Saat 10.35 — Geçici Karargâh
İnsan bazen bir şeylerin yolunda gitmediğini hissederdi. Henüz hiçbir şey yaşanmamışken, henüz ortada bir kanıt yokken bile içindeki ses susmazdı.
Benim içimdeki ses de susmuyordu.
Telefonumu avucumda tutuyor, son mesajı tekrar tekrar okuyordum.
“Selin'in bilmesi gereken tek kişi sen değilsin.”
Bu cümleyi gönderen kişi kimdi? Geçmişimden ne biliyordu? Ve en önemlisi, neden şimdi ortaya çıkmıştı?
Yıllardır kendime verdiğim bir söz vardı: Geçmişte yaşananları geride bırakacak, görevime odaklanacak ve kimsenin hayatımı yönetmesine izin vermeyecektim.
Fakat geçmiş, insanın kapısını çalmadan da içeri girebiliyordu.
Telefonu cebime koyup karargâha döndüm.
İçeri girdiğimde Mert masanın başında oturmuş, bilgisayar ekranına bakıyordu. Beni görünce hemen ayağa kalktı.
“Komutanım, bir gelişme var.”
“Anlat.”
“Merkezden gelen kayıtları kontrol ettik. Kayıp personelin dosyasına son birkaç gün içinde erişilmiş. Ancak erişim, kayıtlı görevli hesabıyla yapılmamış.”
Kaşlarımı çattım.
“Yani?”
“Birisi dosyaya yetkisiz şekilde ulaşmış olabilir. Merkez araştırıyor.”
Bir süre düşündüm.
“Bu bilgiyi başka kim biliyor?”
“Şimdilik yalnızca görev ekibi ve merkezdeki ilgili personel.”
Başımı salladım.
“Bu bilgi doğrulanana kadar kimse hakkında tahminde bulunmuyoruz. Her şey kayıt altına alınsın.”
“Emredersiniz, komutanım.”
Mert yeniden ekranına döndü.
Ben ise odanın diğer ucunda duran Selin'e baktım. Belgeleri inceliyor, notlar alıyor ve sanki az önce aramızda hiçbir şey yaşanmamış gibi çalışıyordu.
Onu tanıyordum.
Bir şey canını yaktığında içine kapanırdı. İnsanların karşısında güçlü görünür, yalnız kaldığında bütün sorularını kendine sorardı.
Eskiden ona susmanın her şeyi çözmeyeceğini söylerdim.
Şimdi aynı sessizliğin arkasına saklanan bendim.
Saat 11.10 — Karargâhın Koridoru
“Selin, konuşabilir miyiz?”
Sesimi duyunca durdu. Elindeki dosyayı göğsüne doğru çekerek bana döndü.
“Görevle ilgiliyse konuşabiliriz, komutanım.”
Bu kelimeyi her söylediğinde aramıza bir duvar daha örülüyordu.
“Görevle ilgili değil.”
“Öyleyse konuşacak bir şeyimiz yok.”
Yanımdan geçmek istedi.
“Lütfen, beş dakika.”
Adımları yavaşladı. Bana bakmadan derin bir nefes aldı.
“Beş dakika,” dedi sonunda. “Ama bu, geçmişte olanları unutacağım anlamına gelmiyor.”
“Bunu senden istemiyorum.”
“Peki, ne istiyorsun?”
Cevap vermek düşündüğümden zordu.
Senden beni anlamanı istiyorum, demek istedim.
Senden bir kez olsun gözlerime eskisi gibi bakmanı istiyorum, demek istedim.
Ama bunların hiçbirini söylemeye hakkım olduğundan emin değildim.
“Özür dilemek istiyorum.”
Selin acı bir gülümsemeyle başını eğdi.
“Bunu zaten söyledin.”
“Biliyorum. Ama o zamanlar sana neden dönmediğimi anlatamadım.”
“Şimdi anlatabilecek misin?”
Bir süre sustum.
“Henüz değil.”
Selin'in yüzündeki ifade değişti.
