İçeriğe geç

YARIM KALAN SENFONİ

Bölüm 14 · 16 dk okuma

YARIM KALAN SENFONİ

Bölüm 14

13- Geçmişin Sanrıları

"24 saat boyunca bir aslanın hayatını izleyip, o aslan bir ceylan yakaladığında sevinirsiniz. Ancak 24 saat boyunca bir ceylanın hayatını izleyip, o ceylan bir aslan tarafından yakalandığında aslandan nefret edersiniz." -Dostoyevski ✦ Eylül 2004, Ankara. Hava, alışıldık bir Eylül sabahına inat, kasvetliydi. Gökyüzü kurşuni, sanki bir şeylerin habercisi gibiydi. Ali Asaf sabahı eski karakol binasının avlusunda, sırtını duvara yaslamış, boş bir sigara paketini avuçlarının arasında evirip çevirerek geçiriyordu. Başkomiser Yavuz, içeriden çıkarken onu gördü. Göz göze geldiler. Yavuz'un bakışlarında tanıdık bir şey vardı: Sessizce "hazır ol" diyordu. Ali Asaf başını usulca salladı. Ne olacağını ikisi de biliyordu artık. Dosya kapanmamıştı. Ama bugün, başka bir dosya açılacaktı: Ali Asaf'ın kaderi. Odanın içi sessizdi. Renkli klasörlerin, metal dolapların, gözle görülmeyen çürümüşlüklerin ortasında oturan üç adam vardı. Bir masa ve üç sandalyenin karşısındaydı Ali Asaf. Kısa bir resmiyetin karşısında, uzun bir suskunluk oturuyordu. Ortadaki adam, Emniyet Disiplin Kurulu Başkanıydı. Yüzünde sert, mekanik bir ifade taşıyordu. Yanlarındaki iki adam, sanki çoktan kararını vermiş bir senaryoyu oynamaya gelmiş gibiydi. "Komiser Yardımcısı Ali Asaf Çakırcı." dedi başkan, sesi odadaki tüm sessizlikleri kesercesine. "07 Temmuz 2004 gecesi Kızılay'da, isimsiz bir ihbar üzerine bir otele yapılan baskında görev aldığınız, o gece adalet bakanının oğlu Burak Tanyel'in gözaltına alındığı tespit edilmiştir. Doğru mudur?" Ali Asaf başını kaldırdı. Gözleri dimdikti. "Doğrudur." "Bu şahsı, karakolda, resmi tutanak dışında çapraz sorguya aldığınız yönünde şikâyet var." "Uyuşturucuyla yakalandı. Yanında fuhuşa zorlanmış bir kadın vardı. Savcılık izniyle sorguladım." "Anlattığınız kadarıyla, bu genç adam suçunu itiraf etmiş. Ancak neden serbest bırakılmadıktan sonra üzerine gittiniz? Dosya kapatılmıştı." O an gözleri kararır gibi oldu. Sessiz bir öfke yükseldi içinde. Ama bastırdı. "Çünkü suç bitmemişti." dedi. "Kadının verdiği ifadeye göre, başka kızları da pazarlıyordu. Onlara sahte kimlik düzenletmiş. Hepsini bulmaya kararlıydım." Kurul üyelerinden biri öne doğru eğildi. "Peki ya baskın gecesi? Tek başınıza oraya gittiğiniz doğru mu?" Ali Asaf başını öne eğdi, sonra tekrar kaldırdı. "Evet. Yavuz o gece başka bir olaydaydı. Ama şahsı izliyordum. Kadınla aynı daireye girdi. Daireye baskın yaptım. Onu yine uyuşturucuyla ve fuhuşla yakaladım." Başkan gözlüklerini çıkardı, mendiliyle camlarını sildi. Ardından soğuk bir ses tonuyla devam etti. "Adalet Bakanı'nın, bu süreçte Emniyet Genel Müdürlüğü'ne bizzat şikâyet dilekçesi sunduğunu biliyor musunuz?" Ali Asaf dudaklarını büzdü. "Biliyorum." "Oğlunun ifadesinin sızdırıldığını, mesleki baskıya uğradığını, kamuoyunun yönlendirildiğini söylüyor." Cevap bu kez çok netti. "Onun itibarı değil, benim vicdanım