İçeriğe geç

YARIM KALAN SENFONİ

Bölüm 13 · 20 dk okuma

YARIM KALAN SENFONİ

Bölüm 13

12- Güven

"Her şeyi ters görüyoruz. Verdiğimizi sandığımızda alıyoruz. Öyleyse biz gökyüzündeyiz ve Tanrı yeryüzünde acı çekiyor." -Leon Bloy ✦ Ocak 1979, İzmir. İzmir yalnız gevreğiyle, çiğdemiyle, boyozuyla değil, nemiyle de meşhurdu. Bu şehirde kış nedir pek bilinmezdi. Ocakta bile yorganlar terletirdi. Baharın ilk esintileri en önce İzmir'in yolunu tutardı. Böyle bir günde kütüphanede oturmuş, dönemin son sınavlarına çalışıyordu Nurcan. Artık ders notu görmek, içinde tarifsiz bir nahoşluk bırakıyordu. En sonunda dayanamadı, kalın kitabı kapatarak dudakları arasından bir nefes verdi. Üniversitenin bitmesine yalnız bir dönem kalmıştı. Dört-beş ay daha dişini sıkması gerekiyordu. Sonraki süreçte her şeyin çok daha güzel olacağına inanıyordu. Hayatın kendisi için kurduğu tüm yollardan habersiz kendince bir yol çiziyordu. Mezun olduktan sonra yalnızca resime yönelmek istiyordu. Ne kadar hayallerinin önüne ket vurulsa da o buna sonuna dek baş kaldırmayı seçmişti. Eşyalarını toparlayarak kütüphaneden çıktı. Kampüsün bahçesinde öğle kalabalığı vardı. Derslerinden çıkan öğrenciler kantine doğru akıyor, kimi amfi önlerinde gruplaşmış hararetle tartışıyordu. Duvarlarda taze boyayla yazılmış sloganlar, "Bağımsız Türkiye" ve "Yaşasın Milliyetçi Gençlik" yazıları birbirine karışıyordu. Çoğu, gecenin ayazında aceleyle sürülmüş yazılardı. Nurcan, kütüphaneden çıkarken bir an durdu. Elinde tuttuğu defterlerin köşesine rüzgâr çarpıyordu. İçinde bir sıkıntı vardı. Bu okulun koridorları giderek derslerden çok sloganlarla doluyordu. Arkadaşlarından bazıları gruplara katılmış, tartışmalarda hararetle yerlerini almıştı. Ama Nurcan hiçbirine ait hissetmiyordu. Onun dünyası tuval ve boya kokusuydu. Adımlarını hızlandırdı, fakülte kapısından çıkıp kantine doğru yöneldi. Tam o sırada kalabalığın içinde yükselen bir ses, tüm bahçeyi yankıladı: "Faşistler dışarı!" Ardından başka bir grup bağırdı: "Kahrolsun komünistler!" Bir anda taşlar, sopalar havada uçuşmaya başladı. Bahçenin ortasında iki grup birbirine girmişti. Çığlıklar, koşuşturmalar... Nurcan'ın kalbi sıkıştı. Yanına gelen kız arkadaşları panikle koluna yapıştı. "Nurcan, koş!" Ama o olduğunda sadece birkaç adım atabilmişti ki, bir taş ayaklarının hemen önüne düşerek sıçradı. Defterleri elinden kayıp yere saçıldı. Dengesini kaybedip yere çöktü. Çevresinden geçen ayaklar, omzuna çarpan kollar içinde nefesi kesilmişti. Tam o anda kalabalığı yaran sert bir ses işitildi: "Dağılın! Ordu adına söylüyorum, herkes geriye çekilsin!" Simsiyah postalların sert adımları taştan zemine vuruyordu. Nurcan başını kaldırdığında gördü: Bahçeye birkaç inzibat girmişti. Üniformaları gerginlik kadar sertti. İçlerinden biri, diğerlerinden daha sakin ama daha kararlıydı. Onun gözleriyle buluştu. Beyaz gömlekli genç... O sinema gecesinde göz göze geldiği, kalbinin ritmini değiştiren yabancı. Şimdi karşında, ama bu kez üniformayla. Apoletleri güneşte parlıyor, omzunda silahı vardı. Nurcan'ın gözleri büyüdü. Dudakları aralandı ama ses çıkmadı. Hakkı, birkaç adımda onun yanına geldi. Yerde saçılan defterlere bakıp sonra Nurcan'ın yüzüne eğildi. Elini uzattı. "İyi misiniz?" Nurcan, kalbinin gürültüsünden bu sesi zar zor duydu. O an zaman durmuştu. "Ben... iyiyim." dedi, sesi kısık. Hakkı onun elini sıkıca kavradı, yerden kaldırdı. Nurcan'ın parmakları onun nasırlı avuçlarına değdiğinde içinde bir ürperti dolaştı. Defterlerini toparlamaya çalışırken Hakkı da eğildi, birkaçını eline aldı. Nurcan'ın gözü ona takılı kaldı. O yüz... sinemada yalnızca birkaç saniyeliğine gördüğü tebessüm, şimdi tam karşısındaydı. "Teşekkür