İçeriğe geç

YASAK MASALLAR

Bölüm 6 · 7 dk okuma

YASAK MASALLAR

Bölüm 6

BÖLÜM 6: Birleşen Gölgeler ve Beklenmedik Planlar

Okulun o gürültülü "Yetenek Günü" arkamızda kalmıştı. Ama Bora’nın gitarının teliyle benim eldivenimin rakibe çarpma sesi hâlâ kulaklarımda bir düet gibi yankılanıyordu. Bahçedeki çınarın altından ayrılıp eve doğru yürürken, Ankara’nın o meşhur turuncu akşamüstü ışığı binaların arasından süzülüp yüzümüze vuruyordu.

"Yorgun musun?" dedi Bora. Gitar çantasını sanki dünyanın en kıymetli hazinesini taşıyormuş gibi dikkatle kavramıştı.

"Yorgunluk değil bu," dedim, omuzlarımı dikleştirerek. "Sanki içimdeki o patlamaya hazır volkan biraz sakinleşti. Ringe çıkmak, o yumruğu savurmak... Beni iyileştiriyor Bora."

Bora durdu. Ela gözlerini benim kahverengi gözlerime dikti. O bakışta öyle bir derinlik vardı ki, 11 yaşında bir çocuk değil de asırlık bir çınar gibi bakıyordu bazen. "Müzik de öyle Sinem. Notalar havada asılı kaldığında, annemin beni izlediğini hissediyorum. O an ne kimsesizim, ne de yarım."

Yutkundum. Konuşacak çok şeyimiz vardı ama kelimeler bazen yetersiz kalıyordu. Apartmanın önüne geldiğimizde, o tanıdık siyah makam aracını gördüm. Eray amca... Başsavcı yine oradaydı. Ama bu sefer yalnız değildi; bagajın önünde annemle bir şeyler konuşuyorlardı. Annem, üzerinde o her zamanki sivil polis ceketi, saçları hafifçe dağılmış... Gülerken gördüm onu. Babam gittiğinden beri annemin gülüşü, sadece benim başımı okşarken taktığı geçici bir maske gibiydi. Ama şimdi, Eray amcaya bakarkenki gülüşü... Gerçekti.

"Selam şampiyonlar!" diye seslendi Eray amca bizi görünce. Sesi sokaktaki trafiği bile bastıracak kadar gür ve güven doluydu. "Duyduk ki bugün okulda fırtınalar koparmışsınız. Biri ringi yıkmış, biri sahneyi ağlatmış."

Annem yanıma gelip terden kurumuş saçlarımı şefkatle okşadı. "Aferin benim kızıma. Baş komiser kızı olduğunu yine gösterdin."

"Hadi," dedi Eray amca, arabanın bagajını kapatırken. "Yukarı çıkın, üzerinizi değiştirin. Bu akşam kutlama yapıyoruz. Ama dışarıda değil... Zeynep Hanım’ın meşhur mutfağında."

Bora ile birbirimize bakıp merdivenlere yöneldik. Üçüncü kata çıkana kadar ikimiz de konuşmadık. Kapıyı açıp içeri girdiğimde, ev her zamankinden farklı kokuyordu. Daha sıcak, daha "ev" gibi.

Odama geçtim. Siyah tişörtümü çıkarıp yatağın üzerine fırlattım. Aynadaki yansımama baktım. Esmer tenim, terden parlayan yüzüm ve o inatçı kıvırcık saçlarım... Babama ne kadar çok benziyordum. "Görüyor musun baba?" diye mırıldandım. "Bugün yine kazandım."

Üzerime temiz bir şeyler geçirip mutfağa geçtiğimde manzara şaşırtıcıydı. Annem salata malzemelerini doğruyor, Eray amca ise o ağır Başsavcı ceketini bir kenara bırakmış, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katlamış bir şekilde tencerenin başında sos hazırlıyordu. Bora ise mutfak masasındaki sandalyeye tünemiş, babasını hayranlıkla izliyordu.

"Savcı Bey, sosun tuzu az olmasın," dedi annem alayla.

"Merak etmeyin Baş komiserim, deliller sağlam, tat yerinde," diye cevap verdi Eray amca.

Gülüştüler. O an mutfaktaki havanın değiştiğini hissettim. Biz iki çocuk, masanın bir ucunda sessizce otururken; onlar, hayatın yükünü omuzlarından indirmiş iki dost gibi değil, sanki yıllardır bu mutfakta beraber yemek pişiriyorlarmış gibi bir uyum içindeydiler.

"Çocuklar," dedi Eray amca, tabağımıza sıcak makarnaları koyarken. "Sizinle bir şey konuşmak istiyoruz."

Kalbim küt küt atmaya başladı. Ringdeki heyecandan daha büyüktü bu. Annem yanımıza oturdu, ellerini masada birleştirdi. O disiplinli polis bakışının yerini tuhaf bir mahcubiyet almıştı.