mesele. Bu şehir, onun adını temize çıkarır. Peki ya o kadınlar? Onları kim temize çıkaracak?" Odada buz gibi bir sessizlik oluştu. Kimse cevap vermedi. Zaten sorunun cevabı da yoktu. Ali Asaf elini ceketinin iç cebine attı. İnce, buruşmuş bir kağıdı çıkardı. Kadınlardan birinin ifadesi. Adı yazmıyordu. Ama anlattıkları, bir hayatın ne kadar kolay çöpe atıldığını gösteriyordu. "Bu dosya kapanamazdı." dedi. "Kapatılmasına izin veremezdim." Başkan, ellerini önünde birleştirdi. "Emniyetin içinde senin gibi düşünen insanlar olabilir. Ama sistem dediğin şey, insanların niyetlerine değil, yazılı kurallarına göre işler. Sen sistemin dışına çıktın, Ali Asaf. Kuralları çiğnedin." Ali Asaf başını öne eğdi. Ellerini masaya koydu. "Ben sadece adaleti aradım." Bu cümle, odadaki herkesin içinde bir yankı yaptı. Ama sadece Yavuz kalbinde yer buldu. Disiplin kurulu kısa bir ara verdi. Ali Asaf dışarı çıktığında Yavuz onu bekliyordu. "Ne söylediler?" diye sordu Yavuz, boğazında düğümlenen bir tonda. Ali Asaf sadece omuz silkti. "Duyacaksın zaten." Yavuz başını salladı. "Seni bu yüzden harcayamazlar. Harcamamalılar." Ali Asaf sigarasını yaktı. "Adaletin kör olduğu bir ülkede, göreni kör ederler Yavuz Abi." İki saat sonra karar açıklandı. Ali Asaf Çakırcı'nın, Emniyet teşkilatından ihraç edilmesine karar verilmiştir. Gerekçe: Görev dışı, izinsiz operasyon, kişisel inisiyatifle baskın, delil sızdırma ihtimali. Karar tebliğ edildiğinde, Ali Asaf'ın gözleri hafifçe kısıldı. Yavuz, kalemi elinden düşürdü. Odadan çıkarken dosyasını teslim etmişti. Silahını ve rozetini de. Ama bir şeyi hiç bırakmamıştı. İnancını. İçeriden çıkıp merdivenleri indiğinde, hava artık tamamen kapanmıştı. Gökyüzü patlamak üzereydi. Yavaşça yağmur yağmaya başlıyordu. Ali Asaf başını kaldırdı. Damlalar yüzüne gözyaşı gibi çarparken, pınarlarından tek bir yaş akmıyordu. Sadece yürüyordu. Sırtında bir rozetin yükünü değil, bir yemin taşıyordu artık. Bir gün dönecekti. Ama bu kez kurallarla değil, vicdanıyla dönecekti. Ve o dönüş, yıllar sonra bir karanlığın ardına gizlenmiş tüm sırları açığa çıkaracaktı. ✦ 18 Ekim 2008. Meydana gelmiş hiçbir şey geri döndürülemezdi. Söylenmiş bir söz geri alınamaz, yaşanmış bir ana geri gidilemez, parçalanmış bir nesne ilk haline çevrilemezdi. Yağmurlar durur, fırtınalar diner, savaşlar biter, ölenler unutulur, acılar geçerdi. Ama insanı ardlarında bıraktığı karmaşayla savaşmaya mahkum ederdi. Başından geçen fırtınaların bıraktığı karmaşalarla yaşamaya mahkumdu adam. Onlarla yıllar önce savaşmaya mahkum bırakılmıştı. Babasını kaybettiğinde on iki yaşındaydı. Ölümle hayata daha karışamadan, hiç beklemediği bir zamanda tanışmıştı. Bu onun hayatının ilk fırtınasıydı. O fırtınanın dinişinden sonra eskiden beri var olan polis olma isteğine daha sıkı sarılmıştı. Aslında matematik gibi, fizik gibi bölümlere de çok yatkın bir zekası vardı. Ama o zekasını daha çok adalet arayışında kullanmayı tercih etmişti. Akademiden mezun olduğunda, şark hizmetini bitirip