gelecekler. O dilini tutmayı da öğret Hatice hanım, yoksa onuda ben yaparım." diyen babamdan sonra gözlerim kapanmış kulağım uğuldayarak sesleri işitmez olmuştu. Annemin fısıldayarak söylediği şeyleri ise anlamıyordum ama tahmin edebiliyordum, benimde susup boyun eğmemi istiyordu.
Bir vebaya benzettiğim törenin hayatımı bitirişini kabullenmemi söylüyordu...
***********
Yanan gözlerimin üstüne düşen güneş ışıkları ile kaşlarımı çatıp diğer yana döndüm. Acıyla sızlayan bedenimi iki büklüm hale getirip dudaklarımdan birkaç inilti kaçırdım. Bir çok yerim dünden kalan acılarını taze tutmuş ve ilk anki gibi sızlıyordu.
Tavana kaldırdığım gözlerim nihayet açılmış açıldığı gibide kapanmıştı. Ağlamaktan yanıyor ve gün ışığına alışamıyorlardı. Kuruyan boğazım yutkunmam da zorluk yaşatıyor, yarası kabuk bağlamaya yüz tutmuş dudaklarımsa birbirine kenetlendiği için açmaya gücüm yetmiyordu.
Ağrıyan sırtımı umursamadan belimi doğrultup yatak başlığına yaslandım. Gözlerimi dışarı çevirip balkon camından göründüğü kadar aydınlık gökyüzüne baktım.
Dışarıda her şey normal seyrinde devam ediyorken burda, Dirhemlerin konağında her şey yerle bir olmuştu.
En çokta benim için.
Odama doğru gelen adım seslerini duymuş ama yinede o tarafa dönme gereği görmemiştim. Tıklanmadan açılan kapı bir kaç saniye sonra kapanmış ve elinde yemek tepsisiyle Revan geçmişti karşıma.
Gözlerindeki acıma duygusuyla bedenimi süzdükten sonra tepsiyi komodinin üstüne bırakıp yatağa oturdu yavaşça.
"Acıyor mu?" dedi elimi avucuna alıp morluklara bakarken. Yalnızca elimde değil bedenimin bir çok yerinde vardı o morluklardan. Fakat hiçbiri umurumda değildi, ne izleri ne acıları.
"Acıyor... Ama kalbim kadar değil." dedim sol gözümden akıp yanağımdan süzülen yaşla. O da daha fazla dayanamamış müsaade vermişti gözyaşlarına. Avucundaki elimi alıp ufak bir buse dokundurmuş geri çekilmişti.
"Hatırlıyor musun, ben küçükken ne zaman düşüp bir yerimi yaralasam öpüp geçti mi derdin. Bende geçmediği halde geçti der oyunuma devam ederdim." demiş ve burukça gülümsemişti. O gülüş benim yaralı dudaklarımda da kendine bir yer bulmuştu.
Hayatımın en güzel günlerini hatırlamaktı gülüşümün sebebi, o günlere özlem duymaktı.
"Geçecek abla, gün gelecek bugünleri hatırlamayacağız bile." dedi kötü olan her ihtimali göz ardı ederek. Onun her şeye karşın hep bir umudu olurdu. Ama benim onun aksine hiç umudum yoktu, olmayacaktı da.
Onlar unutsa bile ben unutmayacaktım, ben unutsam bedenim ne uğruna aldığı bu darbeleri unutmayacaktı, o unutsa yüreğim unutmayacaktı...
"Geçmeyecek Revan, hiçbir şey geçmeyecek. Hatta gün geçtikçe daha da kötü olacak her şey, beni bu ateşe atanlar gün gelecek kendilerinide o ateşin içinde bulacak. O zaman ne olacak biliyor musun, işte o zaman kendi yerlerine kurban edebilecekleri bir Arjin bulamayacaklar." dedim nefretle.
