"Bir kelebek ağrısıydı Vakit dardı, mevsim hicazdı Yetişmem gereken bir ölüm, kaçmam gereken bir hayat vardı." -Birhan Keskin ✦ 12 Eylül 1980, Edirne. Genç kadın attığı ilmeklerle doldurduğu şişleri sıkıca kavrıyordu. Ayağının altındaki kırmızı ip yumağı ilmek attıkça azalıyordu. Normalde elişilerden pek anlamazdı, eli yatkındı ancak bu zamana dek hiç denemediği için biraz kavramakta zorluk yaşamıştı. Altı aydır kocasıyla birlikte bu şehirde yaşıyordu. Şehir, artan göç ile birlikte nüfusu azalmış ancak yaşam belirtisini kaybetmeyen, huzurlu, sakin bir bölgedeydi. Genç kadın, uzun zamandır aradığı huzuru nihayetinde bu küçük yerde bulmuştu. Artık eski imkanları yoktu. Giydiği kıyafetler, yediği yemekler, yaptığı alışverişler eskisi kadar pahalı değildi ancak bundan şikayetçi de değildi. Tek şikayeti, ailesine duyduğu özlemdi. Annesini, kardeşlerini çok özlüyordu. Kendisini tümüyle reddetmiş olmasına rağmen babasını da çok özlüyordu. Çokçadır içinde ailesine duyduğu özlem, zihninde semt kurmuş sorulara da yer açıyordu. Her şey daha farklı olabilirdi. Sevdiği adamla evlenirken yalnız olmayabilirdi. Doğup büyüdüğü eve elinde bir bavul ve üzerinde bir ceket ile değil, başında bir duvağı ve üzerinde gelinliğiyle veda edebilirdi. Tüm bunlar, babasına duyduğu kırgınlığın, kızgınlığın zeminini kurduğu gibi ona duyduğu özlemi de yerle bir ediyordu. Bir iç geçirerek acı kahve gözlerinden süzülen göz yaşını sildi. Ailesinden uzakta, hiç bilmediği bir şehrin, yabancısı olduğu bir kasabasındaydı. Yabancılığı, zamanla aşinalığa dönüşmüştü. Burada artık yeni komşuluklar kurmuş, yeni arkadaşlar edinmişti. Lakin elbette İzmir'de bıraktığı dostlarının yerini tutamazdı. Örmeye devam ettiği patiğin neredeyse yarısını bitirmişti. Rengini kırmızı seçmişti. Karnında kendisini anneliğe hazırlayan, yavaş yavaş büyüyen bebeği için ufaktan hazırlıklara başlamıştı. Anne olmak için çok heyecanlıydı, mutluydu. Gebeliğini öğrendiği ilk gün bir söz vermişti; ne olursa olsun, çocuğunun arkasında olacaktı. Ona her zaman söz hakkı tanıyacak, seçimlerine önem verecek, sınırlarına saygı duyacaktı. Şişleri bir kenara bırakıp elini gün geçtikçe şişen karnına yerleştirdi. Karnını okşarken, içinde varlığını hissettiği yavrusuyla konuşmaya başladı. "Şimdilik bu kadar yeter bebeğim. Babanın gelmesine az kaldı. O gelene kadar biz de hoşafı kaynatalım." Koltuğun kollarından destek alarak yerinde doğruldu. Aheste adımlarla salondan çıkarken gözleri, aylar içinde kocasıyla birlikte kurduğu küçük dünyasında gezindi. Devletin verdiği iki oda bir salon, ışık alan bir evde oturuyorlardı. Salonda iki kanepe, bir vitrin ve komodin üzerinde bir radyo vardı. Duvarların birinde nikahlarında çekilmiş fotoğrafları asılıydı. Mutfakları büyüktü; kendilerine fazlaca yetiyordu. Nitekim eşyaya fazla harcama yapmamışlardı. Öyle ya, her an bakanlıktan bir tayin yazısı gelebilirdi. Çünkü Talat Saruhanlı, siyasete uzanan kolunu kullanarak ilk fırsatta onları oldukları şehirden sürdürebilirdi. Babasından beklerdi Nurcan. Çünkü Talat Saruhanlı intikam uğruna her şeyi yapabilirdi. Bir kere çiğnenmişti ya sözü, bin kere süründürürdü. Ancak bu Nurcan'ın umrunda değildi. Mutluydu, hiç olmadığı kadar kendiydi ve bunu kimsenin bozmasına izin vermeyecekti. Kapı tokmağının metal sesi evin sessizliğinde yankılandı. Nurcan, elindeki havluyu masaya bıraktı. Kaynayan hoşafın buharı mutfağı tatlı bir sıcaklığa bürümüştü. Kendisini toparlayıp kapıya yöneldiğinde, içinden geçen o tanıdık telaş kalbine dokundu; hem özlem hem endişe aynı anda yürüyordu damarlarında. Kapıyı açar açmaz üzerinde asker üniformalı kocasını gördü; yüzü rüzgârla sertleşmiş, gözlerinde uzun