Ankara'da görev yapmaya başladığında yaşı yirmi üç olmuştu. Hakkında verilen bir yargıyla meslekten atılmasına karar verildiğindeyse yirmi dört. Yirmi dört yaşında, henüz hayatın gençlik telaşlarıyla boğuşması gereken bir çağda, bir kararla her şey elinden alınmıştı. Bir karar. Bir imza. Bir cümlelik gerekçe. Ve susturulmuş bir hakikat. O gün, kendisini yalnızca sistemin değil, kaderin de dışına atılmış gibi hissetmişti. Adaletin terazisi bir yana devrilmiş, vicdanlar susturulmuş, gerçekler örselenmişti. Çünkü o adalet için savaşırken, adalet ona sırt çevirmişti. Ama işte tam da o gün, içinde bir başka şey yeşermişti. Belki bir tür isyan, belki bir tür yemin. Kendini sistemin dışında yeniden var edecekti. Kural koyucuların değil, vicdanın yanında duracaktı. Bir gün, bir adam tuttu elinden. Onu içine girmek istemediği bir karanlıkla savaşmak zorunda bıraktı. Ali Asaf Çakırcı yalnızca hayatın başına getirdiği fırtınanın karmaşasıyla değil, içine sürüklendiği karanlığın karmaşasıyla da mücadele ediyordu. Attığı her adım ellerini daha da kirletiyordu. Oysaki ellerinin yalnızca şu an olduğu gibi, bahçeye ekilmiş çiçeklerin toprağıyla kirlenmesini isterdi. Üzerindeki mavi bahçıvan tulumu dizlerine dek toprak olmuştu. Klasik bir cumartesiydi onun için. Yapacağı bir işi yoksa, o günü yapılacak daha farklı, daha basit şeylere ayırırdı. Dizlerinin üzerinde çömelmiş, sol elindeki küçük kürekle toprağı eşeliyordu. Bahçedeki lavantaların köklerini kontrol ediyor, çürümüş yaprakları ayıklıyordu. Kulağında hafif bir rüzgârın sesi, burnunda toprağın keskin kokusu vardı. Bu küçük ritüel, içinde fırtına koparken bile onu hayata tutan tek şeydi. Başını önünden kaldırmadan, gelen ayak seslerini duymuştu zaten. Ancak o sesin sahibini görünce yüzünde, bahar sabahlarına özgü hafif bir tebessüm belirdi. "Abi?" dedi genç bir kadın sesi, tereddütle. Ali Asaf başını çevirdi, gözlerini kısıp ışığa doğru baktı. Açelya'ydı bu. Sessiz adımları, hep kendine has o temkinli haliyle karşısında duruyordu. Elinde bir kap, hafif eğilmişti. "Açelya?" dedi, gözlerinde gerçek bir şaşkınlıkla. Ayağa kalkarken avuçlarındaki toprağı birbirine vurarak temizlemeye çalıştı. "Ne zaman geldin sen?" Açelya başını hafifçe sola eğdi, omzundaki çantayı düzeltti. "Az önce. Kapıyı çaldım ama ses çıkmayınca buraya geldim. Hayrola, sabah sabah bahçeye atmışsın kendini?" Ali Asaf, her zamanki gibi kısa ama anlam yüklü bir nefes verdi. Eliyle üzerindeki toprakları silerken, bakışları yeniden lavantalara kaydı. "Havalar iyice soğumadan biraz bakım yapayım dedim de... Bunlar hassas biliyorsun. Kışa sağlam girmeleri lazım." Açelya, gözlerini onun yorgun yüzünde gezdirdi. Bu adam yıllardır böyleydi. Soğukkanlı ama bir o kadar da içi dolu. Ne zaman dinlese, bir başka duvarla daha karşılaştığını hissederdi. Ama içten içe bilirdi, bu adam o duvarların arkasında sessizce kanayan bir adamdı. Gülümseyerek kapta taşıdığı şeyi uzattı. "Annem mücver yapmıştı," dedi. "Seversin diye sana da gönderdi. Henüz