Yüreğimin yangını kara bir is gibi dilime tutunmuş, dudaklarımdan firar ediyorlardı.
"Deme öyle abla, kimse yoksa Ferman ağabey var. O kimselere yâr etmez seni, günlerdir sana ulaşamıyor diye delirmiş, buraya gelemiyormuş Senem teyze babasına her şeyi anlatmış diye. Tehdit etmiş Ferman ağabeyi, Arjini unutacaksın demiş. Şahmaranları bize düşman etmeyeceksin, o artık Şahmaranların gelini demiş. Sevda abla anlattı her şeyi, bende ona sana olanları anlattım, o da Ferman ağabeye anlatmış yinede vazgeçmemiş senden. Ferman abi beni aradı, şey dedi." İfadesiz suratım çekinerek bitirdiği cümlesinin ardından gerilmiş ve dikkatle ona bakmıştım.
"Ne dedi?" dedim başımı hafifçe eğerek. Söylemek istiyor ama nasıl diyeceğini bilmiyor gibiydi. "Söylesene Revan, ne dedi?" dediğimde oflayarak konuşmaya başladı.
"Telefonu ona götür konuşsun benimle ben her şeyi halledeceğim dedi."
Güldüm...
Ama zerre duygu barındırmayan bir gülüştü, ruhsuz gibi, biraz da alaylı.
Neyi halledecekti ki? Nasıl halledecekti? Halledebilse ben gidecek miydim ona?
Hayır, gitmezdim gidemezdim.
"Vazgeçmiyor abla, bak Ferman ağabey senden vazgeçmiyor babasını bile karşısına alıyor. Zor da olsa kavuşabilirsiniz, o adamla evlenmek zorunda değilsin." dedi neşeyle. Çünkü hâlâ bilmiyordu hiçbir şeyi, söylememiştim, onun benden çoktan vazgeçtiğini söyleyememiştim.
"Olmaz Revan, benle Fermandan bir yol olmaz artık." dedim başımı yere eğerek.
"Olur, sen he dersen olur. Al konuş Ferman ağabeyle, dinle ne diyecek." diyerek elindeki telefonu uzatmıştı. Bir kaç saniye öylece baktığım telefonu elimi uzatıp avucumun içine aldım.
Bana umutla gülümseyerek bakarken yalnız kalmak istediğimi anlayınca ayağa kalkmış "Yemeğini yemeyi unutma." dedikten sonra çıkıp gitmişti.
Odaya hakim olan ve huzursuz hissetiren sessizliğin içinde boğuluyordum. Başımı yatak başlığına yaslayıp tutmakta direndiğim yaşları serbest bıraktım. Bir bir dökülen yaşlar yanağımdan süzülüp çıplak boynuma iniyordu.
Yüreğimin ateşiyle ısınan damlalar kezzap etkisi yaratıyor dudağımdaki yaraları yakıyordu. Bunu umursamayıp elimde sıktığımı bile fark etmediğim telefona baktım yeniden.
İçimdeki belirsizlik ve tereddüt büyüktü. Arayıp aramamak konusunda uzunca düşünmek istesemde yapmamış buğulanan gözlerimle rehberden ismini bulup arama tuşuna basmıştım.
Birkaç saniye sonra açmış ve onun telaşlı sesini dolmuştu kulağıma. "Revan konuştun mu, söyledin mi dediklerimi." dediğinde günlerdir işitmediğim sesi her zerremde yankı bulmuş içimde bir alev olmuştu sanki.
"Söyledi..." dedim fısıltı gibi güçsüz çıkan sesimle.
"Zümrüt gözlüm..." dedi acının şekillendirdiği sesiyle.
Dünde kalan hıçkırıklarımdan biri firar etti iki dudağımın arasından hızla.
Sesli ve hırıltılı bir nefes vermiş ama konuşmamıştı. Ne diyeceğini bilemiyordu belki, benim bilemediğim gibi. O konuşamıyorken ben konuştum, "Bitti Ferman... Bu saatten sonra kendi yoluna bak, beni de unut." dedim donuk sesimle.
