Yiğit ile geçirdiğim o iki hafta, aslında kendime söylediğim büyük bir yalandı. Bora’nın açtığı yarayı onunla kapatabileceğimi sanmıştım. Ama Yiğit, boks eldivenlerinin ardına saklanmış bir avcıydı ve ben, zayıf anımda ona yakalanmış bir avdan farksızdım.
O gün okul çıkışında Yiğit’in motorunun yanında bekliyordum. Ama tavrı değişmişti. O her zamanki "takım arkadaşı" neşesi gitmiş, yerine yılışık ve tekinsiz bir bakış gelmişti.
"Hadi Sinem," dedi Yiğit, kaskı uzatırken. "Bugün antrenman yerine bizim çocuklarla bir mekâna gideceğiz. Biraz eğleniriz."
"İstemiyorum Yiğit, bugün havamda değilim," dedim, geri çekilerek.
Yiğit kolumdan sertçe tuttu. "Hadi ama iki haftadır senin nazını çekiyorum. Karşılığında biraz eğlenmeyi hak etmedim mi? Hem, Baş komiser kızı olduğunu her yerde anlatıyorum, havamız oluyor."
Donup kaldım. Beni bir "etiket" olarak mı kullanıyordu? Annemin rütbesiyle mi hava atıyordu?
"Bırak kolumu!" diye bağırdım.
Tam o sırada, fırtına öncesi sessizlik bozuldu. Bora, her zamanki gibi bir gölge gibi köşeden çıktı. Ama bu sefer elinde gitarı yoktu; yumrukları sımsıkıydı ve ela gözleri bir yangın yeri gibi alev alevdi.
"Bırak kızı!" dedi Bora. Sesi titremiyordu, aksine bir savcı hükmü kadar keskin ve ağırdı.
Yiğit sırıttı. "Bak sen, bizim küçük gitarist kahramanlığa soyunmuş. Git evinde masal oku evlat, burası senin boyunu aşar."
"Seni son kez uyarıyorum," dedi Bora, Yiğit’in üzerine bir adım atarak. "Onun kolunu bırak, yoksa bu okulda bir gün bile barınamazsın. Babamın kim olduğunu biliyorsun, annesinin kim olduğunu da. Ama en önemlisi, benim kim olduğumu henüz bilmiyorsun."
Yiğit güldü ama gözlerinde bir anlık tereddüt geçti. Kolumu bıraktı ve motoruna bindi. "Zaten sıkılmaya başlamıştım bu hırçın esmerden. Senin olsun, küçük adam."
Motor gürültüyle uzaklaştı. Sessizlik çöktü. Bora bana döndü, gözlerinde derin bir endişe vardı. "Sinem, iyi misin? Sana dokundu mu?"
"Sana ne!" diye bağırdım ona. "Sana benim kahramanım olman için kim izin verdi? Sen benim canımı o heriften daha çok yaktın Bora! Şimdi gelip beni koruyarak vicdanını mı rahatlatıyorsun?"
"Sadece yardım etmek istedim!" diye bağırdı o da. "O çocuk tekin değil, seni kullanıyordu!"
"Benim kiminle arkadaş olacağıma sen karar veremezsin! Sen benim hiçbir şeyim değilsin!"
Hızla yanından uzaklaştım. O gün, Bora ile son bağımızı da o kavgada bıraktım. Ama asıl felaket, bir hafta sonra başladı.
Bir Hafta Sonra...
Okulun koridorlarına girdiğim an, havadaki o ağır fısıltıyı hissettim. İnsanlar yanından geçerken birbirlerine bakıp gülüşüyor, arkamdan "Baş komiserin kızı bak sen..." diye mırıldanıyorlardı.
Panoya yaklaştığımda kalbim duracak gibi oldu. Yiğit, okulun internet sitesindeki anonim bir sayfaya benim hakkımda iğrenç şeyler yazmıştı. Sözde ona asıldığımı, peşinden koştuğumu, babasız kaldığım için herkese sığındığımı... Hatta babamın ölümünü bile alay konusu yapmıştı.
Pelin ve ordusu tam önümde bitti. "Demek Yiğit seni terk edince iyice dağıldın ha?" dedi Pelin, elindeki telefonu yüzüme tutarak. "Baban görse kahrından bir daha ölürdü herhalde."
Sınıftakiler gülmeye başladı. Gözlerim karardı. Bir cevap verecek gücüm yoktu. Herkes bana bakıyor, herkes beni zorbalı yordu. Tam o an, koridorun ortasında yere çökmek üzereyken bir el omzuma dokundu.
Sert, güvenilir ve sarsılmaz bir el.
Bora yanımda duruyordu. Ama o sakin çocuk gitmişti. Pelin’in elindeki telefonu tek hamlede alıp yere fırlattı. Telefon tuzla buz olurken, koridordaki herkes sustu.
"Bir kelime daha..." dedi Bora. Sesi fısıltıydı ama her bir kelimesi buzdan bir mızrak gibiydi. "Eğer bir kişi daha babası hakkında ya da Sinem hakkında tek bir kelime ederse; babamın hazırlayacağı o soruşturma dosyasında adınızın en başında yer alacağını garanti ederim. Ve sen Pelin... Ailenin o meşhur şirketini korumak istiyorsan, şimdi özür dile ve buradan git."
Bora’nın gözlerindeki o saf öfke herkesi sindirmişti. Bir Başsavcı oğlu olduğunu ilk kez bu kadar ağır bir tehdit olarak kullanmıştı. Pelin kekeleyerek geri çekildi ve kalabalık dağıldı.
Bora bana döndü. Ben titriyordum. "Neden?" dedim sessizce. "Neden hâlâ buradasın? Ben sana neler söyledim..."
Bora, elini yavaşça yanağıma uzattı ama dokunmadı, sadece orada tuttu. "Çünkü sen bana ne söylersen söyle, ben senin sessizliğini de biliyorum Sinem. Ben o gece sana dünyadaki en ağır şeyi söyledim, biliyorum. Ve bunu ömrümün sonuna kadar ödemeye hazırım. Ama kimsenin seni incitmesine, hele ki babanın adını ağzına almasına asla izin vermem."
Eğildi ve yerdeki çantamı aldı. "Hadi eve gidelim. Annemler bizi bekliyor."
O gün, o koridorda tek başıma kalmışken beni yine o kurtarmıştı. Ama bu sefer bir fark vardı; onun gözlerinde artık sadece suçluluk değil, vazgeçilemez bir sadakat vardı. Ve ben, o buzdan surlarımın birer birer çatladığını hissediyordum.