sıcak." Ali Asaf'ın gözleri kısa bir an için parladı. Gerçekten de mücverin kokusu, çocukluğunun yaz sofralarını anımsatmıştı ona. Ama bunu yüzüne yansıtmak yerine, nazik bir ses tonuyla başını eğdi. "Annemi öpersin benim için öyleyse. Bu ara uğrayamıyorum fazla." Gözlerini devirerek dudağının kenarını kıvırdı kız. "Bu ara başka telaşelerin var tabii." Kafasında çok soru vardı. Abisine sormak istediği ancak sormaya çekindiği. Abisini seviyordu, onun da kendisini çok sevdiğini biliyordu. Ancak onunla arasında görünmez, sert bir duvar vardı. Ancak bunun kendisine özel olmadığını da biliyordu. Ali Asaf bir süre cevap vermedi. Gözlerini Açelya'nın yüzünde değil, elindeki küçük kürekte gezdiriyordu. Sanki söyleyeceği bir şeyi bastırmak için, dikkatini bilinçli olarak dağıtıyordu. Sonunda toprağa sapladığı küreği ağır bir hareketle yere bıraktı ve ayağa kalktı. Mücver kabını Açelya'nın elinden alırken, başıyla verandayı işaret etti. "Hadi gel, kahve de yapayım. Böyle elimde ağırlıkla ayakta kaldığın yeter." Açelya başını salladı, ama yürürken onun arkasından bakarken içinden bir şey geçiyordu. Ali Asaf'ın sırtı da yüzü kadar yorgun görünüyordu. Her adımında geçmişini taşıyordu sanki. Verandaya vardıklarında Ali Asaf, mutfağa yönelip kahve hazırlıklarına başladı. Açelya ise sandalyelerden birine oturdu, bakışları bahçeye takıldı. Sadece bir çiçek bahçesi değildi orası. Ali Asaf'ın sessizce konuştuğu, düşüncelerini gömdüğü, insanlardan uzaklaştığı küçük bir sığınaktı. Onu en çok bu hâliyle seviyordu belki de: Konuşmadan anlatabilmesiyle. Az sonra kahve kokusu verandayı sardı. Ali Asaf iki fincanla geldi, biri Açelya'nın önüne, biri kendi önüne. "Şeker koymadım. Hâlâ şekersiz içtiğini biliyorum." dedi sessizce. Açelya gülümsedi. "Hâlâ," dedi. "Küçükken de böyleydim. Acıya alışırsam büyürüm sanırdım." Bu lafı söylerken gözlerini kaçırmıştı. Ama Ali Asaf bu sözün altını hemen sezmişti. İçtiği ilk yudumda dudaklarını hafifçe büzdü. Sıcak kahvenin acılığı dudaklarını değil, içini yaktı. Ama alışkındı. Onun hayatında hiçbir tat, uzun sürmemişti zaten. Bir süre konuşmadan oturdular. Rüzgâr bir yaprağı yerinden koparıp veranda zeminine düşürdü. Ve sanki o yaprak, ikisinin arasında havada asılı duran her şeyi yere indiriverdi. "Okulun başlamış bu hafta." Ali Asaf'ın soru sorar gibi ses tonuna nazaran karşılık verdi kız. "Evet." "Niye söylemedin?" "Bu ara pek görüşemiyoruz, fırsat olmadı." diye karşılık verdi. Akabinde içinde günlerdir tuttuğu meraktan miras bir soru sordu. "Eee, o kızdan naber?" Anlamıyormuş gibi yaparak kaşlarını çattı Ali Asaf. "Hangi kız?" "O sabahki kızı diyorum işte. Apar topar beni eve çağırıp üzerini değiştirmemi istediğin." Kardeşinin kısık sesle yaptığı açıklamaya karşılık kaşlarını daha da çattı adam. "Açelya?" "Ya sanki ne dedim?" diye sordu Açelya, sitemkar bir edayla. "Bu bizim sırrımız değil mi? Kimseye söylemedim ama merak da ediyorum ne yapayım?" Ardından merakından miras sorularına yeni bir ekleme yaptı. "İdil'di değil mi