"Unutayım? Seni mi? İnsan nefes almayı hiç unutur mu be kadın?" dediğinde bir hıçkırık daha koy verdi kendini.
Nefesim diyordu, nefesini kestiği kadına nefesim diyordu. Kalbini avuçlayıp paramparça ettiği kadını unutamam diyordu. Şiddetlenen ağlayışımı bastırmaya çalıştıktan sonra yeniden konuştum.
"Eğer o nefes canından edecekse insanı, unutur, unutursun."
Dilim başka şeyler demek isterken ona müsaade etmiyordum. Canımı yaktığı gibi canını yakıp hesap sormak istiyordum ama yapamıyordum. Son kez duyacağı beni kötü hatırlasın istemiyordum...
"Unutmam, gerekirse canımdan geçerim ama senden geçmem zümrüt bakışlım. Benden bunu isteme." Minik bir tebessüm yer edindi dudağımın kenarında. Bu sefer alayın değil acının şekil verdiği bir tebessümdü.
"Sen benden geçeli çok olmuş zaten Ferman, sen benden gideli epey olmuştuda ben kabullenememiştim." dedim artık dayanamayarak. Zorlayacaktı, ben söyledikçe o direnecekti ama direnmesin istiyordum.
Zaten yanarak kül olmaya yüz tutan yüreğimi yeniden alevlendirsin istemiyordum.
"Dinle, yalvarırım sadece dinle anlatacağım her şeyi ama dinle." dedi kıvranıyormuş gibi.
"İstemiyorum Ferman, ne seni ne de umurumda olmayan sözlerini. Son kez konuşalım ve düzgünce son verelim diye aradım. Ne sana ne de senden gelecek olana kabulüm yok, bunu bil yeter."
Dinleseydim ne değişirdi? Beni sürekli ertelemesini, benden uzaklaşmasını, ablamla olan münasebetini gizlemesini nasıl bir bahaneyle açıklayacaktı?
Her şeyi geçtim, o gece gördüğüm şeyi nasıl açıklayacaktı?
Dinlemedim, bu veda ıstırap gibi gelmeye başlamıştı. "Etme gülüm, bize yazık etme." Artık durduramadığım yaşlar görüşümü kapatıyorlardı.
Zar zor bir nefes alıp son sözlerimi söyledim, "Bize yazık eden ben değilim Ferman, sensin. Benden yana hakkım sana helal, Allah'a emanet ol." dedikten sonra konuşmasına izin vermeden kapatıp hıçkırıklara boğularak ağladım.
Saniyeler dakikalara tırmanmış koca saatler olmuştu ama ben o yatakta biten hayatıma ağlamaktan başka bir şey yapamamıştım. Artık yüzümde kuruyan tuzlu yaşlarım yeniden ıslanamıyordu. Tükenmişlerdi, benim tükendiğim gibi onlarda tükenmişti.
Kararan havaya zıt durarak parıldayan ayın ışığı ile kapattım yanan gözlerimi. Son olmasını diledim, bu karanlığın sonsuz olmasını istedim.
Sabaha çıkamamak, ciğerime batan o nefesimin kesilmesini istedim.
**********
Vücudumu keseleyen annemin üstüme döktüğü sıcak suya karışan gözyaşlarını hissediyordum. Yaralarım acımasın diye bastırmıyor yalnızca temizlenmem için ovuyordu.
Yerdeki mermer zemine dalan gözlerim başımdan dökülen sıcak su ile birlikte kapanmıştı. Kabuk tutan yaralarım pek fazla etkilenmiyor, ufak bir sızı ile son buluyorlardı.
