"Bu... Bu da ne demek?" diye fısıldadım kendi kendime. Parmaklarım titreyerek o lanetli vasiyetnameyi kavramıştı. Gözlerim satırlar arasında dehşetle dolaşıyor, okuduklarım zihnimde devasa bir patlama yaratıyordu.
Babam, beni bu karanlık, kanlı dünyanın tek ve mutlak varisi olarak atamıştı. Benim, yıllarca kaçmak, temizlenmek için çırpındığım o bataklık, şimdi hukuki ve kanlı bir mühürle benim omuzlarıma yüklenmişti.
Tam o sırada, arabama vuran hafif bir tıkırtıyla yerimden sıçradım. Camdan dışarı baktığımda, Kuzey'in o sakin, karanlık siluetini gördüm. Beni takip etmişti. Kaçamayacağımı, o zarfı açacağımı biliyordu.
Camı yavaşça indirdiğimde, gözlerindeki o derin ifadeyle bana baktı. "Baban, seni korumak için elinden geleni yaptı," dedi, sesi gecenin sessizliğinde yankılanıyordu. "Ama bu vasiyetname, onun son ve en çaresiz hamlesiydi. Seni bu kanlı oyunun içine çekmek istemedi, ama başka hiçbir çaresi kalmamıştı."
Öfkeyle arabadan dışarı çıktım. "Neden bana bunları anlatıyorsun? Neden peşimdesin ve bana yardım ediyorsun?" diye bağırdım, gözlerimden ateş fışkırıyordu. Onun bu yardımseverliğinin ardında yatan sır beni delirtiyordu.
Kuzey, sert rüzgarın saçlarını dağıtmasına izin vererek bir an sessiz kaldı. Gözlerinde daha önce hiç görmediğim kadar derin, çıplak bir hüzün belirdi.
"Çünkü senin güvende olmanı istiyorum, Azra," diye fısıldadı. "Çünkü..." Cümlesini tamamlayamadı. Söylemek istediği o kelime, sanki boğazında görünmez bir düğüm olmuştu.
"Çünkü ne?" diye üsteledim, göğsüne doğru bir adım atarak. "Çünkü ne, Kuzey?"
Bakışlarını kaçırdı. Çelik gibi olan yüz hatları gerilmişti. "Çünkü bu oyunun ne kadar acımasız olduğunu herkesten iyi biliyorum. Ve senin, bu ateşin içinde yanıp kül olmanı istemiyorum," dedi.
Verdiği cevap kalbime dokunsa da, zihnimdeki o keskin şüpheleri dindirmeye yetmemişti. "Bu vasiyetname..." dedim elimdeki kağıtları sallayarak. "Bunu kabul etmek, onun yerine geçmek zorunda mıyım?" Sesim, içimdeki o küçük kız çocuğunun çaresizliğiyle titriyordu.
"Hayır," dedi Kuzey, sarsılmaz bir kararlılıkla. "Bu dünyada kimse seni bir şeye zorlayamaz. Bu senin hayatın, Azra. Kendi kurallarını, kendi seçimlerini yapacaksın."
Kuzey'in bu sözleri omuzlarımdaki yükü bir anlığına hafifletse de, içimdeki savaş devam ediyordu. Ya karanlığa tamamen teslim olup bir canavara dönüşecektim ya da bu karanlığı içeriden yakıp kendi aydınlığımı yaratacaktım.
"Peki şimdi ne olacak?" diye sordum çaresizce.
Kuzey, aramızdaki o son boşluğu da kapatarak bana doğru bir adım attı. Vücut ısısı beni sarmalarken, kalbim göğüs kafesimi dövmeye başladı. Onun bu kadar yakınımda olması, içimde hem bir ürperti hem de mantığımı susturan vahşi bir arzu uyandırıyordu. Koyu renk gözleri ruhumu delip geçiyordu.
"Şimdi," dedi fısıltıyla, sıcak nefesi dudaklarıma çarpıyordu, "seçimini yapacaksın. Ya benimle çalışacaksın ve bu karanlık sırları birlikte yok edeceğiz, ya da tek başına bu girdabın içinde boğulup gideceksin."