ederim." dedi Nurcan, gözlerini kaçırarak. Hakkı defterleri uzattı, başıyla selam verdi. Ama bakışlarını ondan ayırmadı. Gözlerinde bir sorgulama, bir tanıma isteği vardı. "Dikkatli olun." dedi sert ama içten bir sesle. "Bu ortamda kalmayın." Nurcan tam "Sizi daha önce..." diyecek oldu, ama sözleri boğazında kaldı. Hakkı, disiplinin getirdiği bir aceleyle arkasını döndü. Diğer inzibatlara emir veriyor, grupları dağıtmaya çalışıyordu. Kalabalık yavaş yavaş uzaklaşırken Nurcan hâlâ olduğu yerde, defterlerine sarılmış bakıyordu. İçinde tuhaf bir şey vardı. O sinemada hissettiği sıcaklık, şimdi çok daha yakıcıydı. Arkadaşı Emel yanına koştu. "Nurcan, ne yapıyorsun? Çabuk buradan gidelim." Nurcan, gözlerini Hakkı'dan ayıramadı. Onun kalabalığın ortasında, askerî disiplinle ama gizli bir özenle düzen kurmaya çalıştığını izledi. Emel kolunu çekiştirdi. "Hadi!" Nurcan istemsizce yürümeye başladı. Ama adımlarını ağır atıyordu. Başını son bir kez çevirdiğinde, Hakkı da ona bakıyordu. Kısa, sessiz bir bakışma. Sonra her biri kendi yoluna döndü. Nurcan'ın kalbi, o an yazgısının değiştiğini biliyordu. ✦ 13 Ekim 2008. Günler birbirini benzer şekilde takip ediyordu. Ben sevdiğim adamın intikamını almak üzere bir yola adım atalı neredeyse bir ay olacaktı. İlk on beş gün ne kadar çalkantılıysa, son on gün o kadar durgundu. Her sabah Maraz Ali beni okula bırakıyordu. Ben de okula giriyormuş gibi yaparak kimsenin beni göremeyeceği bir yerde saklanıyordum. Emel Teyze'ye bir daha yakalanmamak için, Maraz Ali'ye görev yerimi değiştirdiğimi söylemiştim. O da bana, "Çok iyi yapmışsın." demişti. Sebebi de Sancar'ın bana ulaşmasının böylece daha da zorlaşacağı olduğuydu. Aslında evet, kendim için iyi bir şey yapmıştım ve bu iki durumda bana avantaj sağlamıştı. Günler böyle akarken, gerçek hayatımda karşılaştığım bazı ufak krizlerle de mücadele ediyordum. Bu krizlerin başınıysa Adanalı çekiyordu. Zor bir adamdı, hakkında konuşulduğu kadar vardı. Asla söz dinlemediği gibi, durmadan bela çekiyordu. Yaş olarak benden on beş yaş büyüktü ancak rütbe olarak küçüktü. Amir olması için ona vaktinde çok teklif gitmiş ancak o başkomiser olarak kalmayı daha münasip görmüş. Bu münasipliğiyse gün gelmiş, benim başımı ağrıtmıştı. Cihan Abi de zor bir adamdı mesela, onun da çok keskin, sert tarafları meşhurdu. Ama Allah yukarıda, söz dinlemeyi bilirdi. En azından Yavuz Başkomiser gibi belaya kendi atlamıyordu, bela kendisini buluyordu. Aracımı sekiz katlı, geniş plazaya yakın bir kaldırıma park ettim. Ellerimi direksiyondan ayırıp el frenini çektim ve kontağı kapattım. İndiğim aracımı kilitlediğim ve kapısının üzerinde lalın harflerle ERC Mühendislik yazan büyük yapıya doğru yürüdüm. Adımlarım sakin bir ritim tutarken gözlerim usulca etrafı izliyordu. Binanın cephesi, doksanların sonunda yapılan plaza modasının izlerini taşıyordu. Gri camlar, antrasit renkte kompozit panellerle çerçevelenmişti. Modern görünmeye çalışıyordu ama İstanbul'un nemli havasıyla yer yer kirlenmiş yüzeyleri, binayı olduğundan daha yaşlı gösteriyordu. Ön cephesinde küçük bir otopark vardı. İçerideki araçlar, dışarıdan geleni süzer gibi sıralanmıştı: bir Passat, bir Toyota Avensis, bir Renault Laguna... Hepsi koyu renkliydi. Ve hepsi, fazla dikkat çekmeyecek türden ciddi arabalar. Bugün bir ziyarette bulunuyordum. Resmî bir gerekçem yoktu. Bu, istihbarat notlarına yazılamayacak türden bir ziyaretti. Ali Asaf beni çağırmamıştı. Hiçbir teklif, davet, bahane ya da bahanesizlik yoktu. Ama ben gelmiştim. Binaya yaklaşırken ayakkabılarımın topukları taş zemine yumuşak bir ritimle vuruyordu. Öğle arasıydı. Ekimin serinliği üzerime kalın bir trençkot giydirmişti. Ceketimin