adı?" Kardeşinin sorusunu geçiştirerek, kızgın bir dille karşılık verdi Ali Asaf. "Sen buraya magazin muhabirliği yapmaya mı geldin?" Açelya o anda, abisiyle arasındaki o duvarın öyle kolay kolay yıkılmayacağına tekrar emin olmuştu. Pes etmişti en sonunda, zaten bundan başka çaresi de yoktu. Ali Asaf gözlerini kaçırmış, kahvesinden bir yudum daha almıştı. Gözlerinin kenarında ince bir çizgi belirdi; belli ki içinde bir sıkışma vardı ama onu kelimelere dökmek gibi bir niyeti yoktu. Açelya o an anlamıştı işte. Bu adam konuşmak istemediğinde, bütün kelimeler dilsizleşirdi. Bir yerden sonra susmak, bir tür korunma biçimiydi onun için. Ama neyi koruyordu? Kendini mi, onu mu, yoksa adını bile koyamadığı başka bir şeyi mi? Açelya, fincanını yavaşça masaya bıraktı. Boğazında biriken sözcükleri yuttu. Başka bir yerde, başka bir zamanda, başka bir adamda belki karşılık bulabilecek cümleleri. "Ben kalkayım artık." dedi. "Annem merak eder sonra." Ali Asaf başını salladı ama bir şey demedi. Yalnızca sandalyesinden doğrulup, Açelya'yı bahçeye kadar uğurladı. Bahçe kapısına geldiğinde, Açelya kısa bir an durdu. Gözlerini çiçeklerin üzerinde gezdirdi. Lavanta dalları, sabah rüzgârıyla yana yatmıştı. "Abi... Senin iyi olmanı istiyorum. Gerçekten... sadece iyi olmanı. Başka bir şey değil." Ali Asaf bu defa gözlerinin içine baktı. Ve sonra başını eğdi. "Teşekkür ederim Açelya." Bu iki kelimeyle vedalaşmışlardı. Açelya, kapıdan çıkarken derin bir nefes aldı. İçindeki sıkışmayı biraz olsun dağıtmak için. Ama o nefes, dudaklarında buruk bir gülümsemeye dönüştü. Çünkü içi hâlâ oradaydı. Bahçedeki lavantaların arasında, o kahve fincanının kenarında bir yerde kalmıştı. Tam sokağın köşesini dönerken, park halindeki gri bir araçtan inen birini gördü. Omuzları dik, yürüyüşü kendinden emin bir adamdı. İki üç saniye boyunca göz göze gelmişlerdi. Açelya'nın kalbi o an hızla atmaya başlamıştı. Yüzüne yansımamaya çalıştı ama gözleri kaçamadı. Adam da onu tanımıştı. Hafifçe başıyla selam verdi. Sert ama nazik bir jestti. Yıllardır ailesine yakın duran, Ali Asaf'ın yanında güven duyduğu sayılı adamlardan biri. Açelya onu tanıdığı günden beri gözlerinin içine bir kere bile uzun uzun bakmamıştı. Ama kalbinde sakladığı, dillendiremediği o şey ilk kez şimdi bir çatlağa dönüşmüştü. Hafifçe başını eğip selamladı onu. Sonra hiçbir şey demeden, ardına bakmadan yürümeye devam etti. Timur ise onu izledi bir süre. Ardından gözlerini Ali Asaf'ın evine çevirdi. Ali Asaf kapının aralığından Timur'un arabasını görmüştü ama dışarı çıkmamıştı Kapının kapanış sesini, ardından uzaklaşan adımları duyduğunda derin bir nefes verdi. Açelya'nın kokusu hâlâ verandadaydı. Sütlü kahveyle lavanta arasında bir kokuydu. Sıcak ve samimiydi. Ardında tarifsiz bir hüzünlü taşıyordu. Salona geçerken, küçük tüy yumağı köpeği hemen yanına koştu. İsmini bile söylemeden, koltuğa oturur oturmaz kucağına atladı. O da alışkındı evin suskun sahibine. Onunla konuşmasa da yanında olmanın kafi geleceğini sezmişti. Ali