İçeriğe geç

YAŞAM ATEŞİ (Töre)

Bölüm 2 · 14 dk okuma

YAŞAM ATEŞİ (Töre)

Bölüm 2

2.BÖLÜM

Siz hiç ihanete uğradınız mı?

İhanet neydi bilir misiniz, ya da kandırılmak hatta aldatılmak?

Ben kaderin bana yaşatacağı en büyük acıyı yaşıyordum şuan, ya da hayatın ayaklarıma taktığı en büyük çelmeye kurban gidiyordum.

Biri sevdiğim, 4 yıldır gözlerinin içine baka baka sevdiğimi söylediğim sevgilim. Bir diğeri ablam, canım, kanım, 22 yıldır aynı çatı altında yaşadığım insan.

Ben kimdim peki?

Onların ihanetinin kurbanı, Onların iğrençliğinin şahidi.

Dolan gözlerim karşımdaki görüntüye daha fazla katlanamayarak sıkıca kapandı hızla. O sırada göz pınarlarımda akmamak için direnen gözyaşı damlalarımsa bir bir firar edip süzüldüler yanaklarımdan.

Kısa bir süre sonra tekrar açıldı yeşillerim, bu seferse Fermanın Dilhunu itişine tanık oldular, ardındansa bana dönen iki çift kahve göze.

"Arjin?"

Fısıltıdan farksız çıkan şaşkınlık dolu sesini işitmeyi kabul etmedi kulaklarım. Benim adımı telaffuz eden o lanetli dudaklarına ilk defa yakışmamıştı ismim.

Duyduğumda beni mum gibi eriten o sert sesi bile vasıfsız gelmiş, hiçbir şey hissettirmemişti ilk defa. Çatılan kaşlarımın altında kısılan yeşillerim az önce lanetlenen dudaklarına kaydı.

Benim öpmeye korktuğum o dudakları başka bir kadın öpmüştü, ablam öpmüştü. Korka korkada olsa her zerresine göz değdirdim ve hissettiğim tek bir şey vardı, tiksinti...

Diğer yanıma baktım bu sefer, ona, ablam olacak kadına. Onun dudaklarına baktım, ve gördüm, kenarına yerleştirdiği sinsi sırıtışı gördüm. Gözlerine baktım ve orda kendine büyük bir yer edinen sebepsiz kini gördüm.

"Arjin... Hiçbir şey gördüğün gibi değil güzelim, yemin ederim." derken sanki küçük bir bebekle konuşuyor gibiydi. Korkutmaktan, incitmekten çekiniyormuş gibi naifti o sert sesi.

"Neymiş göründüğü gibi olmayan Ferman? Her şey gayette göründüğü gibi, sen çekmedin mi beni buraya, sen öpmedin mi beni?" diyen Dilhunun zerre pişmanlık ya da utanma olmayan o iğrenç sesi kulaklarımdan girip zihnimde yankı yapmıştı resmen.

O mu öpmüştü gerçekten?

Bilmek istemiyordum, o ya da değil bu sorunun cevabını bilmeyi yüreğim kaldırmazdı artık. "Lan sen ne diyorsun! Sen geldin, sen öptün lan beni!" deyip dişlerinin arasından sessizce bağırdığında beni unutmuş birbirleriyle hesaplaşır olmuşlardı. Bense dökülmekten tükenmeyen gözyaşlarımla onları izlemekten başka bir şey yapamamıştım.

Dilim lâl, bedenim felç olmuş gibiydi. "Ne, ne oldu da söylediklerinden döndün bir anda Ferman ağa. Hani seviyordun beni hani istiyordun, Arjin gördü diye mi bu haller?"

"Dilhun! Seni öldürürüm, senin o dilini keserim!" derken parmağını Dilhunun artık bakarken tiksindiğim yüzüne karşı salladı.

"Yalan söylüyor Arjin, sen gelmeden önce ne sözler etti bana bir bilsen. Seviyorumlar, istiyorumlar daha neler neler."