cebinde sadece kimliğim ve küçük bir not defteri vardı. Polis kimliğimden bir eser bırakmamak için silahımı yanımda getirmemiştim. Girişteki güvenlik kulübesine yöneldim. Otuz beşlerinde olduğunu tahmin ettiğim bir adam, eski model bir masanın arkasında oturuyordu. Üzerindeki gömlek, terle karışık bir ütü izi taşıyordu. Gözlüğünü burnunun ucuna yerleştirmiş, Cumhuriyet gazetesi okuyordu. "Merhaba," dedim nazikçe. "Ben Ali Asaf Çakırcı'yla görüşmek istiyordum." Adam gözlüklerini çıkardı. Hafifçe doğruldu. "Randevunuz var mıydı?" "Yok, ama siz adımı söylerseniz eğer, o beni yanına kabul edecektir." dedim, kendimden emin bir tavırla. "Adınız?" "İdil Talia Berger." "Pekala, ben hemen sekreter hanıma haber vereyim." dedi, telefonun tuşlarına bastı. Yaklaşık on beş saniye sonra konuşmasını bitirdi. Ardından bana dönerek başını salladı: "Buyurun, ikinci kata çıkın. Sekreter hanım size yardımcı olacak." Yaklaşık on beş saniye sonra konuşmasını bitirdi. Ardından bana dönerek başını salladı: "Buyurun, ikinci kata çıkın. Sekreter hanım size yardımcı olacak." Teşekkür edip içeri girdim. Giriş holü, yer yer çatlamış mermerle kaplıydı. Zemindeki taş desenleri, geometrik ama biraz eski kafalıydı. Sol tarafta küçük bir banko, sağda bir oturma grubu vardı. Koyu yeşil kumaş döşemeli koltuklar, 2000'lerin başında alınmış gibiydi. Arka fonda, boğuk bir klimanın sesi duyuluyordu. Hafif bir motor uğultusu gibi. Asansörün düğmesine bastığımda çıkan ses tiz ve mekanikti. Yavaşça ikinci kata çıktım. Kapı açıldığında, karşıma uzun koridorlu bir kat çıktı. Camlı ofis bölmeleri sağlı solluydu. Ahşap görünümlü laminat kapılar, odaların isimlerini küçük plakalarda taşıyordu. Sol koridordan ilerlediğimde, kapısı açık bir oda gördüm. Kapının üstünde şunlar yazıyordu: Ali Asaf Çakırcı, Genel Müdür. Murat bana Ali Asaf'ın babasının mühendis olduğunu, küçükken onu bir kazada kaybettiğini ve hayalinin bir mühendislik şirketi kurmak olduğunu anlatmıştı. Babası, bu hayali gerçekleşmeden öldüğü için bunun Ali Asaf'ta bir yara bıraktığını da söylemişti. Babasının hayalini gerçekleştirmişti. Ancak bunu belki de benim Uğur'la birlikte tüm masum insanların canını yakarak yapmıştı. Sekreter masası kapının hemen dışındaydı. Kırklarının başında, düzgün giyimli, koyu kahverengi saçlarını ensede toplanmış bir kadın ayağa kalktı. Gülümseyerek yaklaştı. "İdil Hanım değil mi?" "Evet." "Buyurun, geçebilirsiniz. Ali Asaf Bey içeride." Hiçbir şey demeden başımı salladım ve kapıya yöneldim. İçeri girerken, göğsümdeki ritim bir adım aksadı. Kapıyı tıklatmadım. Hafifçe aralık olduğu için, sessizce içeri süzüldüm. Maraz Ali masasında oturuyordu. Gömleği gri tonlarında, kolları dirseğe kadar sıyrılmıştı. Önündeki belgeleri inceliyordu. Kalemini masaya bıraktı ve başını kaldırdı. Göz göze geldiğimizde bir anlık tereddüt yaşandı. Şaşırdı. Ama hemen toparlandı. "İdil?" İsmimi bahşederken, sesi hiç olmadığı kadar tebessüm ediyordu. Onunla birlikte tebessüm ederek karşılık verdim. "Merhaba." Bana birkaç adım yaklaştı ve aynı şaşkınlığını koruyarak, "Hoş geldin." dedi. "Hoş buldum." Yüzümdeki suni tebessüm hala varlığını koruyordu. "Bugün ders arasında öğlen ne yapsam diye düşünüyordum, seni ziyaret edeyim dedim." "Çok iyi demişsin, iyi ki geldin." Gözleri, sanki izlemekten haz duyduğu bir manzaraya bakar gibi buluşmuştu gözlerimle. Bu bakış, beraberinde sessizliği getirmişti. Sessizliği bozansa, faili olmuştu. Eliyle masasının önündeki koltuğu işaret ederek, "Buyur lütfen, otur." dedi. Gözlerim bir an ofisin içini taradı. Modern sayılmazdı ama sade ve düzenliydi. Koyu ceviz rengi masa, cam kitaplık, duvardaki bir çerçevede Atatürk'ün imzalı bir portresi. Masanın üzerinde