Saat Kulesi'nin heybetli silueti, Ankara'nın puslu ve dondurucu gecesinde gökyüzüne uzanan devasa bir hayalet gibi yükseliyordu. Arabamdan indiğimde, soğuk hava bıçak gibi yüzüme çarptı. Etrafıma keskin, tetikte bir bakış attım. Burası, çocukluğumun masumiyet içinde geçtiği o nostaljik, masalsı Ankara değildi artık. Babamın kanlı gölgesi, bu şehrin her bir taşına, her bir sokağına zehirli bir sarmaşık gibi sinmişti.
Onunla yüzleşmek zorundayım. Bu adam... Kuzey Tekin, benimle oynamaya nasıl cüret eder?
Topuklarımın Arnavut kaldırımlarında çıkardığı tok seslerle kulenin girişine doğru yürüdüm. Taş duvarlardan sızan soğukluk, içimdeki o tanımlanamaz ürpertiyi daha da artırıyordu.
Kuzey, tam da beklediğim gibi oradaydı. Kulenin loş, sarımtırak ışıklandırmasının altında, elleri ceplerinde, o sinir bozucu sakinliğiyle dikiliyordu. Üzerine kusursuzca oturan koyu renkli, özel dikim takım elbisesi, geniş omuzlarını daha da belirginleştiriyordu. Saçları gecenin rüzgarına inat dağılmamıştı ve bakışları, etrafımızı saran bu zifiri karanlıktan çok daha yoğundu.
"Geleceğini biliyordum, Azra," dedi Kuzey, sessizliği bölen o pürüzsüz, kendinden emin ve meydan okuyan sesiyle. Adımı söyleyiş biçimi bile tenimde elektriklenmeye yol açıyordu.
Ona doğru kararlı birkaç adım attım, aramızdaki mesafeyi tehlikeli bir şekilde kapattım. "Benden ne istiyorsun, Kuzey?" diye sordum, sesimi buz gibi tutmaya çalışarak. "Benimle kedi fare oyunu mu oynamaya geldin? Yoksa babamın yarım bıraktığı o kanlı işi bizzat tamamlamaya mı?"
Kuzey'in o sert yüz hatlarında hafif, tehlikeli bir gülümseme belirdi. "Oyun oynamak mı? Hayır, Azra. Ben sadece iş yaparım. Ve şu an seninle ciddiyetle konuşmamız gereken çok önemli bir iş var," dedi.
"Benim senin gibi bir mafya bozuntusuyla konuşacak hiçbir şeyim yok," diyerek arkamı dönüp gitmeye yeltendim. Onun çekimine kapılmak, uçurumdan aşağı atlamakla eşdeğerdi.
Kuzey'in sesi, bir anda şaklayan bir kırbaç gibi sertleşti ve adımlarımı çiviledi. "O kadar emin olma. Babanın bugüne kadar senden sakladığı, o mükemmel hayatının altını üstüne getirecek çok şey var. Öğrenmek istemez misin?"
Duraksadım. Omuzlarım gerildi. Yavaşça ona doğru döndüm. "Ne demek istiyorsun sen?"
Kuzey bana doğru yavaşça, bir avcı gibi yaklaştı. Aramızdaki o son mesafe de kapanırken, göğüs kafesimdeki kalbim ihanet edercesine hızlanmaya başladı. Başımı kaldırıp o dipsiz kuyuyu andıran gözlerinin içine baktım. Orada, beni içine çeken ve bir türlü çözemediğim karanlık, yoğun bir şeyler vardı.
"Babanın karanlık, kanla yıkanmış sırları var, Azra," diye fısıldadı. Sıcak nefesi yüzüme çarpıyordu. "Ve o sırlar, çok yakında seni de dibe, o girdabın içine çekecek. Sana yardım etmek istiyorum."
"Bana yardım etmek mi? Sen mi?" diyerek histerik, alaycı bir kahkaha attım. "Sen benim en büyük düşmanımsın, Kuzey. Babamın düşmanıydın, şimdi de o namluyu benim şakağıma dayadın."
"Düşmanlık, her zaman sandığın anlama gelmez, Azra," dedi Kuzey, sesi artık bir fısıltıdan farksızdı. "Bazen düşmanlık, herkesi kör edecek bir gerçeği saklamanın en mükemmel yoludur."
Kelimelerinin ağırlığı altında ezildiğimi hissettim. Kafam tamamen karışmıştı. Bu acımasız adam, neden bir anda benim koruyucu meleğim rolüne bürünmüştü?
"Ne saklıyorsun benden, Kuzey?" diye sordum, sesimdeki savunmasızlığı engelleyemeden. "Neyin peşindesin?"
Kuzey derin bir nefes aldı. Bakışları yüzümde şefkatle dolaştı. "Gerçeği," dedi en sonunda, kelimelerin üzerine basarak. "Babanın o maskesinin ardındaki gerçek yüzünü. Ve en önemlisi... senin gerçek kimliğini."
Sabrım aniden taştı. "Yeter artık!" diye bağırdım, sesim geceye karıştı. "Saçmalıyorsun. Babamın ne kadar acımasız olduğunu da, benim bu hikayedeki yerimi de çok iyi biliyorum."