"Lan ben senin-"

"Yeter!" Sesim sert ama bir o kadar da sessiz çıkmıştı, gücüm anca buna yetmişti çünkü. İkiside bana dönmüş ve birbirleriyle olan tartışmalarına son vermişlerdi.

"İkinizde yoksunuz artık benim için. Ne senin gibi bir ablam var, ne de senin gibi sevdiğim. Allah ikinizinde belasını versin." Sonlara doğru kısılan sesim tükenmeye başlayan benliğimin kanıtı gibiydi. Alt dudağım titremiş çıkan varla yok arası nefesim pare pare tükenmişti içimde.

Bakmaya kıyamadığım adama beddua etmiştim ben az önce, yoksun artık benim için demiştim, var mıydı bundan daha acısı?

"Yapma güzelim, yapma zümrüt gözlüm, bu yılanın sözlerine inanma." Yüzüme uzanan elleri geriye attığım adımımla beraber boşluğa düştü.

Başımı iki yana sallayarak, "Ben ne ona ne de yalanlarına inanmadım. Ben gözümün gördüğüne inandım, ve sen artık o gözlerde bir hiçsin Ferman Zeroğlu..." dedim tiksindiğimi belli eden yüz ifademle.

İçimi paramparça eden sözlerimden sonra daha fazla dayanamayıp arkamı dönüp gitmiştim.

Ardımda kalanların ne yaptığını ya da ne halde olduğunu düşünmeden, önemsemeden girdim kapısını açtığım odama. Kapının kapanmasıyla dibine çöktü halsiz ve aciz durumda olan bedenim. Gözlerimse aka aka tükenmeyen gözyaşlarımla eşlik etti acıma.

Ama en çok kalbimdi acıyan, en çok oydu kor gibi yanan. En çok oydu ihanete uğrayan, bir tek oydu paramparça olan...

Ne olacaktı şimdi?

Nasıl yaşayacaktım, nasıl nefes alacaktım? Onu görsem nasıl bakacaktım gözlerine, ya da nasıl konuşacaktım görmek bile istemediğim adama?

Ya Dilhun?

Onu her gün görmeye nasıl dayanacak, nasıl katlanacaktım? Aynı çatının altında uyuyup aynı sofraya nasıl oturacaktım?

Onları her gördüğümde bugün gelecekti aklıma, az öncesi gelecekti gözlerimin önüne ve az önce hissettiğim yıkımı hissedecekti kalbim yeniden. Buna dayanabilir miydim, asla... Katlanabilir miydim, asla... Kabul edebilir miydim, asla...

Kaç saat orada öyle oturup ağladım bilmiyorum, ama artık gözlerim yanıyor, çıkan hıçkırıklarımdan boğazım ağrıyordu.

Başıma saplanan keksin acı ise cabasıydı.

Yerden ellerimle destek alıp ayaklandım ve sarsak adımlarımla ulaştığım yatağa bıraktım kendimi. Tavana dikilen gözlerim ise son kez kapadım o an, yok oldu her şey, durdu dünya ve uykuya teslim oldum. Karanlığa gömülen kanayan kalbimin dibine çekildim küçücük yaptığım bedenim ve içinde iğrenç bir görüntüyü barındıran zihnimle.

*************

"Abla, abla , abla kalk abla." Hunharca dürtülen bedenimle beraber usulca aralandı gözlerim. Kısa süreli bir yanma hissinden sonra tekrar yumduğum gözlerimi karşımda ağlayarak bana bakan Revana diktim.

Ne olduğunu anlamadığım için çatılan kaşlarımla birlikte hafif doğrulup, "Ne oluyor Revan? Ne bu hâl?" dediğimde elleriyle yüzünden süzülen gözyaşlarını sildi.

Hıçkırıkları konuşmasına engel oluyor ve kendini durduramıyordu. "Kıyamet, kıyamet kopacak abla." dedi zar zor.

"Ne kıyameti Revan? Söylesene kızım ne kıyameti?" Duyduğum sözlerin ardından yataktan sarkıttığım ayaklarımla soğuk zemine bastım. Kalmak için kendimde güç bulamayınca oturur vaziyette kalmış ve Revanın yeniden konuşmasını bekliyordum.