Asaf başını yasladı. Avuç içiyle hayvanın başını sıvazlarken gözleri boşluğa daldı. Ama boşluk, o an İdil'in gözleriyle doldu. Karanlıkta bile parlayan, yaralı ama güçlü, mesafeli ama derin o gözlerle. Bir süre onu düşündü. Bugün tam bir ay olmuştu. Karanlığının karmaşasıyla boğuştuğu bir zamanda, bir gün çıkagelmişti karşısına. Ne kadar istemese de onu kendi karanlığına şahit etmişti. Avuç içi, köpeğin başında ağır ağır geziniyordu. Tüylerin sıcaklığı, parmaklarının arasından geçerken bile bir şeyleri unutturamıyordu ona. Unutmak değildi mesele. Zaten hiçbir zaman kolay olmamıştı onun için. Bir yüzü, bir sesi, bir anı... hafızasında öyle bir yer bulurdu ki, çıkarıp atmak mümkün olmazdı. Ve şimdi, o yerin tam ortasında İdil vardı. Gözlerini kapattı. Zihninde o günü yeniden yaşar gibi oldu. Genç kadının karşısında ilk duruşunu hatırladı. Caddenin ortasında, arabanın önünde canı yanarken bile kimseden geri durmayan bakışlarını, göz göze geldikleri o anı yeniden yaşar gibi oldu. Sanki zaman onun bakışlarında durmuştu. Ali Asaf için bu, kelimelerle anlatılamayan bir şeydi. Ama hissettiği çok açık bir şeydi. Daha önce hiçbir kadın için hissetmediği bir şey hissediyordu onun için. İdil'in adı, ağzına almaya cesaret edemeyeceği kadar kırılgandı onun için. Çünkü birine ad vermek, onu dünyana kabul etmekti. Oysa onun dünyası kirliydi, tehlikeliydi, sınırları bulanıktı. Ama yine de o gün İdil onun hayatına girdiğinde, yalnızca bir kadın değil, bir ayna da girmişti içeri. Ali Asaf o aynaya baktıkça, kendi karanlığının nasıl büyüdüğünü görüyordu. Ve en kötüsü İdil o aynadan çıkıp gittiğinde, geride yalnızca kendisini bırakmıyordu. Bir boşluk da götürüyordu beraberinde. Köpeğinin başı yavaşça dizine düşmüştü. Uykuyla uyanıklık arasında, güvenle kıvrılmıştı yanına. Ali Asaf gözlerini açtı. Bir anlığına, verandadaki çiçekleri görebildi salondan. Lavanta. İdil'in saçlarını anımsattı ona. Hafif dalgalı, rüzgârda savrulan ama kendi kökünden asla kopmayan... "Bu hikâyeye bulaşmaman gerekirdi." diye geçirdi içinden. "Bu karanlıkla hiç tanışmamalıydın." Ama sonra başka bir cümle düştü dudakları arasından. "Yine de iyi ki geldin." Çünkü onun gelişiyle bazı şeyler değişmeye başlamıştı Belki ilk defa biri onun geçmişine merakla değil, anlayışla bakmıştı. Belki ilk defa biri, onun suskunluğunda kaçış değil, kırılganlık sezmişti. Ve belki de ilk defa biri onun için, gerçekten önemli hâle gelmişti. Çünkü artık kaybetmekten korktuğu biri vardı. Köpeğin derin nefesiyle irkildiğinde elini hayvanın başından çekti. Ali Asaf gözlerini açtığında kapı zili çalıyordu. Sessizce ayağa kalktı ve kapıya yöneldi. Kapı ikinci kez çalmadı. Çalan kişi sabırlı biri olmalıydı. Ali Asaf kapıyı açtığında karşısında, üzerine gri bir mont geçirmiş, bakışlarını kaçırmayan, ama yüzüne asla gereksiz ifade taşımayan Timur duruyordu. "Ali Abi, kusura bakma bu saatte rahatsız ettim." Saat sabahın onuydu. Ve Timur bu saatte, üstelik tatil gününde onun kapısını çalmazdı. "Bir problem mi