"Biliyorsunuz," diye başladı annem. "Eray amcanızla hem iş arkadaşıyız, hem de uzun zamandır birbirimize destek oluyoruz. Sizin dostluğunuz da bizim için çok kıymetli."

Eray amca araya girdi. "Hayat bazen insanı tek başına bırakır çocuklar. Ama biz düşündük ki, neden bu yolda beraber yürümeyelim? Birbirimizin eksiklerini neden beraber tamamlamayalım?"

Sinem olarak içimde bir şeylerin kırıldığını ama aynı zamanda birleştiğini hissettim. "Yani?" dedim, sesim beklediğimden daha cesur çıktı.

"Yani," dedi annem, gözlerimin içine bakarak. "Biz evlenmeye karar verdik. Artık bir aile olacağız."

Sessizlik... Mutfaktaki saatin tik tak sesi, odanın içinde bir bomba gibi yankılandı. Bora’ya baktım. Ela gözlerinde şaşkınlık yoktu, sanki bu anı çoktan bekliyormuş gibi bir kabulleniş vardı. Ama benim içimde fırtınalar kopuyordu. Annem... Başka bir adamla mı evlenecekti? Babamın kokusunun sindiği bu eve başka bir adam mı yerleşecekti?

"Ve bir şey daha," dedi Eray amca, ortamdaki gerginliği yumuşatmak ister gibi. "Gelecek hafta sonu... Şöyle güzel bir kamp yapalım dedik. Ankara’nın gürültüsünden uzak, göl kenarında. Hem yeni hayatımıza alışmak için, hem de bu güzel haberi doğayla beraber kutlamak için. Ne dersiniz?"

Bora hafifçe gülümsedi. "Kamp mı? Gitarımı alabilir miyim?"

"Tabii ki evlat," dedi Eray amca.

Ben ise sessiz kaldım. Annemin elini tuttum. Eli sıcaktı ama benimkiler buz gibiydi. "Bora benim ağabeyim mi olacak şimdi?" diye sordum, çocukça bir saflıkla.

Eray amca ve annem birbirlerine baktılar. "Ağabeyin değil," dedi annem nazikçe. "Kardeş olacaksınız Sinem. Ev arkadaşı, yoldaş, aile..."

Kardeş. Bu kelime kulağıma o an çok yabancı geldi. Bora ile kardeşim olmak? Omuz omuza verdiğimiz, yaralarımızı paylaştığımız o çocuk benim "kardeşim" mi olacaktı? İçimde bir ses bunun o kadar kolay olmayacağını söylüyordu. Ama o an, sadece 11 yaşındaki bir kız çocuğuydum ve annemin mutluluğu her şeyden önemliydi.

Annemin o cümlesi mutfağın tavanında asılı kalmıştı: "Artık bir aile olacağız."

Kulağa ne kadar huzurlu geliyordu değil mi? "Aile". Ama benim için bu kelime, babamın vestiyerde asılı kalan o son ceketinin kokusu demekti. Şimdi o askıya başka bir ceket, bir Başsavcının ağır ve vakur ceketi asılacaktı. Eray amca kötü biri değildi, aksine, bakışlarında insanı sakinleştiren bir liman vardı. Ama o limana yanaşmak, babamın hatırasına ihanet etmek miydi? 11 yaşındaki aklımla bu sorunun altında eziliyordum.

"Sinem?" dedi annem, elini masanın üzerinden uzatıp buz gibi olmuş parmaklarımı kavrayarak. "Sesin çıkmadı. Ne düşünüyorsun?"

Bora’ya baktım. O benden daha hazırlıklıydı sanki. Belki de babasıyla geceler boyu bunu konuşmuşlardı. O ela gözlerinde hiçbir fırtına belirtisi yoktu; sadece her zamanki o derin, anlaması zor dinginlik.

"Bilmem," dedim, omuzlarımı silkerek. Sesim, boğazımdaki o yumru yüzünden çatallı çıkmıştı. "Garip işte. Bora ile kardeş olmak... Yani, biz zaten her gün beraberiz. Aynı evde olunca ne değişecek ki?"

Eray amca hafifçe gülümsedi. O gülümseme, bir mahkeme salonunu ısıtabilecek kadar içtendi. "Çok şey değişecek Sinem. Artık birbirinizin sadece okul arkadaşı değil, sığınağı olacaksınız. Biriniz düştüğünde diğeri elinden tutacak, çünkü artık aynı soyadını taşımasanız da aynı çatının altında birleşeceksiniz."

"Soyadı..." diye mırıldandım. "Ben Poyraz kalacağım ama değil mi?"

Annem gülümsedi, gözleri dolmuştu. "Tabii ki bebeğim. Sen hep Sinem Poyraz kalacaksın. Tıpkı baban gibi."

O gece yemekten sonra Eray amcalar gittiğinde, evde devasa bir sessizlik hüküm sürdü. Annem mutfağı toplarken ben odama geçip yatağıma uzandım. Tavandaki gölgeleri izledim. Gelecek hafta sonu kampa gidecektik. Bu, "yeni ailemizin" ilk sınavıydı.

