Bir hafta geçmişti. Doğa, hayatının normale döndüğüne kendini inandırmaya çalışıyordu. Gece nöbetleri devam ediyor, gündüzleri ise evinde yapayalnız tıp dergilerini okuyordu. Ancak mahallede bir şeylerin değiştiğini hissetmemek imkansızdı.
Her gün fırına giderken, yolun karşısında park etmiş siyah camlı lüks bir SUV fark ediyordu. Hastane çıkışlarında, sokağın başındaki lambanın altında duran takım elbiseli adamlar dikkatini çekiyordu. Doğa, takip edildiğini anladığında içindeki o kronik anksiyete tavan yaptı. Adımlarını hızlandırıyor, başını öne eğiyor, evinin kapısını kapatır kapatmaz pencerelerin perdelerini sıkı sıkıya kapatıyordu.
Karan ise bu süreçte kendi dünyasındaki hesaplaşmalarla meşguldü. Onu vurmaya kalkan rakip ailenin liderlerini tek tek masadan sildirmiş, yeraltı dünyasındaki otoritesini bir kez daha kanla perçinlemişti. Ancak her toplantının, her silah sesinin ardından zihni o küçük doktor odasına kaçıyordu. Zafer’in getirdiği dosyayı defalarca okumuştu:
Doğa Yılmaz. 25 yaşında. Yetimhanede büyüdü, bursla okudu. Tıp fakültesini birincilikle bitirdi. Hiç arkadaşı yok. Borcu yok. Lüks tutkusu yok. Yaşam amacı: Hayatta kalmak ve fark edilmemek.
"Fark edilmemek..." diye fısıldadı Karan kendi kendine. "Ne yazık ki artık geç, küçük doktor."
Bir salı akşamı Doğa, hastaneden çıkıp eve doğru yürürken yağmur yeniden bastırdı. Şemsiyesini açmaya çalışırken rüzgar şemsiyeyi ters çevirdi. Tam o sırada yanında siyah bir sedan yavaşladı. Arka cam ağır ağır indi.
İçeride, deri koltukta oturan Karan göründü. Üzerinde siyah bir takım elbise, beyaz gömleğinin üst düğmesi açık...
"Bin," dedi Karan. Tek bir kelime.
Doğa adımlarını durdurdu. Kalbi sanki boğazına fırlayacaktı. Su birikintisinin ortasında kala kalmıştı. "Ne... Ne istiyorsunuz benden? Polis çağırırım!"
Karan hafifçe gülümsedi. "Polis bu sokaktan geçene kadar ben seni bu şehirden silerim Doğa. Bin dedim, ıslanıyorsun."
Doğa geri adım attı. "Sizinle hiçbir yere gelmiyorum! Benden uzak durun, dikişlerinizi attım, borcumuz bitti!"
Karan arabadan indi. Boyu ve heybetiyle sokaktaki cılız lambanın ışığını tamamen kesti. Doğa’ya doğru iki adım attı. Doğa kaçmaya yeltendi ama adamın uzun bacakları aradaki mesafeyi bir saniyede kapattı. Karan, Doğa’nın bileğinden tuttu. Canını yakmıyordu ama tutuşu bir çelik kelepçe kadar sağlamdı.
"Beni dinle," dedi Karan, Doğa’nın gözlerinin içine bakarak. Sesi yağmurun sesini bastıracak kadar derindi. "Sana zarar vermeyeceğim. Ama o sokaklarda bu saatte yalnız yürümeyeceksin. Arabaya geç, seni eve ben bırakacağım."
Doğa, adamın gözlerindeki o mutlak irade karşısında felç kalmış gibiydi. Çekingen ruhu, bu baskın güç karşısında pes etmek üzereydi.