Biraz olsun kendine gelince derin bir nefes alıp ağladığı için titreyen dudaklarıyla konuştu nihayet tekrar.

"Rojhat abim... Delal Şahmaranı kaçırmış."

Biten cümlesinin ardından yeniden hıçkırmış ve elleriyle yüzünü kapatıp ağlamaya devam etmişti.

"Nasıl? Emin misin Revan, kim dedi nerden duydun?" dedim korkuyla. Sesime kadar yansıyan telaşım ile sorduğum soruya bir cevap alamamıştım çünkü Revan hâlâ deli gibi ağlıyordu durmadan karşımda.

"Revan, kendine gel! Söyle şimdi nereden duydun?" yükselttiğim sesimle birlikte ayağa kalkıp kollarından tutarak sarsmıştım onu. Başka türlü konuşacağı yoktu çünkü.

Akan gözyaşlarının arasından, "Amcam geldi, o söyledi. Yalnız bu değil abla, çok daha kötüsü var." dedi. Son verdiği sözleri ile zaten çatılmış olan kaşlarım sanki mümkünmüş gibi daha da çatıldı hızlıca.

Daha kötüsü de var diyordu, zaten en kötüsü buydu. Abim kendinide Delalide yakmıştı, kendi sonlarını kendi elleriyle getirmişlerdi, bundan kötüsü ne olabilirdi?

"Konuşsana Revan, delirtme beni." Yeniden sarstığımda kendine gelip kahve gözlerini yeşillerime kaldırdı, ve ardından asıl kıyamete sebep olacak olanı söyledi ağlamaya devam ederken.

"Kaçarken peşine düşen Afran Şahmaranıda vurmuş."

"Ne?"

"Vurmuş abla, Şahmaranların ağasını vurmuş." dedi yeniden.

O da inanamıyordu, ya da hâlâ inanmak istemiyordu benim gibi. Ağabeyim hayatını bitirmişti, ama yalnız kendinin değil hepimizin hayatını bitirmişti.

Şahmaranlardan kız kaçırmış, bir de üstüne gaddarlığıyla tüm Van'a ün salan ağalarını, Afran Şahmaran'I vurmuştu.

Yaşatmazlardı, ne abimi ne Delali ne de Afran ağa ölürse bizim soyumuzu. Kan davası başlayacaktı, iki büyük aşiret birbirinin kanını dökecek ortalık kan gölü olacaktı. Ve bunun sebebi ise aşklarına karşı çıkılan ağabeyim ve Delaldi.

"Babamlar nerede, ağabeyim nerede bir haber var mı?" dedim telaşla. Umarım yoktur, eğer varsa eğer onları buldularsa dayanamazdım.

Ağabeyimin ölümünü ne ben ne de bizden biri kaldıramazdı, özellikle ise babam ve annem. Tek erkek evladıydı ağabeyim onların, tek ağasıydı abim bu aşiretin.

"Yok, ağabeyimlerden hiçbir haber yok. Babamlar gitti, anam aşağıda kendini parçalıyor. Ne olacak abla, öldürecekler mi Rojhat ağabeyimi?" Korkunun esir aldığı sesi bir küçük çocuk gibi çıkmıştı.

"Olmaz öyle şey birtanem, korkma onlar aşiretse bizde aşiretiz, onlar güçlüyse bizde güçlüyüz." dedim onu kollarımın arasına alarak.

O ne kadar sakinleşirdi bilmiyorum ama ben ondan daha çok korkuyordum, çünkü neler olacağını çok iyi biliyordum.

Törenin yazılı olmayan en büyük kuralıydı bu, kaçan kız her zaman öldürülür, kaçtığı kişiyle beraber. Bu yetmezmiş gibi birde Afran ağa vardı, işte koparsa kıyamet ondan kopardı.

İki aşirette birbirine acımaz, kan gövdeyi götürürdü. Dirhemler de, Şahmaranlar da kadın, çoluk çocuk demeden bir kan davası güderdi birbirine. Kimse birbirine merhamet etmez davalarının gerektirdiğini yapardı.