İşte yine aynı şeyi yapmıştım. Ona bir umut verip ardından elimden gelenin bu kadar olduğunu söylemiştim.
“Biliyor musun?” dedi. “Ben artık senden mükemmel açıklamalar beklemiyorum. Bana gerçeği söylemeni bekliyorum. Gerçek ne kadar kötü olursa olsun, bilmemek kadar kötü olamaz.”
Başımı eğdim.
“Bunu hak ediyorsun.”
“Evet, hak ediyorum.”
Sözleri sertti ama sesinde öfke yoktu. Yalnızca yorulmuş bir insanın sabrı kalmamıştı.
“Yıllarca seni unutmaya çalıştım,” diye devam etti. “Sonra bir gün gerçekten unuttuğumu sandım. Hayatıma devam ettim. Kendime yeni hedefler koydum. Asker oldum. Kendi ayaklarımın üzerinde durmayı öğrendim.”
Gözlerini kaldırıp bana baktı.
“Ve tam her şey yoluna girmişken karşıma sen çıktın.”
“Bunun olmasını ben de istemedim.”
“Biliyorum. Ama oldu.”
İkimiz de sustuk.
Koridorun diğer ucundan askerlerin konuşma sesleri geliyordu. Hayat devam ediyordu. Görevler, emirler, sorumluluklar…
Dünya bizim yarım kalmış hikâyemiz yüzünden durmayacaktı.
Selin dosyasını düzeltti.
“Beş dakikamız doldu, komutanım.”
Arkasını döndü.
Bu kez onu durdurmak istemedim. Çünkü bazen birini yanında tutmanın tek yolu, gitmesine izin vermekti.
Fakat Selin uzaklaşırken bir şey söyledi.
“Bir de şunu unutma.”
Durdum.
“Ben artık o günkü kız değilim. Beni bir kez daha kaybetmekten korkuyorsan, önce beni neden kaybettiğini anlamalısın.”
Sonra yürüyüp gitti.
Söyledikleri zihnime kazındı.
Belki de bütün bu yıllar boyunca asıl anlamadığım şey buydu.
Ben onu neden kaybettiğimi biliyordum.
Ama onu nasıl incittiğimi hiç düşünmemiştim.
Saat 12.00 — Yemekhane
Öğle yemeğinde tim arkadaşlarımla aynı masaya oturdum. Önümüzde yemekler vardı ama kimsenin iştahı pek yoktu. Görev bölgesindeki gerginlik hepimizi etkiliyordu.
Mert karşıma oturmuş, bir yandan yemeğini yiyor bir yandan da beni gözlemliyordu.
“Komutanım, size bir şey soracağım.”
Kaşığımı tabağa bıraktım.
“Yine mi?”
“Bu sefer gerçekten görevle ilgili.”
“Dinliyorum.”
“Kayıp personelin adı dosyada neden gizlenmiş? Normalde böyle bir durumda kimlik bilgilerinin tamamı görev ekibine iletilmez mi?”
Bu soruyu ben de düşünmüştüm.
“Bazen güvenlik gerekçesiyle bazı bilgiler sınırlandırılabilir. Ama bunun nedenini merkezden öğrenmemiz gerekiyor.”
Mert başını salladı.
Tam o sırada Selin masaya geldi. Elinde bir bardak su vardı.
“Buraya oturabilir miyim?”
Mert hemen yer açtı.
“Elbette, teğmenim.”
Selin oturduktan sonra önündeki dosyayı açtı.
“Merkezden gelen ek bilgileri inceledim. Kayıp personelin daha önce görev aldığı birimde, yıllar önce kapanmış bir dosyayla bağlantısı var.”
Kaşığımı bıraktım.
“Nasıl bir bağlantı?”
“Henüz ayrıntıları bilmiyorum. Fakat dosyanın tarihi, bizim geçmişte görev yaptığımız dönemle örtüşüyor.”
İçimde bir şey sıkıştı.
Geçmişte görev yaptığımız dönem…
Selin de aynı şeyi fark etmişti. Bakışlarımız bir anlığına buluştu.