bir ajanda, üç kalem, bir de siyah döküm telefon vardı. Her şey yerli yerindeydi. Ama bu düzenin altında, bir şey gizli gibiydi. Sessizce oturdum. Üzerimdeki trençkotu çıkarmadan, sandalyeye hafifçe iliştim. Oturduğumda aramızdaki masa bir sınır çizgisi gibiydi. Ne kadar yakın durursa dursun, Ali Asaf'ın gözlerindeki mesafe hep aynıydı. Ölçülüydü. Dozunda. Ama beni tanımaya çalışan bir derinliği de vardı. Bu, meslekî değil; içgüdüseldi. Ve beni en çok yoran da buydu. Gözlerimin içine bakarken benden bir parça almaya çalışıyordu sanki. Ben mi? Ben hiçbir şey çaktırmamaya yeminliydim. Omuzlarımı ne fazla geriyor ne fazla bırakıyordum. Bakışlarımı ne kaçırıyor ne uzun süre sabitliyordum. Sıradan bir ziyaretin içindeki sıradan bir kadındım sözüm ona. "Nasılsın?" diye sordu. Sorunun sıradanlığı, altındaki asıl niyeti gizlemeye yetmiyordu. "Okulun ilk haftaları yoğundu biraz. Ama alışkınım." Cevap verirken gözlerimle yüzünü inceliyordum. "Bir kahve içer misin?" "Olur." Masasındaki telefon ahizesini kaldırdı. Sekreterine "İki sade kahve, lütfen." dedi. Sonra tekrar bana döndü. Bu adam her zamanki gibi derli topluydu. Gömleği hâlâ ütülüydü. Saçları hiç dağılmamıştı. Elindeki kalem bile masaya koyduğu açıyla hâkimiyet hissi veriyordu. Denkleme eklenecek bir bilinen yoktu. Denklem, artan bilinmeyenleriyle daha zor, daha karmaşık bir hale geliyordu. Maraz Ali benim için yalnız sevdiğim adamın katili ya da bir suçlu değil, aynı zamanda çözmesi zor bir matematik denklemiydi. Kahvelerimiz daha gelmemişti. Sessizlik, ofis masasının yüzeyine usulca serilmiş bir örtü gibiydi. Gözlerim Ali Asaf'ın dudaklarının kenarındaki iyileşmeye yüz tutmuş yara izine kaymıştı. O geceyi hatırlamamak mümkün değildi. Oysa şimdi, karşımda oturan adamın üzerindeki her iz, zamanın yavaşça örtmeye çalıştığı bir suç mahalli gibiydi. "Eee, öğlen yemeğe çıkıyor musun?" diye sordum, bir konu açarak. "Genelde dışarıdan söylerim ben." diye karşılık verirken yüzünde hala aynı sahici tebessüm vardı. "Ama istersen, senin için bir değişiklik yapabilirim." Suni gülüşümü hiç bozmadan karşılık verdim. "Onure olurum." Benim yüzüme yansıyan her mimik, gerçek duygularımla birebir çelişirken, onunkiler asla çelişmiyordu. Benim tebessümüm, yakınlığım, samimiyetim sahteydi. Onunkiyse daha önce hiçkimsede görmediğim kadar gerçekti. Bana gerçekten güveniyordu ve Rıza Baba'nın da tahmin ettiği gibi benden etkilenmeye başlamıştı. Buna sevinmeli miydim? İntikam almak isteyen, sevdiği adamı kaybetmiş bir kadın olarak belki evet ama İdil olarak hayır. Çünkü istediğim aslında sadece güvenini kazanmaktı. Ancak görünen şuydu ki ona verdiğim, güvenden daha fazlasıydı. Öğle yemeği için ofisten çıkmak üzereyken kapı tıklatıldı, sekreter tekrar içeri girdi. "Ali Asaf Bey, bir misafiriniz daha var." "Kim?" "Yavuz Sağlam, eski bir arkadaşınızmış." Duyduğu isim üzerine kaşlarını çatarak bir süre yanıtsız kaldı Maraz Ali. Ben de ondan farklı değildim. Adanalı? Ne işi vardı onun burada? Ali Asaf beş saniye sessizlik sonrası dudaklarını araladı ve sekretere, "Peki, içeri alabilirsin." dedi. Ardından bana dönerek, "Kusuruma bakma lütfen." dedi. Yüzünde mahcubiyetinin nişanesi bir ifade vardı. "Önemli değil." dedim sadece, sesim hafifçe titrerken. Sekreter odadan çıktıktan dört saniye sonra kapı tekrar açıldı ve içeri on gündür varlığına aşina olduğum Yavuz Başkomiser girdi. "Yavuz Abi?" Adanalı'nın adımlarının sesi odanın içindeki gerilimi daha da ağırlaştırıyordu. Siyah montunun yakasını hafifçe kaldırmış, bir elinde dosya çantasıyla içeri girdi. Gözleri önce bana kısa bir bakış attı, ardından Ali Asaf'ın gözlerinde sabitlendi. "Ali..." dedi, sesi tok ve ölçülü. "Merhaba