"Değil mi, bizde güçlüyüz kimse dokunamaz ağabeyime." Kendince inandırmaya çalışıyordu Revanda kendini. Başka ne yapabilirdik ki, bizim elimizden ne gelirdi?

Başlatacak olanda, son verecek olanda erkeklerimizdi, biz yalnızca dua eder ve beklerdik yapılacak olanları.

"Hadi sen in aşağı bende üzerimi değiştirip geliyorum."

"Tamam." Artık iyice kısılan sesi bile çıkmaz olmuştu. Dün geceden beri akıttığım gözyaşlarım sanki bu anı bekliyorlarmış gibi yeniden döküldüler gözlerimden sicim sicim damlayarak.

Ah abim, ne yaptın sen? Nasıl göze aldın bunca şeyi?

Kendimi toparlayıp üzerime giydiğim lacivert bilekten elbisemin ardından yüzümü yıkayıp akan makyajımın kalıntılarını temizledim.

Komodinin üzerinden aldığım telefonumun ardından odadan çıkıp merdiven basamaklarını hızla inip ağıt yakan annemin sesinin geldiği salona girdim.

Annemim bileklerine kolonya süren Dilhunu görmemle olduğum yerde dikilip kalakaldım. Zihnime düşen dün akşamın görüntüleri ile duran gözyaşlarım yeniden tazelendi.

O da ağlayan annemi sakinleştirmeye çalışıyor, annemse dizlerine vurup ağıt yakarak dövünüp duruyordu. Kendime onunla tartışmanın zamanı olmadığını telkinleyip annemin yanına giderek dizinin dibine çöktüm yıkılırcasına.

"Annem... Yeter vurma artık vurma." Hızlanan gözyaşlarım içimde büyüyen yangının dışa vurulma şekliydi adeta. "Arjin, Arjin. Öldürecekler, oğlumu, evladımı öldürecekler Arjin."

Dibine çöktüğüm için dizlerine vurmamış bu sefer göğsüne indirmişti yumruk yaptığı elinin darbelerini. Annemin hali, sözleri, durumun kabullenmek istemediğim vehametinin en açık şekliydi aslında.

Annemin yanına gelen akrabamızdan olan kadınlarda dahil herkes ağlıyordu sessizce etrafımızda. Çünkü hepsi olacakları biliyor ama ellerinden hiçbir şey gelmiyordu.

Saatlerce o salonda gireni çıkanı bitmeyen o odada annemin dizinde ağladım.

Onun bitmek bilmeyen ağıtlarına sessizce ağlayarak eşlik ettim, kendi acıma bu acıyıda ekleyip kavrulan yüreğimle yandım orada. Nasıl bir çıkmazdı bu böyle?Hangi birini düşünecek hangi birine ağlayacaktım? Hangi yangını söndürecek hangi acıyı dindirecektim?

Ben düştüğüm bu acı dolu kuyudan nasıl kurtulacaktım şimdi?

Karanlık çökmüş artık annemin bile sesi kesilmişti, oturduğum yerden kalkıp yanına oturduğumda başını yasladığı yerden alıp, kor düşen kalbimin üstüne koydum. Ellerimide yemeninin düştüğü saçlarına koyup usulca iyi gelmek amacıyla okşadım.

Bir annenin çocuğuna yaptığı gibi, fakat bizim onlardan bir farkımız vardı. Göğüs benim, okşanan saç ise annemindi. Canımız yanıyordu, hepimizin içine bir kor düşmüş ve biz o koru söküp atamıyorduk içimizden.

"Arjin... Oğlum gitti Arjin oğlum gitti. Kıyacaklar, evladıma kıyacaklar kızım, ağabeyine kıyacaklar." Dinmiyordu ne onun sözleri ne de benim gözyaşlarım. Allah'ım bu nasıl bir sınavdır, bu nasıl bir acıdır? Biz nasıl bu çıkmaza düştük böyle?