Mert ikimize sırayla baktı.
“Bir dakika. Siz bu personeli tanıyor olabilir misiniz?”
“Henüz bir şey bilmiyoruz,” dedim.
Selin dosyayı kapattı.
“Fakat öğrenmemiz uzun sürmeyecek.”
Sesindeki kararlılık, bir an için bana yıllar önceki hâlini hatırlattı. Bir şeyi kafasına koyduğunda sonuna kadar giderdi.
Bu kez peşine düştüğü şey bir görevden fazlasıydı.
Geçmişimizdi.
Saat 13.25 — İdari Bölüm
Öğleden sonra merkezden yeni bir belge geldi. Mert, belgeyi masama bırakıp odadan çıktı.
Dosyayı açtım.
İlk sayfada kayıp personelin görev geçmişi vardı. İkinci sayfada daha önce görev yaptığı birimlerin listesi bulunuyordu.
Son sayfaya geldiğimde elim durdu.
Bir isim vardı.
Yüzbaşı Emir Karaca.
Kendi adımı görmek şaşırtıcı değildi. Yıllar önce o birimde görev yapmıştım.
Fakat hemen altındaki not, bütün dikkatimi çekti.
“İlgili personelin geçmiş dosyayla bağlantısı nedeniyle ek inceleme yapılması önerilir.”
Geçmiş dosya.
Hangi dosya?
Neden kimse bana bundan bahsetmemişti?
Sayfaları yeniden kontrol ettim. Dosyada bir numara vardı ama asıl belgenin kendisi yoktu.
Telefonumu çıkarıp bilinmeyen numaraya mesaj yazmayı düşündüm.
Sonra vazgeçtim.
Beni yönlendirmeye çalışıyor olabilirdi. Belki de tam olarak bunu yapmamı istiyordu.
Telefonu masaya bıraktım.
Tam o sırada kapı çalındı.
“Girin.”
Selin içeri girdi.
“Komutanım, merkezden gelen belgelerin bir kopyasını alabilir miyim?”
Dosyayı ona uzattım.
İncelemeye başladı. Sayfaları çevirdikçe yüzündeki ifade değişiyordu.
Son sayfaya geldiğinde durdu.
“Emir Karaca.”
Sesini duymak bile garipti.
“Bu dosyada adınız neden geçiyor?”
“Yıllar önce o birimde görev yaptım.”
“Bunu biliyorum.”
Başını kaldırdı.
“Bilmediğim şey, neden bu dosyanın sizden saklandığı.”
Bu soruya benim de verecek bir cevabım yoktu.
Selin belgeyi masaya bıraktı.
“Komutanım, size bir şey söylemem gerekiyor.”
“Dinliyorum.”
“Geçmişte görev yaptığım bir birimden tanıdığım bir personel, birkaç gün önce benimle iletişime geçti. O zaman önemsemedim. Sadece eski bir dosyayla ilgili soru sordu.”
“Ne sordu?”
“Yıllar önce sizin de görev yaptığınız dönemde yaşanan bir olay hakkında bir şey bilip bilmediğimi.”
Kalbim hızlandı.
“Kimdi bu personel?”
Selin başını iki yana salladı.
“İsmini şu an söyleyemem. Çünkü onunla yeniden iletişime geçmem gerekiyor. Ama bildiğim bir şey var: Bu görevde karşımıza çıkan olaylar birbirinden bağımsız değil.”
Ona dikkatle baktım.
“Bunu neden daha önce söylemedin?”
“Çünkü elimde kanıt yoktu. Ayrıca aramızdaki geçmişi görevimize karıştırmak istemedim.”
Bu cevabı beklemiyordum.
Selin, bütün kırgınlığına rağmen görevini kişisel meselelerden ayrı tutmaya çalışıyordu.
“Peki şimdi ne düşünüyorsun?” diye sordum.
Dosyayı kapattı.
“Bence biri, yıllar önce kapanmış bir dosyanın yeniden açılmasını istiyor.”
