Arabanın içi deri ve pahalı tütün kokuyordu. Doğa, kapının kenarına olabildiğince büzüşmüş, ellerini kucağında birleştirmişti. Karan ise rahat bir tavırla yanında oturuyor, dışarıdaki yağmuru izliyordu.
"Yaranız... nasıl oldu?" diye sordu Doğa, sırf ortamdaki ölümcül sessizliği bozmak için. Sesi bir çocuk fısıltısı gibiydi.
Karan başını kıza çevirdi. "İyileşiyor. Dikişleri henüz aldırmadım."
Doğa şaşkınlıkla gözlüklerini düzeltti. "Ne? Bir hafta oldu! Enfeksiyon kapabilir, hemen bir uzmanın bakması lazımdı!"
"Uzmanca atılan dikişe ancak atan uzman dokunabilir," dedi Karan.
Doğa adamın ne demek istediğini anladığında yanaklarının yandığını hissetti. Başını hemen pencereye çevirdi. Karan onun bu utangaç halini izlerken içindeki sert kayaların yumuşadığını hissetti. Bu kızın yanında bir adam silah çekmeyi, kan dökmeyi unutabilirdi.
Araba Doğa’nın harap binasının önünde durdu. Doğa hemen kapı koluna sarıldı ama kapı kilitliydi.
"Beni neden takip ettiriyorsunuz?" dedi Doğa, yüzünü adama dönmeden. "Ben sakin bir hayat istiyorum. Sizin dünyanızla hiçbir ilgim olamaz."
"Benim dünyam seni seçti Doğa," dedi Karan yavaşça. Kızın yüzüne düşen bir tutam ıslak saçı geriye itmek için elini kaldırdı. Doğa refleksle gözlerini kapattı, irkildi. Karan’ın parmak uçları kızın yanağına dokunduğunda iki taraf da adeta elektrik çarpmış gibi donakaldı. Karan’ın nasırlı, sert parmakları Doğa’nın pürüzsüz cildinde gezindi.
"Benden korkuyorsun," dedi Karan, sesi ilk kez bu kadar yumuşaktı.
"Sizden... ve temsil ettiğiniz her şeyden korkuyorum," dedi Doğa, gözlerini açıp adama bakarak.
"Korkmakta haklısın. Ama yanında ben varsam, bu şehirdeki hiç kimseden korkmana gerek yok." Karan bir düğmeye bastı, kapıların kilitleri açıldı. "İn bakalım, küçük doktor. Yarın dikişleri aldırmaya odana geleceğim."