"Ana! Ana! Ana babam geldi!" Avludan bağıran Dilhunun sesiyle doğrulan annem bana baktı kan toplamış yeşilleriyle. Bir şey dememi bekliyordu, gelmedi anne, ölüm haberi gelmedi, dememi bekliyordu.

Diyemedim, diyemezdim çünkü, ikimizde biliyorduk o haberin elbet geleceğini. Bir gün asıl yasın bu evi bulacağını zaten biliyorduk. Başımı iki yana salladıktan sonra ayağa kalkıp annemin koluna girerek onuda kaldırdım güç bela. Kalkamıyordu, gücü olmadığından ya da o haberi duymak için gitmek istemediğinden.

Dışarı gitmek için adımlayacakken salonun kapısında beliren babam ve amcamla olduğumuz yerde durup kaldık kolkola çaresizce, hareket dahi edemedik.

Annem babama baktı, yalvarır gibiydi bakışları. Evladının ölüm haberini duymak istemediğini gözleriyle anlatıyordu sanki babama.

Babam da istemiyordu, ne konuşmak ne de annemin gözlerindeki bakışlara maruz kalmak istemiyordu. "Bulmuşlar." dedi babam acı çeker gibi.

Annem yıkıldı, bende onunla beraber yıkıldım.

"Oğlum!"

Dinginleşen ağıtlarının yerini tüm konağı inleten çığlıkları doldurmuştu annemin. Saçlarını çekiştirip yolmaya başlamış yere vura vura bağırıyordu tüm gücüyle.

"Oğlum! Oğluma kıydılar! Evladımı aldılar benden, evladımı aldılar!"

Ellerini tutup durması için yalvarıyordum, ama benim bile gücüm yetmiyordu. İçindeki acının büyüklüğü buna engel oluyordu. Annemin halini gören babam hızla yanımıza gelip annemi kollarının arasına alıp göğsüne yasladı yüzünü sıkıca dursun diye. Ben akan yaşalrımla geriye çekilirken gözlerimi diktim önümdeki iki insana.

"Bırak! Bırak Mehmet ağa bırak! Koruyamadın oğlumu, koruyamadın!" Babamın kollarından kurtulamaya çalışıyordu annem ama başaramıyordu. Yere vurduğu yumruklarını ise bu sefer yüzünün yaslı olduğu babamın göğsüne indiriyordu.

"Ölmedi! Ölmedi Rojhat ölmedi!" diyen babamın bağırışıyla durmuş yere dikilmişti annemin gözleri. Sonra yerdeki gözlerini kaldırmış, korkarak babamınkilere kenetlemişti ama konuşmamıştı.

Devam etmesini bekliyordu, abimin hâlâ nefes aldığını söylemesini istiyordu yeniden, babamda anlamış olacak ki devam etti yarım bıraktığı sözlerine.

"Bulmuşlar ama öldürmemişler, alıp götürmüşler. Afran Şahmaranı bekleyeceklermiş, eğer ölürse ikisinide öldürüp kan davasını başlatacaklar." dedikten sonra susmuştu.

Ama bir ihtimal daha vardı ve onu söylememişti, dayanamamış bu sefer ben sormuştum.

"Ölmezse?"

"Ölmezse uyanmasını bekleyecek, ikisinide Afran ağanın önüne atacaklarmış." dedi umutsuzca. Bir umudu yoktu çünkü Afran ağanında yapacağı şey belliydi, namus meselesiydi.

Eğer Afran ağa ölürse, öldürüleceklerdi ve onlarla beraber bir kan davası başlayacaktı, sonsuza dek sürecek bir dava. Ama eğer ölmezse o ceza kesecekti ağabeyimlere, büyük ihtimalle ölüm emri verecekti o da.

Yine de karar onundu, Şahmaranlar cezayı ağalarının sözüyle keseceklerdi, belki bildiğimiz hükmü o da onaylayacaktı ama bekleyeceklerdi yinede. Umarım uyanırdı, küçükte olsa bir ihtimal vardı, belki kardeşine bacısına kıyamazdı ve affederdi. Belki düşmanlığı kana dökmez, yeminde bırakırdı.