koçum." Ali Asaf sessiz kaldı bir süre. Benim gibi bir anda karşısında Adanalı'yı görmeyi beklemiyordu haliyle. "Yavuz Abi..." diye mırıldandı bir süre sonra. "Hoş geldin." Yüzünde kısık bir tebessüm belirdi sonra. Adanalı'ya daha da yaklaşarak önce onun elini sıktı, ardından da birbirlerine sıkıca sarıldılar. Bense far görmüş tavşan gibi açık gözlerimle onları izliyordum. "Nerelerdesin oğlum sen?" diye sordu Yavuz Bey, yüzünde mağrur bir gülüşle. Gözleri dolmuştu. "Buralardayım bir süre." Ali Asaf'ın omzuna bir süre daha bastırdı Yavuz Başkomiser. Sanki yılların hasreti, öfkeyle karışık bir özlemin ardından gelen teselliydi bu. Sonra yavaşça geri çekildiler. Yavuz Başkomiser, gözlerini kıstı. Çenesini hafif yukarı kaldırarak onu süzdü. Ali'nin yüzünde, dudaklarının kenarına yerleşmiş kısa bir tebessüm dolaştı. Ne tam gülüştü ne de tam ciddiyet. Eliyle ofisini gösterdi. "İş kurdum, öyle çalışıyorum işte." Adanalı başını salladı, bakışlarını kısa bir süre odanın içinde gezdirdi. "İyi yapmışsın. Ne kadar zaman geçti değil mi... Sanki dün gibiydi." Ali tebessümle başını eğdi. "Dün gibi ama değil. Araya yıllar, yollar girdi." Ben, onların bu samimiyetine şahitlik ederken, kendimi bir anda dışarıdan izliyormuş gibi hissettim. Yüzlerinde taşıdıkları ifade, çok eski bir dostluğun izi gibiydi. Adanalı'nın sert görünen çehresi yumuşamış, Ali'nin bakışlarıysa daha az mesafeli olmuştu. "Buralara daha önce hiç gelmemiştin." dedi Ali, koltuğunu işaret ederek. "Oturmaz mısın?" Yavuz Başkomiser, çantasını sandalyenin yanına bıraktı, ağır adımlarla koltuğa oturdu. Elleri dizlerinde birleşti. "Doğru diyorsun. Hiç gelmedim. Ama merak ettim. Ne yapıyorsun, nasıl gidiyor diye." Ali başını olumlu anlamda salladı. "Şükür. Yoğun ama güzel gidiyor. İnsan, emeğini verdiği yerde bir şeyler ortaya çıkınca mutlu oluyor." Yavuz Başkomiser gözlerinde hafif bir gurur parladı. "Sen hep çalışkandın zaten. Yorulmak nedir bilmezdin. Şimdi de öyle bakıyorum." Ali kısa bir kahkaha attı. "Hâlâ öyle. Bazen fazla bile." Sohbet, eski günlerin havasını taşıyordu. Yavuz Başkomiserin gözlerinde dolmuş yaşlar vardı ama o, gülümsemeyi bırakmıyordu. Ali ise dostuna bakarken uzun süredir unuttuğu bir sıcaklığı hatırlıyor gibiydi. Ben, sessizce oturduğum yerden onları izliyordum. Aralarındaki bağ, sözcüklerden çok daha fazlasını söylüyordu. Yılların ayrı düşürdüğü iki insan, sanki hiç ayrılmamış gibi konuşuyordu. Adanalı'nın bakışları bir an bana döndü. Sonra tekrar Ali Asaf'a bakarak, "Hanımefendi kız arkadaşın mı?" diye sordu, merakla. Bir anlığına nefesim göğsümde asılı kaldı. Gözlerim, kahve fincanının kenarında takılı kalmış gibi görünüyordu ama kulaklarım Ali Asaf'ın vereceği cevaba kilitlenmişti. Ali, dudaklarının kenarında beliren tebessümü saklamadı. Bakışlarını bana kaydırarak, sanki gözlerimin içine değil de, kalbimin en derinine sesleniyormuş gibi konuştu. "Yok... Yani henüz arkadaşız." O iki kelime, odanın havasını bir anlığına değiştirdi. Yavuz Bey'in kaşları hafifçe kalktı, dudaklarında alayla karışık bir gülümseme belirdi. "Ama yakışıyorsunuz da." dedi, sesinde hafif bir takılma vardı. Benimse dudaklarımda zar zor tutabildiğim suni tebessüm sabit kaldı. Öyle olmalıydı. Çünkü gülümsemenin ardına saklamazsam, içimdeki çalkantıyı dışarı vuracaktım.   "Öğretmen kendisi." dedi Maraz Ali, bana bakarak ekledi. "Adı İdil." Adanalı başıyla onayladı. "Memnun oldum." dedi, bana kısaca dönerek. Sesinde nezaket vardı ama bakışlarında merakın ötesinde bir şey daha vardı; ölçüp tartan, sorgulayan bir dikkat. "Ben de memnun oldum." dedim, dudaklarımda hafif bir tebessümle. Sesim ne fazla samimi ne fazla soğuktu. Tam ortadaydı. "Öğretmenlik çok kutsal bir meslektir. Çok takdir ettim sizi, yani bakın ben polis olmasam kesin öğretmen olmuştum." Sözlerini, sanki duygularını dışa vurur gibi söylüyordu Adanalı. O anda, Maraz Ali'ye karşı bana rol yaptığı ortadaydı. Yüzüme suni bir tebessüm yerleştirerek karşılık verdim. "Kutsal bir meslektir evet, ben de mesleğimi çok seviyorum. Teşekkür ederim." İçimdeki gerginliği olabildiğince bastırmaya çalışıyordum. Gerginliğimin sebebiyse gayet açıktı. Bir buçuk yıldır üzerinde çalıştığım operasyonum, daha dün gelmiş Adanalı'nın sorumsuzca davranışları yüzünden risk altına girmişti. Bu duruma duyduğum duygularımı askıya alıp, ciddiyetimi korumaya devam ettim. Kahveler bitene dek sohbet ağır ağır sürdü. Adanalı, arada eski günlerden birkaç küçük anı daha anlattı, Ali tebessümle eşlik etti. Ama gözlerinde bir yer vardı ki, hep geçmişle bugün arasında bir çizgide asılı kalıyordu. Bir süre sonra Yavuz Başkomiser, saate baktı. Sandalyesinde doğrulup çantasını aldı. "Ben kalkayım artık. Başınızı daha fazla ağrıtmayayım." Ali hemen ayağa kalktı. "Olur mu abi öyle şey? İyi ki geldin." Yavuz Başkomiser ona dostça sarıldı. "Yakında yine görüşelim. Bırakma kendini." dedi, gözlerinde derin bir vefa ışığıyla. Sonra bana dönerek kibarca başını eğdi. "Memnun oldum, İdil Hanım." "Ben de." dedim, dudaklarımda ölçülü bir tebessümle. Adanalı, Maraz Ali'ye son kez bakarak kapıya yöneldi. Adımlarının sesi koridorun sessizliğinde kaybolana dek odada bir sessizlik hâkim oldu. Kapı kapanınca, yalnız kaldık. Ali yerinde bir süre sessiz kaldı. Parmakları masanın kenarına usulca vuruyordu. Sonra gözlerini bana çevirdi. İçinde, biraz önceki neşenin yerini almış bir dinginlik vardı. "Yavuz Abi be..." dedi kısık bir sesle. "Bazen insanın geçmişinden biri çıkıp gelince, nefes almak kolaylaşıyor." Ben de bakışlarımı kahve fincanımda topladım. "Öyledir..." dedim. Sesimdeki mesafeyi korumaya çalıştım. Ali bir süre daha bana baktı, sonra dudaklarının kenarında hafif bir tebessüm belirdi. "Senin gelmen de iyi geldi." Kalbim bir anlığına hızlandı ama yüzümdeki tebessüm hiç değişmedi. Yalnızca başımı eğerek karşılık verdim. Ardından, yerimden hafifçe doğruldum. "Müsaade isteyeyim artık. Vakit ilerledi." Ali hemen ayağa kalktı. Sandalyemin geriye itilmesiyle çıkan ses, odanın sessizliğine karıştı. "Ben seni aşağıya kadar geçireyim." "Gerek yok." dedim, nazik ama kararlı bir sesle. "Buraya kadar zahmet ettim, aşağıyı da bulurum." Bir an tereddüt etti, sonra başıyla onayladı. "Peki. Ama yine gel, olur mu?" Dudaklarımda yapay bir tebessümle başımı salladım. "Gelirim." Kapıya yöneldim. Elim kapı kolundayken gözlerim bir anlığına ona döndü. O ise hâlâ ayakta, bana bakıyordu. Gözlerinde bir sorgulama yoktu artık, yalnızca sükûnet vardı. Kapıyı açıp dışarı çıktım. Arkamdan kapanan kapının sesi, içimdeki çarpıntıya eşlik etti. Bir perde daha kapanmıştı. Ama oyun hala devam ediyordu. Kapıdan çıktıktan sonra derin bir nefes aldım. Asansöre doğru yürürken içimdeki çarpıntıyı bastırmaya çalışıyordum. Oyun, sandığımdan çok daha zor bir hâle geliyordu. Her yeni temas, beni amaca yaklaştırırken aynı zamanda daha büyük bir riskin içine çekiyordu. ✦ Merkeze dönünceye dek içimdeki gerginliği atamamıştım. Masama oturmadan önce kendime bir yasemin çayı koymuş ve kimseyle muhatap olmadan işime dönmüştüm. Gerginliğimin altında yatan sebep henüz ortalarda yoktu. O gelinceye dek, kendimi başka şeylerle meşgul etmiştim. Çay bardağımın buğusu yüzüme vururken önümdeki evraklara bakıyordum ama hiçbir satır aklımda kalmıyordu. Zihnim, hâlâ Ali Asaf'ın ofisinde geçen dakikalara takılıydı. Yavuz Başkomiser'in gelişi, Ali Asaf'ın bakışları, söylediği kelimeler... Hepsi üst üste binen görüntüler