var?" Timur'un sesi sakindi, ama gözlerinde alışıldık olmayan bir gerginlik vardı. Ali Asaf gözlerini kısıp dikkat kesildi. Zihni, henüz söylenmemiş olanları tartmaya başlamıştı bile Timur kısa bir nefes alıp başını salladı. "Küçük değil. İçeride konuşabilir miyiz?" Ali Asaf gözünü onun üzerinden ayırmadan birkaç saniye sustu. Sonra başıyla içeri buyur etti. Timur içeri girdiğinde kapı arkasından yavaşça kapandı. Köpek hâlâ koltuğun üzerinde kıvrılmış, geleni önemsememişti bile. Ali Asaf, eliyle oturma odasındaki sandalyeyi işaret etti. "Kahve var. İstersen ısıtırım." Timur başını iki yana salladı. "Gerek yok. Çok kalmayacağım zaten." Ali Asaf da karşısına oturdu. Derin bir sessizlik çöktü odaya. Timur'un dudakları oynamadan önce gözleri çoktan konuşmaya başlamıştı. "Abi." dedi nihayet. "Polat, Polat Çamkara... İstanbul'a gelmiş." Ali Asaf'ın bakışları bir anda keskinleşti. Adını duyar duymaz, zihninin kıyısında yıllardır sessiz duran bir hayalet uyanmıştı sanki. "Ne zaman?" diye sordu, sesi hâlâ sakin ama gözleri sertti. "Dün gece." dedi Timur. "Çamkara Holding'in özel uçağıyla. Sadece iki kişi vardı yanında. Biri bodyguard, biri avukat." Ali Asaf bir an başını öne eğdi. Polat Çamkara. Çamkara. Bu soyadını duyduğu anda önce içinde soğuk bir öfke can buluyor, sonra geçmişin üzerine örtülü kara bir perdeyi aralıyordu. "Bir sebebi var mıymış?" diye sordu, tonundaki her kelime özenle seçilmişti. Timur, sağ elini dizine koydu. "Resmî olarak değil. Ama özel bir görüşme yapacakmış. Otelde değil, kendi evlerinden birinde kalıyor. Emirgan'da, Nazım Çamkara'dan kalma bir yazlık evde." Ali Asaf'ın dudakları ince bir çizgiye döndü. Bir şeyleri bastırıyordu. Ama onun bastırdığı her şey, içeride kırık bir saate dönüşüyordu. Tıkır tıkır işleyecek, zamanı geldiğinde patlayacak. "İstanbul'a dönmesi tesadüf değil." dedi. "Sancar'ın hareketlendiği, Çamkaraların İzmir ayağının kabuk değiştirdiği, bizim içeri sızdığımız bir dönemde... Polat'ın gelişi, bütün oyunu yeniden kurmak demek." Timur başını salladı. "Seninle özel olarak görüşmek isteyebilirler. Ya da seni test etmek için bir aracı gönderebilirler." Ali Asaf bir an düşündü. Sonra gözleri dalgınlaştı. "Yüzleri varsa karşıma çıksınlar." Timur biraz eğildi, sesini alçalttı. "Hatta belki ailene de..." Yarım bıraktığı cümlesini Ali Asaf tamamlamıştı. "Öyle bir şeye cesaret ederlerse karşılarına Ali Asaf değil, Maraz Ali olarak çıkarım." Timur, Ali Asaf'ın gözlerindeki gölgeyi fark etmişti. Orada öyle bir karanlık vardı ki, içine bakan her şey yönünü şaşırırdı. Ama o karanlığın içinden bir adam çıkmıştı yıllar önce. Adına "Maraz Ali" denmişti. Yasaların sustuğu yerde konuşan, adaletin göremediğini gören, ama bedelini de kendi elleriyle ödeyen bir adam. Timur'un sesi düşünceleri böldü. "Abi... Bu iş, senin sandığından daha karmaşık olabilir. Polat tek başına hareket etmez. Arkasında biri, belki de birileri vardır. Sadece seni izlemeye gelmemiş olabilir." Ali Asaf, başını yavaşça salladı "Biliyorum." Gözleri, odanın