Kuzey başını iki yana salladı, gözlerinde garip bir acıma vardı. "Bildiğini sandığın her şey, baştan sona koca bir yalan, Azra. Gerçek, o zeki beyninin bile kaldıramayacağı kadar karmaşık."
Elini ceketinin iç cebine attı ve kalın, mühürlü bir zarf çıkarıp bana uzattı. "Bunu al. İçindekileri yalnızken oku. Her şeyi anladığında, benimle tekrar konuşalım."
Tereddütle, sanki elimi yakacakmış gibi uzanıp zarfı aldım. Üzerindeki el yazısını gördüğümde kanım dondu. Babamın o tanıdık, keskin el yazısıyla tek bir isim yazılmıştı: "Kuzey Tekin."
"Bu da ne?" diye fısıldadım, gözlerimi zarftan ayıramayarak.
"Gerçeğin ta kendisi," diye yanıtladı Kuzey, sesi ağır bir uyarı taşıyordu. "Ama unutma Azra, bazı kapılar bir kez açıldığında, o eşikten bir daha asla geri dönülmez."
Zarfı parmaklarımın arasında sıkıca kavradım. İçindeki o lanetli belgeleri okumaya cesaretim var mıydı? Ya okuduklarım gerçekten tüm benliğimi, geçmişimi altüst ederse? Ya babamın gerçek yüzü, tahmin ettiğimden bile çok daha vahşiyse?
Başımı kaldırıp, "Neden?" diye sordum, çaresizce. "Neden bana bu gücü veriyorsun? Neden bana yardım ediyorsun?"
Kuzey omuz silkti, gözlerindeki o sert ifade anlık olarak kırıldı. "Belki de," dedi boğuk bir sesle, "seni artık bir düşman olarak görmek istemediğim içindir."
Bu sözlere inanmak için yanıp tutuşuyordum ama mantığım bana Kuzey Tekin gibi bir adamın, karşılığında bir şey almadan asla bir iyilik yapmayacağını haykırıyordu.
"Ne karşılığında?" diye sordum şüpheyle. "Bu iyiliğin bedeli ne olacak?"
Kuzey, bana doğru o son adımı da attı. Aramızdaki mesafe artık tamamen silinmiş, vücut ısısı beni sarmalamıştı. "Bedeli," dedi, sesi boğuk ve arzu doluydu. "Senin, o gerçeği öğrenmeye göstereceğin cesaretin."
Gözlerimi ondan ayıramıyordum. Bir an için bakışlarım istemsizce o kusursuz dudaklarına kaydı. Dudaklarım hafifçe aralandı. Onu öpmek, bu tehlikeli ateşe atlamak istiyordum. Kendimi durduramıyordum. Bu adam beni delirtiyordu.
Kuzey, yavaşça elini uzattı ve sıcak parmaklarıyla yanağıma dokundu. Başparmağı elmacık kemiğimi okşarken, "Korkma, Azra," diye fısıldadı. "Ben buradayım, yanındayım."
Bir saniyeliğine, sadece bir saniyeliğine onun o yıkıcı dokunuşuna teslim oldum. Gözlerimi kapattım. O an, Ankara'nın soğuğu, babamın mirası, mafya savaşları... hepsi silinip gitmişti. Sadece Kuzey ve onun tenimi yakan dokunuşu vardı.
Ama sonra, babamın o soğuk cesedi ve elime tutuşturulan bu zehirli zarf zihnimde şimşek gibi çaktı. Gözlerimi hızla açıp, ondan koparcasına uzaklaştım. Göğsüm hızla inip kalkıyordu. "Hayır," dedim nefes nefese. "Buna izin veremem."
Kuzey'in eli havada kalırken kaşları çatıldı. "Neye izin veremezsin, Azra?"
"Sana," dedim yutkunarak. "Sana güvenmeme izin veremem."
Arkamı döndüm ve kulenin kapısına doğru hızlı, kaçamak adımlarla yürümeye başladım. Arabama binmeden önce, ona son bir kez baktım. "Bu gece için teşekkürler, Kuzey. Ama senin bu oyununa düşmeyeceğim," dedim.
Hızla arabama bindim, motoru çalıştırıp o lanet olası yerden uzaklaştım. Dikiz aynasından baktığımda, Kuzey'in karanlığın içinde dikilmiş, gidişimi izlediğini gördüm.
O zarfı açmamalıyım, diye geçirdim içimden, direksiyonu sıkan parmaklarım bembeyaz olmuştu. O zarfı açarsam, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.
Şehrin neon ışıkları camdan akıp giderken, yan koltuktaki zarf bana adeta bağırıyordu. Merakım damarlarımı bir zehir gibi ele geçirmişti. Ama korkum, o meraktan çok daha büyüktü.
Birkaç kilometre sonra dayanamayıp arabayı tenha bir yol kenarına çektim. Ya bu karanlıkta, yalanlar içinde yaşamaya devam edecektim ya da direksiyonu kendi elime alacaktım. Derin bir nefes aldım, titreyen ellerimle zarfın mührünü yırttım.
İçinden çıkan ilk belgenin üzerindeki başlık, kanımı dondurmaya, kalbimi bir saniyeliğine durdurmaya yetti:
"Eren Ailesi - Gizli Vasiyetname."
