İçeriğe geç

Yasak Miras

Bölüm 3 · 4 dk okuma

Yasak Miras

Bölüm 3

Bölüm 3

Silahın o lanet olası, buz gibi çelik namlusu bir kez daha, acımasızca şakağıma dayandığında, ölümün o tanıdık, soğuk nefesini ensemde hissettim. İçimi kaplayan his saf bir korku muydu? Hayır, hissettiğim tek şey ağır, boğucu bir hayal kırıklığı ve bıkkınlıktı. Ne kadar direnirsem direneyim, babamın o kanlı mirası beni tam da köşe bucak kaçmak istediğim o yere, o zifiri karanlığın kucağına zorla geri itiyordu. Belli ki bu namlular, bu tehditler artık benim yeni normalim olacaktı.

"Demek ki, küçük hanımefendi sonunda o kanlı tahta oturdu ha," diye fısıldadı arkamdaki boğuk, pürüzlü ses.

Maskenin altından boğuk gelse de, zihnimin derinliklerinde bir yerlerde alarm zillerini çaldıran, tekinsiz ve tanıdık bir tınısı vardı. Dizlerimin bağının çözülmesi gerekirken, içimde yükselen bıkkınlıkla gözlerimi devirdim.

(İç ses: Ne kadar da ucuz ve klişe bir mafya girişi... Biri bitiyor, diğeri başlıyor.) diye geçirdim içimden. Ancak dışarıya, yüzüme yansımasına izin verdiğim tek şey sarsılmaz, taştan bir sessizlikti. Karşımdaki bu isimsiz gölgeye tek bir kelime dahi lütfetmedim. Konuşmaya değmezdi.

"O ölü baban gibi inatçı ve dik başlı olduğunu yeraltında çok duyuyordum," diye devam etti adam, silahın namlusunu şakağıma biraz daha bastırarak. "Ama senin gibi kusursuz, güzel bir yüzün, bu kadar karanlık, leş gibi bir işin ortasında solup gidecek olması cidden yazık olmuş."

Adamın ses tonu fazlasıyla alaycıydı, ancak kelimelerinin altına gizlenmiş, küçümseyici ve imalı bir tını da vardı. Karanlıkta gözlerimi kısarak, tehditkar namluya aldırmadan usulca arkama, onun yüzüne doğru dönmeye çalıştım. Yüzünü tamamen gizleyen, sadece gözlerini açıkta bırakan siyah bir maske takıyordu.

"Kimsin sen?" diye tısladım, sesimi olabildiğince buz gibi ve otoriter tutmaya çalışarak.

"Kim olduğum zerre kadar önemli değil," diye karşılık verdi gölge. "Asıl önemli olan, merhum babanın o ölümcül hatalarını tekrarlamayacak kadar zeki ve akıllı olup olmadığını merak ediyorum."

"Hata mı?" diyerek kaşlarımı alayla çattım. "Hangi hatadan bahsediyorsun? Babamın yaptığı bir hata mı? Yoksa senin o acınası hayatındaki en büyük hatan mı?"

Bu cüretkar çıkışım üzerine adam bir an şaşkınlıkla duraksadı. Ardından, loş ortamda yankılanan, tok bir kahkaha attı. "Zekisin, fazlasıyla zekisin," dedi keyifle. "Ama unutma küçük kız, zeka bu dünyada bazen silahtan bile daha tehlikeli olabilir."

"Beni bununla tehdit mi ediyorsun?" diye sordum, çenemi dikleştirerek.

"Ben tehdit etmem," diye fısıldadı karanlık ses. "Sadece dostça uyarıyorum."

Silahın o soğuk namlusu şakağıma biraz daha acımasızca bastırıldığında, göğsümdeki kalp çılgınca, hızla çarpmaya başladı. Ama bu kez ölüm korkusundan ya da paniğe kapılmaktan değildi; bu, damarlarımda dolaşan saf, yakıcı ve kontrol edilemez bir öfkeden kaynaklanıyordu. Kimdi bu haddini bilmez adam ve benden ne istiyordu? Babamın cesedi daha tam soğumadan herkes sırtlanlar gibi üzerime üşüşüyordu.

"Ben buraya sadece babanın o pis işlerini temizlemek için geldim," dedi adam, nefesi saçlarımı havalandırırken. "Ama duruma bakılırsa... belki de seninle masaya oturup kârlı bir şekilde anlaşabiliriz."

"Anlaşmak mı?" diyerek yüksek sesle, alayla güldüm. "Benim, senin gibi yüzünü bile göstermeye cesareti olmayan korkak bir gölgeyle mi anlaşacağımı sanıyorsun?"