uzak bir köşesine takılmıştı. Sanki orada yıllar öncesinden kalma bir hatıra asılıydı. "Bu şehir bazı isimleri kolay unutur, bazılarını asla. Çamkara adı geçince insanların dili tutulur, gözleri kayar. Ama ben unutmadım. Hiçbirini." Bir süre sessizlik oldu. Yalnızca köpeğin derin solukları duyuluyordu. Saatin tik takları bile sanki temkinliydi o an. Timur, koltuğunun kenarına doğru kayarak ileri eğildi. "Bunu yalnız başına götürmeye çalışma. Sancar dosyası hâlâ açık biliyorsun ki." "O dosya açıldığı gibi kapanır, bir hamleme bakar." Timur'un yüzü ciddileşti. Ali Asaf'ın gözlerinin içine baktı. "Biliyorum. Senin bir hamlenin nelere mal olabileceğini en iyi ben biliyorum. Ama mesele artık sadece Sancar değil. Çamkaralar oyuna dönüyorsa, bu defa çok daha büyük bir hesaplaşma geliyor demektir." Ali Asaf gözlerini kıstı. "Zaten hesaplaşmadan başka bir şey kalmadı geriye." Timur başını salladı. Yutkundu. "Ne yapmayı düşünüyorsun?" Ali Asaf hafifçe geriye yaslandı. Eli hâlâ dizine kıvrılmış köpeğin sırtında geziniyordu. Sessizliğe bir anlığına izin verdi. Ardından soğuk ama net bir tonda konuştu. "Henüz hiçbir şey. Çünkü hâlâ bekliyorum." Timur kaşlarını çattı. "Neyi bekliyorsun?" Ali Asaf gözlerini kapattı. Sanki içinde bir teraziyi tartıyormuş gibi sessizce konuştu. "Son günü." Ardından ayağa kalktı. Timur'u ardında bırakarak ağır adımlarla koridora yöneldi. Ve sonra kimsenin bilmediği, yalnızca onun girdiği küçük bir odaya girdi. Bu oda onun geçmişiydi. Dosyalar, belgeler, haritalar, eski notlar... Ve bir duvarda, küçük bir resim vardı. Resim doksanlı yıllardan kalma küçük bir gazete kupürüydü. Üzerinde kalın puntolarla Kemer'de Zincirleme Trafik Kazası yazıyordu. Hemen aşağısında da şu cümleler dökülüyordu. "18 Ağustos 1992 / 17:41 Kemer'in sahil yolu üzerinde hız sınırını aşan bir otomobil, büyük bir tırın çarpması sonucunda şarampole yuvarlandı. Otomobilin şoför koltuğunda oturan Makine Mühendisi Ercüment Çakırcı (36), olay yerinde hayatını kaybetti. Yapılan araştırmalarda kendisinin Çamkara Holding'te çalıştığı öğrenildi." Belki bininci kez okuyordu bu yazıyı, bininci kez aynı duyguları, aynı kini yaşıyordu. Dolan gözlerini silerken bakışları gazete kupüründen ayrıldı. Sırtını duvara dönüp ellerini masaya yasladı. Ellerini masaya yaslamış, başını eğmişti. Avuçlarının içi terliydi. Dizlerinin bağı, fark ettirmeden gevşemişti. İçinde yıllardır susturduğu bir öfke, yine aynı köşede kıpırdanıyordu. Ercüment Çakırcı. Adını kimseyle anmazdı. Bilen de yoktu zaten. Ama o adı her sabah kendi içinden geçirdiğinde, bir hesap defteri daha açılırdı zihninde. Babasının ölümünden sonra söylenen o cümleleri hatırladı. "Talihsiz kaza işte." "Frenler tutmamış diyorlar." "Zaten yolu da tehlikeliydi." Ama o küçük gazete kupüründeki satırların ardındaki karanlığı fark etmesi uzun sürmemişti. Babasını kimse doğrudan öldürmemişti belki. Ama o ölüm, bir cinayet kadar planlı, bir kaza kadar sessizdi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.