Uzun saçlarımın köpüğü temizlensin diye yeniden dökülen su usulca kayıp gitti aciz bedenimden. İçimdeki ateşi o bile söndüremiyordu, bir veba gibi yayılıp her zerremi yok etmeye yeminli bu ateş yavaş yavaş ulaşıyordu amacına. Bittiğimi, yok olduğumu hissediyordum.
Ölmüyordum ama ölmekten beter oluyordum.
Babamın emri üzerine söz alışverişine çıkılacaktık bugün, kurban edecekleri adamın yüzüğünü takarken güzel olmam için elbiseler alınacaktı.
Sonra da müstakbel kayınvalidem Zana hanım geleceklerdi, gelin hediyesi almak için.
Kızının yoluna feda edilen kıza hediye almaya gelecekti. Oğlunu sevmeyen istemeyen gelinine hediye almaya gelecekti.
"Hadi kızım, kurulan sonrada güzelce giyin çıkalım." diyen annem sessiz adımlarla çıkmış buhar dolu hamamda yalnız başıma kalmıştım. Islak bedenimle ayağa kalkıp çıktıktan sonra havluyla kurulanmış odamdan getirilen kıyafetleri giymiştim.
Saçlarımın suyunuda aldıktan sonra yavaş adımlarla yukarıdaki odama çıktım. Saçlarımı kurulayıp aynanın karşısına geçtiğimde berbat durumda olan halime baktım.
Gözlerim günlerdir ağlamam sebebiyle kan toplamış birazda sişmişti, babamın yarattığı morlukların birçoğunu elbisem kapatsada yanağımdaki ve dudağımdaki ben burdayım diye bağırıyordu.
Annemin ikazları üzerine fondötenle biraz olsun kapatsam da dudağımdaki patlak olduğu gibi duruyordu.
Onu gören ne düşünürdü ne anlardı tahmin edebiliyorum, fakat tüm bunlar umurumda olmadığı için uzun saçlarımı tarayıp küçük çantamıda aldıktan sonra aşağı inmiştim.
Salonda beni bekleyen annemin yanında Hüsna halam ve Dilhun vardı.
Gözlerim ona değmesede hazırlanmış olduğunu görünce, "Dilhun gelmeyecek anne, fazlalığa gerek yok. Üçümüz gidip geliriz." dedim ruhsuz çıkan pürüzlü sesimle.
Kaşları çatılan annem, “Olur mu öyle şey kızım, bir şeye ihtiyacın olur ablan yardım eder." dedi hızla.
Daha fazla tahammülüm olmadığı için olabildiğince sert bir şekilde, "Olmaz anne, olursa da ben hallederim kendi işimi. Onun gelmesine gerek yok." dedim.
"Tamam anne, Arjin haklı. Kalabalığa hacet yok, siz gidin ben evde kalırım." diyen Dilhun bana bakarken ben onun aksine o yokmuş gibi davranıyordum.
Annemde sorun çıkmasın diye uzatmayıp ayağa kalkınca üçümüz birlikte konağın kapısında hazır halde bekleyen arabaya bindik.
Karşımda oturan annemle halam Şahmaranlar hakkında konuşurken ben hızla akıp giden yolu seyrediyordum.
İstemsiz düşen gözyaşımı onlar görmeden hızla silip yanımdaki suyu yudumladım. Ne kadar çabalarsam çabalayayım tutamadığım dökülüşüne son veremediğim o gözyaşlarımdan nefret eder olmuştum.
Zaten bitmiş durumda olan hayatımın yanı sıra, onların döküldüğüne şahit olan insanların gözündede bir zavallı konumuna düşmeme sebep oluyordu.
Gün geçtikçe dinmesi gereken ama aslında tam aksine gittikçe büyüyen nefret duygusu ile uzayan tırnaklarımı avucumun içine batırıp sıkıca gözlerimi yumdum.
Sakin olmam gerektiğini telkinleyip kendimi toparlamaya uğraştım olabildiğince.
