İçeriğe geç

YASAK MASALLAR

Bölüm 7 · 3 dk okuma

YASAK MASALLAR

Bölüm 7

BÖLÜM 7: Kırılan Teller ve Sıkılan Yumruklar

Aynı çatı altında yaşamanın, sadece beraber kahvaltı etmekten ibaret olduğunu sanıyordum. Ne büyük yanılgı... Eray amca —pardon, artık ona 'Eray baba' demem gerekiyordu ama dilim bir türlü dönmüyordu— ve babamdan kalan o sessiz boşluğa yerleşen yeni düzen, beklediğimden çok daha gürültülüydü.

Taşınma işlemleri bittiğinde, Ankara’nın o eski, yüksek tavanlı dairesi bir anda kutularla dolmuştu. Benim odam koridorun sonundaydı, Bora’nınki ise hemen yanımda. Aramızdaki o ince duvar, artık hem sığınağımız hem de en büyük engelimizdi.

"Bora! Şu gitarın sesini biraz kısar mısın?" diye bağırdım odamdan.

Antrenmandan yeni gelmiştim, üzerimde o ağır yorgunluk vardı ve sadece sessizlik istiyordum. Ama yan odadan gelen o bitmek bilmeyen, aynı ritmi tekrar eden gitar tınısı beynimin içinde yankılanıyordu. Bora cevap vermedi. Aynı melodiyi, sanki inadıma yapar gibi daha yüksek sesle çalmaya devam etti.

Kapısını sertçe çarparak açtım. Bora, yatağının üzerine bağdaş kurmuş, her zamanki o "kusursuz" ve sakin haliyle gitarının tellerine vuruyordu. Beyaz teni, odasına sızan akşam güneşiyle iyice parlıyordu.

"Sana diyorum," dedim, sesim ringdeki kadar sertti. "Kafam şişti. Bir saattir aynı şeyi çalıyorsun."

Bora başını kaldırdı. O her zaman güven veren ela gözlerinde bu sefer farklı bir bakış vardı. Soğuk, mesafeli ve inatçı bir bakış... "Çalışmam lazım Sinem. Haftaya seçmeler var, biliyorsun. Herkes senin gibi sadece yumruk sallayarak deşarj olmuyor."

"Yumruk sallamak mı?" İçimdeki o hırçın dalga kabardı. "Sen benim emeğime 'yumruk sallamak' mı diyorsun? Ben o salonda kan ter içinde kalırken sen burada prensesler gibi oturup tel tıngırdatıyorsun!"

Bora ayağa kalktı. Boyu benden beş santim uzundu ve ilk kez bu farkı üzerimde bir baskı kurmak için kullanıyormuş gibi hissettim. "En azından ben bir şeyler üretiyorum. Sen sadece yıkıyorsun, Sinem. Tıpkı şu an odama dalıp huzurumu yıktığın gibi."

"Yıkmak öyle olmaz, böyle olur!" dedim ve masasının üzerinde duran notaları hırsla yere fırlattım.

Bora’nın yüzü bir anda kireç gibi bembeyaz oldu. O sakin çocuk gitmiş, yerine dişlerini sıkan, gözlerinden ateş fışkıran biri gelmişti. Gitarını nazikçe yatağa bıraktı ve üzerime yürüdü.

"Sınırı aşıyorsun," dedi, sesi fısıltı gibiydi ama bir tokat kadar ağırdı. "Babalarımız evlendi diye benim her şeyime karışabileceğini mi sanıyorsun? Sen benim gerçek kardeşim değilsin Sinem. Sadece annemin yerini doldurmaya çalışan bir kadının kızısın."

Zaman durdu. Oksijen ciğerlerime yetmemeye başladı. Bu, yediğim en ağır sağ kroşeden bile daha çok canımı yakmıştı. Bora, o her şeyi bilen, yaralarımı saran Bora... Şimdi o yaraya tuz basıyordu.

"Öyle mi?" dedim, gözlerim dolmasın diye kendimi zorlayarak. "Sen de sadece annesiz kalmış, zavallı bir çocuksun o zaman. Gitarın arkasına saklanıp dünyayı kurtardığını sanıyorsun ama aslında korkağın tekisin!"

Bora bir adım daha attı, aramızda sadece birkaç santim kalmıştı. İlk kez birbirimize bu kadar nefretle, bu kadar yabancı gibi bakıyorduk. Tam o sırada kapıda iki gölge belirdi.

"Neler oluyor burada?"

Annemin sesi, bir operasyon baskını kadar otoriterdi. Arkasında Eray baba duruyordu, yüzünde hayal kırıklığıyla karışık bir şaşkınlık vardı.

"Bir şey yok," dedi Bora, benden gözlerini ayırmadan. "Sinem sadece odaların yerini karıştırmış."

"Odaların yerini değil, haddini karıştırmış!" diye bağırdım ve yanlarından hızla geçip kendimi dışarı attım.

Ankara’nın soğuk havası yüzüme çarptığında ağlamaya başladım. Apartmanın merdivenlerine çöktüm. Biz ne ara bu hale gelmiştik? Daha bir hafta önce göl kenarında yıldızları izlerken söz vermemiş miydik?

On dakika sonra apartmanın kapısı yavaşça açıldı. Gelenin kim olduğunu bakmadan biliyordum. Ayak sesleri, o kendine has ritmiyle yaklaştı ve yanıma oturdu. Bora...

"Özür dilerim," dedi sessizce. Elinde, yere fırlattığım o notalardan biri vardı. "Annem hakkında söylediklerim... Çok saçmaydı. Sadece canını yakmak istedim çünkü sen benim canımı yaktın."

Başımı dizlerimden kaldırmadım. "Sen de benim babamın evine geldin Bora. Ben buna bir şey demiyorum. Ama sen beni 'yabancı' gibi hissettirdin."

Bora derin bir iç çekti. "Yabancı değilsin. Olamazsın. Sadece... Bazen çok fazla 'sen' oluyorsun Sinem. Çok gürültülü, çok hırçın... Ben sessizliği seviyorum. Ama galiba senin gürültüne alışmam lazım."

Ona baktım. Gözleri kızarmıştı. "Gitarın tellerini mi kopardım?"

"Hayır," dedi, hafifçe gülümseyerek. "Ama gururumu biraz çizdin. Ödeştik sayılır mı?"

Elimi uzattım. "Ödeştik."

Kalkıp içeri girerken, koridorun karanlığında birbirimize baktık. Kavga etmiştik, birbirimizin canını en hassas yerden yakmıştık ama yine de yan yanaydık. O gece anladım ki; aile olmak sadece sevmek değil, birbirinin en karanlık yanına da katlanabilmekti. Ve Bora... O artık kusursuz değildi. O da benim kadar yaralı ve öfkeliydi. Ve garip bir şekilde, onu bu haliyle daha çok sevmiştim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.