Babam ve yengem bitkin durumda olan annemi odasına götürmüş bense odamın balkonuna çıkmış önümde gitgide aydınlanan gökyüzüne bakıyordum.

Kimsenin gözüne uyku girmemişti bu gece, haram kılınmıştı bu konağa uyku bu kara gecede. Gözyaşıyla yıkanmıştı Dirhemlerin konağı, çığlıklara boğulmuş, ağıtlara şahit olmuştu saatlerce.

Dalan gözlerimi kısıp elimde titreyen telefona baktım ve yine onun ismini gördüm.

Ferman...

İki gündür arayıp mesaj atıyordu, bense daha bir saat önce görmüştüm hepsini.

Telefona bakmak aklıma bile gelmemişti, dün gece malum sebepten arayıp durmuştu ama bugün büyük ihtimalle tüm Van'a yayılan haberi o da duymuştu ve onun için arıyordu. Fakat açmayacaktım, açamazdım, onun sesini duymaya dahi tahammülüm yoktu.

**************

Birbirini takip eden ölü sessizliğinde geçirdiğimiz iki günün ardından haber gelmişti.

Uyanmıştı...

Afran Şahmaran uyanmıştı ve tüm Van'a duyurulmuştu.

Hüzünlü ve acılı bekleyişimiz son bulacaktı, Afran ağa abimlerin hükmünü verecekti ve işte asıl o zaman acının en büyüğünü yaşayacaktık belki de. Babam ve amcamlar hepsi yapılacak olan aşiret toplantısına gitmişlerken biz kadınlar ise avluda gelecek olan hüküm kararını bekliyorduk.

Annemin hali haraptı, Revan günlerdir bir şey yemiyor içmiyor odasından dışarı çıkmıyordu. Dilhun annemin dibinde gezip durduğu için bu yüzden annemle ben ilgilenemiyordum.

Bense aynıydım, içimdeki yangınların ateşiyle yanıp kül oluyordum ama sesimi bile çıkaramıyordum. Yanıyorum anne, yanıp kül oluyorum, bacım dediğim sevdiğime göz değdirmiş sevdiğim dediğim bacıma el değdirmiş diyemiyordum.

Gelenin gidenin haddi hesabı yoktu, aşiretin tüm erkekleri konvoy halinde gitmişlerdi. Kadınlarımız ise konağın dört bir yanındaydı, kimi annemi teselli ediyor kimi gelmiş olmak için gelmiş oturuyordu.

Köyden dönen konak çalışanları herkese hizmet ediyor ortalıkta dört dönüyorlardı. Elindeki tepsiyle bana doğru gelen Nesibe abla, "Arjin kızım kaç gündür ağzına tek lokma sokmadın, gözünü seveyim bari şundan ye bir tane." dedi hüzün dolu sesiyle.

"Sağol ablam ama hiç iştahım yok." dediğimde yüzümden akan yorgunluğu görünce fazla diretmedi. Önümden geçip giderken karşımda gözlerini bana dikmiş bakan Dilhunla gözgöze geldim.

Gurursuz gibi hiç utanmadan sanki her şey eski halinde devam ediyormuş gibi davranıyordu. Hata bendeydi ki kardeşinin sevdiğine göz koyandan utanma bekliyordum. Oysa onda utanmanın zerresi bile yoktu.

Onu görmeye daha fazla tahammül edemeyip başımı konak kapısına çevirdim, kötü haber tez gelirdi ama hâlâ ne iyi ne de kötü bir haber gelmemişti. Aşiret büyükleri ne yapar ne derdi bilemiyordum, çünkü söz konusu Afran ağaydı.

Namus meselesine takık, gaddar Afran Şahmaran, biz onu böyle bilirdik. Tüm van onu böyle bilir, böyle tanırdı, onu bir kez olsun görmemiş olmama rağmen saldığı namı bile korkmama ve endişelenmeme yetiyordu. Uğruna gaddar denilmiş bu adam acımak nedir, merhamet nedir bilir miydi ki?