Annemle olan ama dinlemediğim muhabbetine son veren halam siyah kalem çektiği gözlerini bana dikip, "Arjin, ne bu yüzünden düşen bin parça. Kızım azıcık gülsene, koskoca Şahmaranlara gelin gideceksin, kızların yakışıklılığını dilinden düşürmediği Afran Şahmaran’ın gelini olacaksın senin şu suratının haline bak." dedi kalın sesiyle matah bir şey söylüyormuş gibi.
Bir şey demeyip yalnızca kaşlarımı çatarak baktım yüzüne, ona gösterdiğim bu tavrıma onaylamaz şekilde yüzünü ekşitip anneme konuştu.
"Kız bu nemrut gibi olmuş, adam bunu görünce istediğine pişman olur." dediğinde annem de, "Aman Hüsna, kız heyecanlı görmüyor musun evleniyor kolay mı ondan bu hali." dedi halama zorla yerleştirdiği gülümsemesi ile.
Bense umursamayıp yeniden dışarıya baktım, çarşıya yaklaşırken insanlar çoğalmış koca bir kalabalık görünür olmuştu.
Bir mağazanın önünde durduğumuzda inip annemleri beklemeden içeri girdim. Annemlerde ardımdan gelmiş ve, "Önce güzel bir kumaş seç kına için, sonra şurdaki elbiselerden beğendiklerini ayır, Zana hanımlarda gelince denersin hep birlikte görürüz." dedi mağazadaki bekleme koltuğuna otururken.
Yanıma gelen kadın çalışan ne istediğimi sorunca elimle yöresel, buralarda giyilen boncuklu kırmızı bir kumaşı gösterdim. Çok önemsemeden seçtiğim kumaştan sonra ölçülerim alınmış ve istediğim modelde dikilmeye götürülmüştü.
Abiye de seçmemi söyleyen aneme dirensemde bir kaç tanede abiye seçmiştim.
Kendime kefen seçiyormuş gibi hissediyordum, oysa benim bugün mutlu olmam gereken bir gündü. Yıllarca hayalini kurduğum evliliğe kavuşuyordum, ama hayalimdeki adamla değil, hayalimdeki gibi değil, hiç tanımadığım bir adamla mecbur bırakıldığım için evlenecektim.
Biraz daha bakındıktan sonra ayakta kalmaktan yorulup kahvelerini içen annemlerin yanına oturduğumda annem aniden ayağa kalktı.
Onun gözlerinin olduğu tarafa baktığım da ise biri yaşça annemden büyük duran, ikisi genç üç kadının mağazaya girdiğini gördüm. Annemle halam gelen kadınlarla selamlaşıp konuşurlarken ben olduğum yerde durmuş yalnızca onlara bakmıştım.
Ben onlara bakarken yaşlı ama oldukça hoş duran kadın yeşil gözlerini bana dikince istemsiz nefesimi tutum. Bakışlarındaki merak ve ilgi oldukça yoğun bir şekilde belli oluyordu ve o da bunu gizleme gereği duymuyor gibiydi.
Annemde onun ardından arkasını dönmüş kaş göz işareti yaparak elini öpmemi söylemişti. Aslında öyle bir şey yapmayacak olsamda yeni bir hadise doğmaması için ayağa kalkıp önüne gittim.
Bana doğru uzattığı koca taşlı bir yüzüğün takılı olduğu elini tutup öptüm, ardındansa, "Hoşgeldiniz." deyip bir adım geri çekildim.
"Hoşbulduk gelin hanım, ben Zana Şahmaran. Bunlarda benim kızlarım Havinle, Rojda." demişti yumuşatmaya çalıştığı belli olan otoriter sesiyle.
Kızlarlada el sıkışıp zoraki tebessüm etmiştim, onlar oldukça samimi davransalarda ben öyle yapamamıştım. İstesemde olmuyordu, onların mutluluğu benim bir ömür gözyaşıma bedel olmuştu çünkü.