gibi kafamın içinde dönüyordu. Tam kalemi elime almış, not defterime birkaç şey karalamaya hazırlanıyordum ki masama yaklaşan gölge dikkatimi dağıttı. Başımı kaldırdığımda Rıza Baba'yı gördüm. Ceketinin düğmeleri ilikli, gözlerinde o her zamanki ciddi ama güven veren ifade vardı. "İdil." dedi, sesi yumuşak ama derindi. "Biraz konuşalım." Başımı salladım, ayağa kalktım. Odanın yan tarafındaki küçük toplantı odasına geçtik. Rıza Baba kapıyı kapattı, masanın karşısına oturdu. "Anlat bakalım." dedi. "Ne oldu? Derin bir nefes alarak başladım. "Ali Asaf'la konuştum. Artık güvenini tamamen kazandığımı söyleyebilirim. Buraya kadar bir sorun yok, sorun ben onunla beraberken Adanalı'nın çat kapı oraya gelmesi." "Eee?" Bu karşılığı vermesini kesinlikle beklemiyordum. Afallayarak sessiz kaldım. "Ne var bunda? Biliyorsun ki Adanalı'nın malum kişiyle eskiden kalma bir ahbaplığı var." "Tek sorun bu değil ama Rıza Baba. Onun yanında operasyonu riske atacak şeyler sordu." "Neler sorduğunu bilemem, Yavuz biraz patavatsız bir adamdır evet ama öyle operasyonu gerçekten riske atacak kadar ileri gideceğini zannetmiyorum." diye açıklayarak beni telkin etmeye çalıştı. "Bak, Yavuz biraz çözülmesi zor biridir evet. Ama çok güçlü, iyi bir polistir. Ona biraz zaman ver olur mu kızım?" Derin bir nefes verdim. Rıza Baba'nın sözleri kulağımda yankılanırken ellerim masanın kenarında sıkılıydı. "Biraz zaman ver..." dedim içimden. "Zaman..." Bu kelime, sanki sırtıma daha da fazla yük bindiriyordu. "Tamam Rıza Baba." dedim kısık bir sesle. "Ama şunu bilin ki, bu işte en küçük hatanın telafisi olmayacak. Ben hata yapmam, ama onun yanında hata yapılırsa sonuçlarını hepimiz çekeriz." Rıza Baba gözlerimin içine baktı, başını eğdi. "Farkındayım kızım. Senin bu işe nasıl tutunduğunu, nasıl ayakta kaldığını görüyorum. Ama unutma, tek başına değilsin. Ben, Nevzat Müdür, ekibin... hepimiz buradayız." Başımı eğerek onayladım. "Biliyorum Rıza Baba." Odasından çıktım, koridordan ilerlerken nefesim biraz olsun hafiflemişti. Ama o rahatlama fazla sürmedi. Kendi odama yönelirken köşede Adanalı'yı gördüm. Duvara yaslanmış, sigarasını yarılamıştı. Gözleri beni görünce kıstı, sigarasını yere atıp tabanıyla ezdi. "Sohbetiniz bitti mi?" dedi, sesi alayla sert arasında bir yerdeydi. "Yavuz Bey," dedim, yürümeye devam ederek. "Siz ne yapıyorsunuz Allah aşkına?" Ne sorduğumu anlamayarak etrafına bakındı. "Ne yapıyorum?" "Yarım saat önce operasyonu nasıl bir riske attığınızın farkında mısınız?" Sesim ne çok keskindi ne de çok yumuşak. Yaptığından hoşlanmadığımı belirtecek kadar netti. "Pardon? Benim eski bir çalışma arkadaşımı ziyaret etmemin operasyonu riske atmamla ne ilgisi var acaba?" diye sordu, bana bakış açımı sorgulatarak. "Benim de orada olmamla bir ilgisi olabilir mi?" "Ben sizin orada olduğunuzu nereden bileyim, her dakika sizi mi izliyorum?" "Hadi buna kabulüm, ya malum kişinin yanında söyledikleriniz?" diye sordum, ardından o anki gerginliği yaşayarak onun sorularını taklit ettim. "Yok evlilik düşünüyor musunuz, yok çok yakışıyorsunuz falan." "Farz edin ki sizin oynadığınız oyuna kendimce bir destekte bulundum, ne var bunda?" Verdiği karşılık çok rahat, çok tereddütsüzdü. "Sizden destek isteyen oldu mu peki?" diye sordum, kaşlarımı daha da çatarak. Adanalı, omuzlarını dikleştirip dudaklarının kenarına alaycı bir tebessüm yerleştirdi. "Sizden destek isteyen oldu mu peki?" Sözleri o kadar rahat, o kadar kendinden emin çıkmıştı ki, sinirlerimin damarlarıma iğne gibi battığını hissettim. Derin bir nefes aldım, ellerimi göğsümün önünde bağladım. "Bakın Yavuz Bey," dedim, sesim buz gibiydi. "Benim oynadığım oyun ince bir ip üstünde yürümek gibi. Siz