Cuma akşamı geldiğinde, Ankara’nın üzerine gri, nemli bir örtü serilmişti. Eray amcanın o büyük arazi aracı kapının önünde duruyordu. Bagaj; çadırlar, uyku tulumları ve Bora’nın o hiç yanından ayırmadığı gitarıyla doluydu. Annem, üzerinde askeri yeşil bir parka, belinde her ihtimale karşı taşıdığı sivil tabancası ve yüzünde o çocuksu heyecanla ön koltuğa yerleşti.

Ben ve Bora arkadaydık. Aramızda kocaman bir soğutucu çanta vardı.

"Heyecanlı mısın?" diye fısıldadı Bora. Kulaklıklarını çıkarmıştı.

"Korkuyorum," dedim dürüstçe. "Ya her şey bozulursa? Ya aile olmaya çalışırken arkadaşlığımızı da kaybedersek?"

Bora elimi tuttu. 11 yaşındaki elleri sıcacıktı ve parmak uçlarında gitar tellerinin bıraktığı o sert nasırlar vardı. "Biz bozulmayız Sinem. Biz ringde de, sahnede de beraberiz. Bir ev bizi mi ayıracak?"

Yol boyunca Eray amca ve annem eski Türkçe şarkılara eşlik ettiler. Eray amcanın sesi kalındı ama notaları hiç kaçırmıyordu. Annem ise bazen detone oluyor, sonra kahkahalarla gülüyordu. Onları böyle izlemek... Sanki hayatın bize borçlu olduğu o neşeyi nihayet tahsil ediyormuşuz gibi hissettiriyordu.

Göl kenarına vardığımızda hava kararmıştı. Kurbağa sesleri, rüzgârın çam ağaçları arasındaki fısıltısıyla birleşiyordu. Eray amca ve annem profesyonel bir ekip gibi çadırları kurmaya başladılar. Bora ile biz de odun toplama görevini üstlendik.

"Bak," dedi Bora, gökyüzünü işaret ederek. "Şehirde bu kadar yıldız göremezsin."

Başımı kaldırdım. Binlerce pırlanta, siyah bir kadifenin üzerine saçılmış gibiydi. "Babam orada bir yerdedir, değil mi?"

"Kesinlikle," dedi Bora. "Ve bence babamın yanındaki o en parlak yıldız da benim annemdir. Şimdi aşağıya bakıp bizim bir araya gelişimize gülümsüyorlardır."

Ateş yandığında, etrafına dizildik. Ateşin turuncu ışığı annemin ve Eray amcanın yüzünde dans ediyordu. Eray amca, ceketinin iç cebinden küçük bir kutu çıkardı. Annemin elini tuttu.

"Bu kamp sadece bir tatil değil Zeynep," dedi Eray amca. Sesi, gölün yüzeyi kadar pürüzsüzdü. "Bu, bizim yeni başlangıcımızın mührü olsun. Çocukların huzurunda, seninle ve onlarla bir ömür yürümeye söz veriyorum."

Kutuyu açtı. İçinde sade ama parıl parıl yanan bir altın yüzük vardı. Annem ağlamaya başladı. Baş komiser Zeynep Poyraz, emniyetin en sert kadını, şimdi titreyen elleriyle bir savcının omuzlarına yaslanmıştı.

Bora gitarını çıkardı. Hiçbir şey söylemeden o yumuşak melodiye başladı. Ben ise sadece ateşi izliyordum. İçimde garip bir huzur ve adını koyamadığım bir hüzün vardı.

"Sinem, gel buraya," dedi annem, kolunu bana uzatarak.

Gidip annemin dizine yattım. Eray amca da diğer eliyle Bora’nın omzunu tuttu. Ateşin başında dört kişiydik ama aslında iki yarım aileden devasa bir bütün yaratmaya çalışıyorduk.

O gece çadırda, tulumumun içine girdiğimde dışarıdaki rüzgârı dinledim. Yan çadırda annem ve Eray amcanın kısık sesle konuştuklarını, hemen yanımdaki matın üzerinde ise Bora’nın düzenli nefes alışlarını duyabiliyordum.

İşte o an, o karanlıkta kendime bir söz verdim: Bu aileyi kimsenin bozmasına izin vermeyecektim. Ama kaderin bize hazırladığı asıl oyunun; o "kardeşlik" bağının yıllar sonra nasıl bir yangına dönüşeceğinin henüz farkında değildim. 11 yaşındaydım ve tek bildiğim, artık yalnız uyumayacağımdı.

Sabah güneş gölün üzerinden doğarken, ilk kez "Baba" diyebileceğim bir adamın ve "Kardeşim" diyebileceğim bir dostun varlığıyla uyandım. Ama o sabahki sessizlik, lise yıllarındaki o yasak fırtınanın sadece öncesindeki huzurdu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.