Büyükler bir çıkar yol bulsada o kabul eder miydi bilemiyordum, namusunu canı bilen bir adam böyle bir şeyi sineye çeker miydi?

"Arjin."

Gözlerimi daldığı yerden çekip ismimi seslenen arkadaşıma döndüm. Günlerdir dibimdeydi bir an olsun yalnız bırakmıyordu, kan bağımız olanın yapmadığı kardeşliği yapıyordu bana resmen.

"Canım, gel biraz oturalım mı içerde, çok yorgunsun dinlen biraz olmaz mı?" Omzuma koyduğu eliyle dostane şekilde konuşmuştu.

"Olmaz Sevda, o haber gelmeden dinlenmek bana haram." dedim onu reddederek. Abisinin yaptığı şeyi ona anlatmamıştım, aramızın bozuk olduğunu biliyor ama yine her zamanki şeylerden ötürü diye düşünüyordu zannımca.

Fermanı tamamen sildiğimi bilmiyordu ve açıkçası bende anlatmaya niyetli değildim. Hatırlamak bile canımı yakarken dile getirmek işkence gibi olurdu benim için.

O sırada içime çektiğim derin bir nefesin ardından konağın dışarısından sesler gelmiş araba ve korna sesleri birkaç saniye duyularak ardından tüm sesler kesilmişti.

Açılan büyük konak kapısından içeri giren babamla birlikte herkes ayağa kalkmış annemse hızla yanına gitmişti.

"Konuşsana Mehmet ağa, ne oldu. Ne hükmü verdiler desene." Umut ediyordu annem, ağabeyimin hâlâ nefes alıyor olmasını umut ediyordu.

Gözlerini annemin yeşil gözlerine dikmiş, derin bir nefes alıp verilen hükmü açıklamıştı babam herkesin içinde. "Hükmü verdiler, berdel olacak." dediğinde annem ellerini göğe kaldırmış şükür duası haykırmıştı.

Kurtulmuştu, ağabeyim ölmeyecekti hatta sevdiği kadınla evlenecek bu konakta yaşayacaklardı. Peki ya kim kurban edilmişti, ağabeyim ve Delalin cezasını kime kesmişlerdi? Hangimiz Şahmaranlara gelin gidecektik?

Annemin yanına giden Dilhun içimden geçen o soruyu sordu babama. "Kimi berdele verdiniz baba, beni mi?" Yüzündeki korku ve endişeyi buradan bile görebiliyordum.

İstemediği tanımadığı bir adamla evlenmek herkes için korkunç olurdu. Fakat onun korkusunun sebebi bu değildi, fermandı. O bu evin büyük kızıydı ve burada adet buydu. Verildiyse berdel kararı evin büyük ve bekar olan kızı gelin edilirdi. Yüzündeki korkuda bu yüzden bu kadar belliydi zaten.

Başını hafifçe iki yana doğru sallarken, "Seni değil, Arjini istedi." dedi babam gözleri yeniden beni bulduğunda. Ve kulağım uğuldar oldu o sözlerden sonra.

İşte yıkım buydu, işte yangın buydu, bundan daha kötüsü ne olur derken bunu ben bile beklemiyordum oysa. Kurban edilen ben olmuşum, gözden çıkarılan benmişim, ağabeyimin hatasının cezasını bana kesmişler meğer.

"Zeran Şahmaranın oğluyla evlenecek." diyen babamın yanındaki annem arkasına dönüp bana baktı ıslak gözleriyle.

Abime ağlamaktan kan toplayan gözleri şimdi bana ağlar olmuştu, o da görmüştü, işte şimdi bende ki yangını annemde görmüştü.

"Hangi oğluyla, Bawer ağayla mı?" diyen Dilhunla annemde bende babama bakmıştık yeniden. Evliydi o, evli.

Dilhundan çektiği bakışları ile bana döndü ve, "Bawerle değil, Afran Şahmaranla. Berdeli tek bir şartla kabul etti, Arjini istedi." dedi babam gözleri gözlerimdeyken.

Bölüm Sonu....

Instagram: silannbartu

TT:silanbartu

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.