“Ve bunun benimle ilgisi olduğunu düşünüyorsun.”
“Evet, komutanım.”
Bir süre sessiz kaldık.
Sonra Selin bana baktı.
“Size güvenebilir miyim?”
Bu soru, gün boyunca duyduğum en ağır cümleydi.
Çünkü bana bir komutan olarak güvenip güvenmediğini sormuyordu.
Bir zamanlar hayatının bir parçası olmuş adama güvenip güvenemeyeceğini soruyordu.
“Görevde seni koruyacağım,” dedim.
Selin'in yüzü sertleşti.
“Ben kendimi koruyabilirim.”
“Biliyorum.”
“O zaman soruma cevap verin.”
Gözlerimi ondan kaçırmadım.
“Sana yalan söylemeyeceğim.”
Selin uzun süre yüzüme baktı.
“Bu bir cevap değil, komutanım. Bu bir söz.”
Dosyayı aldı ve kapıya yöneldi.
“Umarım bu kez tutarsınız.”
Saat 15.10 — Karargâhın Arka Bahçesi
Öğleden sonra kısa bir süreliğine dışarı çıktım. Hava kapalıydı. Uzaklardan gelen rüzgâr sesi, ağaçların dallarını hareket ettiriyordu.
Banklardan birine oturup ellerimi birleştirdim.
Yıllar önce Selin'e verdiğim sözü hatırladım.
“Ne olursa olsun, geri döneceğim.”
O gün bunu söylerken inanmıştım. Gerçekten döneceğimi düşünmüştüm.
Ama bazen hayat, insanın planlarını tek bir olayla değiştirirdi.
Benim hayatımı değiştiren olayın bütün ayrıntılarını hatırlamak istemiyordum.
Yine de artık hatırlamak zorundaydım.
Çünkü Selin haklıydı.
Ona gerçeği anlatmadan geçmişimizi geride bırakamazdım.
“Komutanım?”
Başımı kaldırdım.
Mert karşımda duruyordu.
“Ne oldu?”
“Birisi sizi arıyor. Karargâhın sabit hattından.”
Ayağa kalktım.
“Kimmiş?”
“İsmini vermedi. Sizinle konuşması gerektiğini söyledi.”
İçimdeki huzursuzluk yeniden yükseldi.
“Bağla.”
Mert başını sallayıp içeri döndü.
Birkaç dakika sonra telefonum çaldı.
Ahizeyi kaldırdım.
“Yüzbaşı Emir Karaca.”
Karşıdan bir süre ses gelmedi.
Sonra tanıdık bir erkek sesi duyuldu.
“Emir… Aradan bunca yıl geçti.”
Olduğum yerde donakaldım.
Bu sesi tanıyordum.
Yıllardır duymadığım, bir daha duymayacağımı düşündüğüm bir sesti.
“Sen…”
Karşıdaki adam derin bir nefes aldı.
“Beni hatırlamana sevindim.”
Sesimi toparlamaya çalıştım.
“Nereden arıyorsun?”
“Bunun önemi yok. Önemli olan, artık bazı şeyleri öğrenmenin zamanı gelmiş olması.”
“Ne istiyorsun?”
Adam kısa bir süre sustu.
“Selin'i bu işin dışında tut.”
Bu cümleyi duyduğum anda öfkem yükseldi.
“Bana ne yapacağımı söyleme.”
“Emir, beni dinle. Senin yüzünden yıllarca sessiz kaldım. Ama artık bu sırrı tek başıma taşıyamıyorum.”
“Sır mı?”
“Evet. Yıllar önce yaşananlarla ilgili bilmediğin şeyler var.”
Dişlerimi sıktım.
“Ne biliyorsan anlat.”
“Telefonda olmaz.”
“Öyleyse nerede buluşacağız?”
Karşıdaki adam adres vermek yerine yalnızca bir cümle söyledi.
“Önce Selin'in sana anlattıklarını değil, senden sakladıklarını düşün.”
Ardından hat kesildi.