"Görüşmeler her zaman mümkündür, Azra Eren," diye karşılık verdi hiç sarsılmadan. "Yeter ki o masaya oturmaya istekli ol."

Adımı ve soyadımı bu kadar rahat, bu kadar net telaffuz etmesi, içimdeki o huzursuzluğu ve tedirginliği bir kat daha artırdı. Beni tanıyordu. Sadece babamın kızı olarak değil, Azra olarak beni izliyorlardı.

"Benden ne istiyorsun?" diye sordum, konuyu uzatmadan sadede gelmesini emrederek.

"Babanın mirasını," dedi tek nefeste, açgözlülüğü sesine yansımıştı. "Kontrolü. Ve o sınırsız gücü."

"Tüm bunları sana kendi ellerimle altın tepside sunacağımı mı sanıyorsun?"

"Gönüllü olarak olmasa da," dedi alaycı bir tınıyla, "belki de eninde sonunda vermeye mecbur kalacaksın."

Beklenmedik bir hareketle silahın o ölümcül namlusunu şakağımdan usulca çekti ve aramızdaki mesafeyi açarak bir adım geri çekildi. Yüzündeki maskenin deliklerinden görünen karanlık gözleri, gecenin zifiri karanlığının içinde bir yırtıcı gibi tehlikeyle parlıyordu.

"Sana düşünmen için biraz zaman tanıyorum," dedi, sesi rüzgara karışırken. "Ama sakın unutma, zaman bu dünyada her zaman senin lehine, seninle çalışmaz."

Ve sonra, karanlığın içinden nasıl sessizce geldiyse, yine aynı sessizlikle, bir gölge gibi eriyip kayboldu. Bıraktığı tek şey ise tenimdeki ter ve havaya sinen o boğucu tehlike kokusuydu.

Kendimi ofisime nasıl attığımı bilmiyordum. Kapıyı arkamdan kilitlediğim an, bedenimi ayakta tutan o görünmez zırh bir anda parçalandı. O zamana kadar dimdik duran omuzlarım çöktü, ellerim kontrolsüzce titremeye başladı. Sinirlerim kelimenin tam anlamıyla altüst olmuştu.

Kimdi o adam? Babamın mirasıyla, yeraltı dünyasının dengeleriyle ilgili ne biliyordu?

Kapı usulca tıklandı ve sekreterim Ebru içeri girdi. Yüzümdeki solgunluğu fark etmiş olmalı ki, adımları hızlandı. "Azra Hanım, iyi misiniz?" diye sordu endişeyle.

Elleri titreyerek masaya yaslandım. "İyiyim Ebru," dedim, sesimi olabildiğince pürüzsüz ve sakin tutmaya çalışarak. Liderlik, zayıflık göstermemeyi gerektiriyordu. "Sadece... sadece biraz yorgunum."

"Bir şeye ihtiyacınız var mı?"

"Sert bir kahve çok iyi olurdu," diyerek derin bir nefes aldım. "Ve lütfen, ikinci bir emre kadar kimseyi içeri almayın."

"Emredersiniz."

Ebru endişeli bakışlarla odadan çıktıktan sonra, kendimi o ağır deri koltuğa bıraktım. Gözlerimi kapattım ve ciğerlerime derin bir nefes çektim. Bu sadece bir başlangıçtı, hissedebiliyordum. Babamın ölümüyle başlayan bu kanlı oyun, her geçen gün daha da karmaşık, daha da ölümcül bir hale gelecekti. Her köşe başında bir silah, her gölgede bir ihanet saklıydı.

Masamın üzerindeki telefonun keskin zil sesiyle yerimden sıçradım. Ekrana baktığımda, mideme kramp girmesine neden olan o yazıyı gördüm: "Bilinmeyen Numara" .

Boğazımı temizleyerek, hafifçe titreyen elimle telefonu açtım. "Alo?" dedim, tereddütümü gizleyemeden.

"Merhaba Azra."

Sesteki ton tanıdıktı. Çok tanıdık. Alaycı, karanlık ve baştan aşağı tehlike kokan bir tınısı vardı.

Nefesimi tuttum. "Sen kimsin?"

Karşı taraftan ince, tüyler ürpertici bir kıkırtı duyuldu. "Ben mi? Senin yeni kabusun."

Ve telefon yüzüme kapandı. Geriye sadece boşluğun o kesintisiz bip sesi ve içimde büyüyen o devasa karanlık kaldı

Bölüm sonu

1 yorum