Annemler hep birlikte oturmuş ve bana da beğendiğim elbiseleri denememi söylemişti. Sabrımın son demlerine gelirken saygısızlık yapmak istemediğim için bir şey demeden elbiselerin bırakıldığı kabine girmiştim yalnızca.
Önce siyah olanı biraz zorlansam da giyip arkamdaki aynaya döndüm, eminimki annem beni görünce kızarıp bozaracaktı. Bunu ona karşı kasıtlı yaptığımı düşünecekti, ki zaten öyleydi.
Gelin olacak kız siyah giyer miydi hiç, siyah düğünün, mutluluğun değil, yasın, gözyaşının simgesiydi.
Küçük ve bunaltıcı olan kabinden yavaş ve temkinli adımlarla çıkıp önlerine kadar gittiğimde "Maşallah." demişti yeşil gözlerindeki beğeni dolu ifadesiyle Zana hanım.
Ben tepki gösterir diye beklerken o beğenmiş gibi duruyordu ve bu kadın benim tahmin ettiğim gibi ya da beklediğim gibide değildi. Annemse tahmin ettiğim gibi gözlerini belerterek sinirle bakıyordu.
Halamsa annemin aksine o düşük çenesini yine tutamamış ve, "Kız bu ne, gelin olacak kız siyah giyer mi hiç." demişti şaşkın ifadesiyle. Ben onun bu kendini bilmez tavrına sinirlenip ağzımı açıp konuşacakken Zana hanım benden önce davranmıştı.
"Arjin kızım ne istiyorsa, nasıl istiyorsa öyle olsun." demişti Hüsna halama bakarak.
Annemde benden çektiği gözleriyle Zana hanıma mahcupça gülümserken halam susmuş bir şey dememişti o sözlerin üzerine.
Adının Havin olduğunu yeni öğrendiğim kız, "Maşallah çok yakıştı gerçekten." dedi neşeyle gülümseyerek. Çok istemesemde onada hafif tebessüm ederek kabindeki diğer elbiseleri denemeye gittim.
Seçtiğim beş elbiseyi bir bir denedikten sonra annemin zoruyla zümrüt yeşili olanı seçmiş ve satın almıştık. Hep birlikte mağazadan çıkmış ve caddede yürüyorduk. Zana hanım nişan hediyeleri alınacağını söylediği için ise çarşının ara sokaklarında bulunan mağazalara doğru yol almıştık.
Geçtiğimiz yolda bize bakan insanlar birbirleriyle konuşup bir şeyler söylüyorlardı, seslerini duymasakta ne konuştuklarını hepimiz tahmin edebiliyorduk.
Kimi belki acıdığını söylüyordu, kimi de talih kuşunun bana konduğunu. Hangisi olduğunun bir önemi yoktu, iki ihtimalde beni sinirlendirmeye yeterdi.
Başımı yere eğip yürümeye devam ederken çalan telefonun zil sesi yankılanmıştı aramızda. Birkaç saniye sonra Rojdanın sesini duymuştum. "Buyur abi." diyen Rojda yürürken konuşmaya devam ediyor annemde dahil herkes ona bakıyordu ara ara.
"Tamam abi söylerim, tamam." dedikten sonra kapatmış ve annesine eğilerek, "Beş dakikaya geliyormuş ana." demişti.
Geliyor muydu? Buraya, bizim yanımıza mı?
Kalbim ona olan öfkeden olsa gerek hızlı çarpıp sıkışmaya başlamıştı, bacaklarım kasılmış olduğum yerde kalakalmıştım. Aldığım nefes içime tıkanmış çıkmak için birbirine kenetlenen dudaklarımla savaş veriyordu.
Durmamla beni fark eden annem yaklaşıp ne olduğunu sorunca yalan söyleyip, "Güneş çarptı herhalde, şu cafede oturalım mı anne biraz. Dinlensem iyi olacak." dedim.