kalkıp o ipin üstüne atladığınızda, sadece benim değil, herkesin hayatını tehlikeye atıyorsunuz. Buna hakkınız yok." Adanalı kollarını göğsünde kavuşturdu, gözlerini kısmıştı. Sert çehresiyle bana bakarken sanki meydan okuyan bir boksör gibiydi. "Siz de şunu unutmayın İdil Hanım. O ip dediğiniz şey, oyun ipi değil. Bizim görevimiz. Ben de bu görevin içindeyim. Yani istediğim gibi adım atarım." Çenem kilitlendi, dişlerimi sıkmamaya gayret ederek ona bir adım yaklaştım. "İstediğiniz gibi adım atamazsınız. Çünkü burada konu sadece sizin cesaretiniz değil. Benim kimliğim, güvenilirliğim, kazanılmış güvenim söz konusu. Bir kelimeniz, bir bakışınız, benim oradaki bütün emeğimi bir saniyede yerle bir edebilir." Adanalı başını hafif yana eğdi, gözlerinde hem inat hem de belli belirsiz bir hayranlık vardı. Sanki öfkemden haz alıyordu. Dudaklarının kenarında beliren o küçümseyici gülümsemeyle mırıldandı. "Çok güzel konuşuyorsunuz... Ama size bir tavsiye vereyim mi? Böyle olmaz. Maraz Ali sizin bildiğiniz suçlulara benzemez. Onu öyle pembe dizi masallarıyla, Türk dizilerinden fırlama senaryolarla kandıramazsınız. Kurnaz bir heriftir o, siz onu oyuna getirdim sanırsınız ama aslında oyuna gelen siz olursunuz." Kollarımı birbirine bağladım ve kendimden emin bir şekilde söylediklerine karşılık verdim. "Üzgünüm ama bu söylediklerinizin hiçbirine katılmıyorum. Çünkü hepsi, çürük bir tezden ibaret. Sizin sandığınızın aksine Maraz Ali bana, benim beklediğimden daha fazla güveniyor." Histerik, kısa bir kahkaha attı. "Siz Ali Asaf'ı gerçekten hiç tanımıyorsunuz. Hem de hiç." Sesi öyle kendinden emindi ki, dudaklarımda istemsiz bir tebessüm belirdi. Öfke ve inat birbirine karışmıştı. "Siz tanıyorsunuz yani?" dedim, gözlerimi kısarak. Adanalı sigarasını arar gibi montunun cebini yokladı, bulamayınca eli boş kaldı. Başını hafif yana çevirdi, yüzündeki çizgiler daha da sertleşti. "Ali Asaf'ı ben seneler öncesinden tanırım. Biz onunla aynı sofrada ekmek bölüştük, aynı sokakta yürüdük, aynı ateşin başında ısındık. Senin gördüğün adam, şimdiki Ali Asaf. Benim bildiğimse çok daha farklı." Sesinde alttan alta bir kırgınlık vardı. Bunu fark edince daha da dikleştim. "O farklılığı ben bilmek zorunda değilim." dedim. "Benim işim bugünkü Ali Asaf'la. Onun geçmişi değil." Adanalı sertçe güldü. "Tam da mesele bu işte, İdil Hanım. Bugünkü Ali Asaf'ın içinde hâlâ dünün yaraları var. Seninle gülüyor, sohbet ediyor, kahve içiyor ya... sakın zannetme ki sadece sana güveniyor. O, güveni bir silah gibi kullanır. Bir an yanındaymış gibi görünür, ertesi gün seni en çok inciten yerinden vurur." Sözleri boğazımda düğümlendi ama belli etmedim. Omuzlarımı biraz daha dikleştirdim. "Eğer dediğiniz doğruysa, benim görevim daha da önemli hale geliyor demektir." Adanalı gözlerini kısıp bana baktı. Bakışları meydan okumaktan çok, ölçüp biçen, sınayan bir bakıştı. "Siz kendinizi kandırıyorsunuz." dedi sonunda. Nefesimi tuttum, gözlerimi bir an yere indirdim. Ama hemen toparlandım. Dudaklarımda buz gibi bir ifade vardı artık. "İstediğiniz gibi düşünebilirsiniz Yavuz Bey. Söylediğiniz hiçbir şey, beni yolumdan geri döndürmeyecek." Adanalı sessiz kaldı. Dudaklarının kenarında beliren sertlik, yerini kısa bir hayal kırıklığına bıraktı. Başını iki yana salladı, kısık bir sesle mırıldandı. "Peki, umarım haklı çıkarsınız." Sonra sırtını dönüp ağır adımlarla koridordan uzaklaştı. Ben orada öylece kalakaldım. Kalbim hızla atıyordu. Ellerim buz kesmişti ama yüzüm hâlâ taş gibiydi. Kendi kendime fısıldadım: "Elbette çıkacağım, çünkü çıkmak zorundayım." Ama içimde bir yer, Adanalı'nın söylediklerinin yankısını susturamıyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.