Bir süre telefonu kulağımda tuttum.
Sonra yavaşça indirdim.
Selin'in benden sakladığı bir şey mi vardı?
Bunu düşünmek bile istemiyordum.
Ama yıllar önce yaşananların yalnızca benim kararlarımdan ibaret olmadığını artık biliyordum.
Birileri gerçeği biliyordu.
Ve o kişi, yıllardır kapalı tuttuğum bütün kapıları birer birer açmaya kararlıydı.
Saat 16.00 — Karargâh Koridoru
İçeri döndüğümde Selin'i pencerelerin yanında buldum. Elinde telefon vardı. Beni görünce ekranı kapattı.
“Selin.”
Başını kaldırdı.
“Buyurun, komutanım.”
“Seninle konuşmamız gerekiyor.”
“Yine mi?”
Bu kez sesinde öfkeden çok yorgunluk vardı.
“Az önce biri aradı. Geçmişte birlikte görev yaptığım birisi.”
Selin'in yüzü bir anda değişti.
“Kim?”
“Adını söylemedi. Ama yıllar önce yaşanan olaylarla ilgili konuşmak istedi.”
Selin gözlerini kaçırdı.
İşte o an bir şey fark ettim.
Şaşırmamıştı.
Sanki böyle bir telefonun geleceğini bekliyordu.
“Sen onu tanıyor musun?” diye sordum.
Selin cevap vermedi.
“Selin, bana bak.”
Yavaşça başını kaldırdı.
“Evet,” dedi sonunda. “Tanıyorum.”
İçimdeki bütün sesler sustu.
“Ne zamandır?”
“Birkaç gündür.”
“Birkaç gündür mü?”
Sesim istemeden yükseldi.
Selin bir adım geri çekildi.
“Bana kızmaya hakkın yok, Emir.”
Uzun zamandır ilk kez bana rütbemle değil, adımla hitap etmişti.
Fakat bu kez sesindeki yakınlık beni rahatlatmadı.
“Benden ne saklıyorsun?”
Gözlerini kapattı.
“Henüz anlatamam.”
Acı bir gülümsemeyle başımı salladım.
“Demek ikimiz de aynı şeyi yapıyoruz.”
Selin'in yüzünde derin bir kırgınlık belirdi.
“Hayır, Emir. Aramızdaki fark şu: Ben sana yalan söylemedim. Sadece henüz her şeyi anlatmadım.”
Bir süre birbirimize baktık.
Sonra Selin elindeki telefonu bana uzattı.
Ekranda bir mesaj açıktı.
“Emir'e gerçeği anlatma. Henüz hazır değil.”
Mesajın altında bir isim vardı.
Yıllar önce kaybettiğimi sandığım, geçmişteki olayla bağlantısı olduğunu bilmediğim birinin adı.
Binbaşı Kaan Demir.
Nefesim kesildi.
Kaan…
Onun bu hikâyenin içinde ne işi vardı?
Selin telefonu geri aldı.
“Artık anlıyorsun, değil mi?” dedi sessizce. “Bu yalnızca senin geçmişin değil.”
O an ilk defa, yıllardır kaçtığım gerçeğin yalnızca bir bölümünü bildiğimi anladım.
Selin de bir şeyler öğrenmişti.
Kaan da bir şeyler biliyordu.
Ve bizi yeniden aynı yerde buluşturan görev, belki de yıllar önce yarım bırakılan bir hesabın başlangıcıydı.
Selin arkasını dönüp yürümeye başladı.
Bu kez adını söylemedim.
Çünkü ona soracağım soruların cevabını, artık kendi geçmişimde aramam gerektiğini biliyordum.
Bazı sırlar iki insanın arasına girer. Bazılarıysa onları birbirinden ayıran şeyin aslında ne olduğunu ortaya çıkarır.
Benim için asıl soru artık şuydu:
Selin'i kaybetmeme neden olan şey gerçekten geçmişte yaşananlar mıydı, yoksa bana anlatılmayan başka bir gerçek mi vardı?