Onun gözlerinin içine bakarken, teklifindeki o tehlikeli cazibeye kapılmamak imkansızdı. Onunla olmak, ateşe çıplak elle dokunmaktı. Ama onsuz olmak, sonsuz bir boşluktu.
Çenemi dikleştirdim. "Sana neden güveneyim?"
Dudaklarının kenarında ufak, tatmin olmuş bir gülümseme belirdi. "Bana güvenmek zorunda değilsin. Ama şunu aklından çıkarma Azra; bu karanlık dünyada sana benden başka kimse yardım edemez."
Kelimeleri zihnimde yankılandı. Amacı beni kullanmak mıydı yoksa gerçekten kurtarmak mı? Ama içimdeki o vahşi ses, her şeye rağmen onunla olmayı, ona güvenmeyi haykırıyordu.
"Tamam," dedim derin bir nefes alarak. "Seninle çalışacağım."
Kuzey'in gülümsemesi genişledi. "O zaman hemen başlayalım," dedi. "İlk adımımız, babanın kimlerle masaya oturduğunu ve o kurşunun kimden geldiğini bulmak."
"Nereden başlayacağız?"
Kuzey cebinden eski, paslı bir anahtar çıkardı. "Babanın kimsenin bilmediği gizli bir ofisi vardı. Oraya gidiyoruz."
Gecenin karanlığında arabamı orada bırakıp onun lüks aracına bindiğimde, içimi saran o tehlike hissi daha da büyüdü. Ama onun yanındayken, her şeyin üstesinden gelebilecek kadar güçlü hissediyordum.
Ankara'nın ıssız, dondurucu sokaklarında hızla ilerlerken , Kuzey'in o gizemli ve güçlü aurası beni tamamen esir almıştı. Bir süre sonra araba, şehrin epey dışında, harabeye dönmüş eski bir deponun önünde durdu. Kuzey arabadan inip kapımı açtı.
"İşte babanın o meşhur gizli ofisi," dedi.
Dışarıdan bakıldığında çürümeye yüz tutmuş bu depo, adeta cehenneme açılan bir kapı gibi duruyordu. Her köşesine tehlike ve gizem sinmişti. Kuzey anahtarla paslı kapıyı açıp beni içeri yönlendirdi. İçeri adım attığım an, gördüğüm manzara karşısında küçük dilimi yutacaktım.
Burası harabe bir depo değildi. İçi, son teknolojiyle donatılmış, devasa ekranların, gizli kasaların ve duvarları kaplayan detaylı şemaların olduğu modern bir merkeze dönüştürülmüştü.
"Burası... Burası inanılmaz," dedim, gözlerimi etraftan alamayarak.
Kuzey bilgisayar masasına doğru yürüdü. "Baban zeki bir adamdı. Avını nerede saklayacağını çok iyi biliyordu," dedi.
Hemen masaya geçip bilgisayarı incelemeye başladım. "Tam olarak ne arıyoruz?"
"Son zamanlarda yaptığı gizli anlaşmaları ve kayıt dışı görüşmeleri," diye yanıtladı Kuzey. "Bizi babanın gerçek katiline götürecek ipucu burada olmalı."
Saatler boyunca omuz omuza, nefes nefese dosyaları, şifreli mesajları ve hesap dökümlerini taradık. Zihnim yorulmaya başlamışken, şifreleme sisteminin ardında gizlenmiş bir şey buldum.
"Burada," dedim heyecanla. "Gizli bir klasör var. Görüşme kayıtları!"
Dosyayı açtığımda, Eren Ailesi'nin rakipleriyle yaptığı o kirli anlaşmalar, ihanetler ve satılmış hayatlar ekranımda belirdi. "İşte babamın sırları burada," diye fısıldadım.
Kuzey ekrana doğru eğildi. Gözleri satırların üzerinde hızla gezinirken birden donup kaldı. Kanının çekildiğini hissedebiliyordum. "Bu... Bu olamaz," diye fısıldadı dehşetle.
"Ne oldu? Ne gördün?" diye sordum panikle.
Kuzey yavaşça bana döndü. Gözlerindeki o sarsılmaz ifade yıkılmış, yerini saf bir şaşkınlık ve korkuya bırakmıştı.
"Azra..." dedi, sesi titreyerek. "Babanın ölüm emrini veren kişi... Sensin."