Annemden önce bana baktıklarını yeni fark ettiğim Zana hanım konuşmuştu. "Olur tabi kızım, sen iyi olda." diyen Zana hanımın onayından sonra Cumhuriyet caddesinde küçük bir cafeye geçmiş oturmuştuk.
Onlar yanımıza gelip menü veren garsona içecek bir şeyler söylerken bense lavaboya gideceğimi söyleyip masadan kalkmıştım.
Kapısından girdiğim tuvaletin lavabosunun mermerine iki elimle birden dayanıp derin nefesler almaya çalıştım. Kalbimin varlığını sürdüren çarpışları yüzünden göğsüm sıkışıyor bacaklarım kasılıyordu ama nedenini bilmiyordum. Önümdeki musluğu açıp elimi ıslattıktan sonra usulca boynumda gezdirdim, bir nebze olsun iyi gelmişti.
Henüz çıkmaya hazır hissetmediğim için biraz oyalanıp yavaş adımlarla kapıdan çıktım. Kapının önünde durup annemlerin oturduğu masaya baktığımda ise geniş sırtı bana dönük oturan adamı gördüm.
Üstündeki takım elbisenin ceketi geniş sırtında gerilmiş, kısa saçları kömür karası gibi simsiyah duruyordu.
Az önce biraz olsun dinginleşen kalbim bu seferde onun yüzünü görmesem bile bedenini görmenin etkisiyle eskisindende beter olmuştu.
Uzun bir nefes alıp yeşil gözlerimi kapatıp birkaç saniye sakinleşmeyi dileyerek bekledim, tekrar açtığımda ise dolduğunu fark etmediğim gözümden bir yaş aktı. Yapamayacaktım, oraya gidemiyordum.
Ayaklarıma kilit vurulmuş gibiydi, oraya adımlayamıyordum. Onlar beni fark etmeden başımı iki yana sallayıp yanımda duran kapısında personelden hariç girilmez yazılı odaya girdim.
Odanın diğer tarafındaki kapıyı doğru gidip açtığımdada arka sokağa doğru açıldığını gördüm. Dışarı çıkmamla suratıma vuran sıcak havayı umursamadan koştum, ondan onunla yaşayacağım her şeyden koşarak kaçtım.
Önüne geldiğim taksi durağından tereddüt etsemde çekinmeyip bir taksiye binerek adama gideceğim yeri söyledim.
Önce ağladığım için süzmüş ama garipsesede bir şey dememiş ve sürmeye başlamıştı.
Duran taksinin tutan ücretini sormadan boynumdaki ince altın kolyeyi çıkarıp adama uzattım. "Bu ne bacım?" diyen şaşkın bakışlı adamlada, "Yanımda para yok, bu var sadece." dedim açıklamaya çalışarak. Sesli bir nefes alıp kaşlarını çatmış ve itiraz edecek gibi görünce kolyeyi yanına bırakıp indim arabadan.
Güneşin ısıttığı tozlu yoldan yukarı doğru koşarak tepeye ulaştım. Orda yalnız varlığıyla tüm tepeye hakim olan ağacın gölgesine ulaşınca önümde duran dağ manzarasına baktım.
Burası bizimdi, Fermanla benim... Burada buluşur burada hasret giderirdik, birbirimize olan sevdamızı bir tek burada dillendirirdik birbirimize.
Gönlümüze düşen sevda ateşini burada harlar yalnızca burada yanardık o ateşte özgürce.
Yanımda duran koca ağacın yaralı gövdesine yaklaştım. İsmimizin baş harflerinin kazılı olduğu yere elimi koydum, eski günleri hatırlar oldum biran. İşte o an kalbim bir darbe aldı yeniden, nefesim kesildi, bedenim titredi.
Gözlerim tükenmekte olan yaşlarını bir bir salıverdi pınarlarından. Yüreğim içine düşen koru alevlendirdi, yakıp kavurdu yine kendini ve beni.
Daha fazla bakmaya dayanamadığım harflerden çektim hızla gözlerimide, ellerimide. Sırtımı yasladım ona sonra usulca çöktüm dibine, dizlerimi kendime çekip kollarımı sardım kendime.
Ağladım, canım çıkarcasına, hıçkırıklarımdan nefesim kesilircesine ağladım. Kararmaya yüz tutan göğe baka baka zehir zemberek ettikleri hayatıma ağladım. İçime saldıkları vebanın verdiği acıyla ağladım.
Bana ağladım, Fermana ağladım, hayallerime, hiçe sayılan gönlüme, olmayan kurtuluşuma.
Tepeden soğuk soğuk esen rüzgar yüreğime uğramadan ıslanan tenimi yalayıp geçiyordu.
Ellerimle yaslandığım ağacın gövdesinden destek alıp sendeleyerek ayağa kalktım. Sarsak ve küçük adımlarla karşımda duran ucu uçurum olan kenara yürüdüm, önce derin bir nefes çektim sonra o nefesi içimde hapsettim.
Kolarımı iki yana açıp kararan tektük yıldızların olduğu göğe başımı kaldırdım.
Esen tatlı rüzgar içime işliyor, ilaç gibi geliyordu sanki. Tuttuğum nefesi verip yenisini doldurdum içime, ama bu sefer önceki gibi sessizce bırakmadım onu.
"Allahım! Al bu aciz kulunun da canını, al ki bitsin bu ıstırap!" dedim ucu bucağı olmayan tepede yankı yapan sesimle.
İçimden bir yakarışla çıkan nefesimin ardından bir gözyaşı damlası düştü önünde durduğum uçurumdan. Sonra ürkek ama kararlı bir adım daha attım, düşecek gibi oldum ama düşmedim.
Ölüm; bulduğum tek kaçış yoluydu...
Ölüm; acıma son verecek olan kurtarıcımdı...
Belki korkakça bir tercih olacaktı onların gözünde, ama benim için öyle değildi.
Benim için, çaresiz olmamın sebebiyet verdiği bir tercih olacaktı. Onların içine soktuğu çaresizliğin.
Tek bir adım kalmıştı, ölümle aramda duran yalnızca atacağım ufacık bir adımdı.
Ve ben o adımıda atmıştım...
Acımın, gözyaşımın, aldığım nefesin son olacağını bilerek attım o adımı. Kabullenerek, başka çaremin olmadığını bilerek, ama içten içe üzülerek attım. Yaşayamadan gittiğim onca hayale ve mutluluğuma üzülerek.
Öne doğru düşer gibi olan iradesini bıraktığım bedenim düşüp savrulmak yerine nasıl olduğunu bilmediğim belimi saran kalın kollar tarafından kucaklanıp hızla geri çekilmişti geriye.
Attığım keskin çığlık uçurumda yankılanıp kaybolurken usulca yere bırakılmıştım fakat ayrılmamıştı o kollar bendenimden. Belimde gevşeyen kolların içinde arkama doğru dönüp beni azrailin esaretinden alanın kim olduğuna baktım şaşkınca.
Karşımda zifiri karanlık gözlerindeki öfke ile bana bakan adam çatılan kaşları ile haddinden fazla ürkütücü duruyordu.
Kim olduğundan bir haber çatılan kaşlarımın kıstığı yeşillerimdeki şokla, "Sen kimsin?" dedim fısıltı gibi çıkan sesime engel olamayıp.
O ise bariton gibi sert ve tok sesiyle kirli sakalının çevrelediği ince dudaklarını usulca aralayıp "Şahmaran... Afran Şahmaran." Dedi gözlerimim içine bakarak.
Bölüm Sonu...
Instagram:silannbartu
TT:silanbartu
Watty:silanbartu