günlerin yorgunluğu vardı. Yine de o yorgunluğun ardında, karısını görünce gözlerinde parlayan bir huzur belirdi. "Sevgilim," dedi Nurcan, sevinçli bir ses tonuyla. "Hoş geldin." Hakkı yüzündeki tebessümle eşiyle arasındaki kısa mesafeyi kapattı. Elini Nurcan'ın karnına götürdü, temkinli, neredeyse ürkekçe okşadı. "Büyümüş." dedi, parmaklarının altındaki sıcaklığı hissederken. "Evet. Senin kadar aceleci ve inatçı olacak sanırım." İkisi de güldü ama gülüşlerinin altında söyleyemedikleri bir şey vardı. Hakkı'nın bakışında, görevden dönmeyenlerin hikâyeleri asılı duruyordu. Nurcan bunu biliyordu; o yüzden ne kadar sevinse de kalbinin bir köşesi hep tetikteydi. "Yemek hazır sayılır," dedi sonunda. "Hoşaf da az önce oldu." Hakkı başını salladı, botlarını çıkardı, ceketini askıya astı. Eve sinmiş tarçın ve kayısı kokusu, dışarıdaki sert rüzgârı unutturuyordu. "Yemekten sonra da dışarıya çıkalım diyorum. Güzel bir sahil havası alırız, ne dersin?" "Havalar serinlemeden sahil havası alsak iyi olur aslında. Hem doktor da yürüyüş yapmamın bebek için iyi olacağını söylemişti." "Olur. Cüneyt Arkın ve Gülşen Bubikoğlu'nun filmi varmış sinemada, istersen onu izlemeye de gidebiliriz." "Aman, ne yapayım ben Cüneyt Arkın'ı bu saatten sonra?" dedi Nurcan, hülyalı bir edayla kocasına bakarken. Elini sevdiği adamın omzuna yerleştirerek ekledi. "Karşımda alâsı dururken." O cümleyle birlikte genç adam kaşlarını kaldırırken, kadın gözlerini devirerek devam etti. "Hıı, sen illa Gülşen Bubikoğlu'nu izlemek istersen orası ayrı tabii. Pek seversin onu izlemeyi." Dudağının kenarını kıvırarak karısının beline sarıldı Hakkı. "Sana benzediği içindir." "Yalancı." Birbirleriyle cilveleşerek masaya oturmuşlardı. Kaşık sesleriyle hoşafın kokusu birbirine karışıyordu. Nurcan arada Hakkı'ya bakıyor, gözlerinin altında biriken morluklara takılıyordu. Birkaç kez sordu, "Bir şey mi oldu?" diye. Oysa cevabı tahmin ediyordu. "Yok," dedi Hakkı, kaşığı yavaşça bırakarak. "Her şey bildiğin gibi. Ama bir huzursuzluk var havada. Birkaç gündür telsizler susmuyor." Nurcan'ın içi sıkıştı. Kucağındaki karnı, sessiz bir uyarı gibiydi. "Bir yere mi gideceksin yoksa?" "Henüz belli değil. Ama olursa uzun olabilir." "Beklemek benim için sorun değil Hakkı'm, sonunda yine sana kavuşacaksam ben bin yıl beklerim." Kocasının elini tutarken gözlerine içinde gizleyemediği bir kuşkuyla bakıyordu. "Ben, sadece seni erken kaybetmekten korkuyorum." Hakkı, Nurcan'ın elini avuçlarının arasına aldı. Sıcaklığı, söylenmeyen cümleleri bastırmaya çalışıyordu. "Ben de seni erken bırakmaktan korkuyorum," dedi sessizce. "Ama biliyorsun, bazen hayatta seçme hakkımız olmuyor." "Umarım sen dönene kadar bebeğimiz doğmamış olur." dedi kararlı bir sesle. "Çünkü onu ilk kez kucağıma alırken yanımda olmanı istiyorum." Gebeliğinin üçüncü ayındaydı. Hakkı gülümseyerek karısına karşılık verdi. "O kadar uzun süreceğini sanmıyorum sevgilim, onu kucağımıza aldığımızda adını da birlikte koyacağız." Nurcan'ın o anda yüzü aydınlandı. Bebeklerinin adını koymak için önce neye benzediklerini görmek istiyorlardı. Bunun içinse altı ay daha beklemeleri gerekiyordu. Yemekten sonra, acele etmeden evden çıkmak için hazırlanmışlardı. Nurcan, yün şalını omzuna alırken Hakkı lambayı söndürdü. Evin içi hoşaf kokusunun bıraktığı sıcaklıkla doluydu ama dışarı adım attıklarında serin bir rüzgâr yüzlerine çarptı. Ada sessizdi. Uzaktan bir köpeğin havlaması, liman tarafında bir dalganın taşlara vuruşundan başka bir ses yoktu. Elektrik direklerinin sarı ışığı, yola düşen gölgelerini ağırlaştırıyordu. Hakkı elini Nurcan'ın avuçlarına bıraktı. "Üşüyor musun?" diye sordu. "Biraz," dedi Nurcan, gülümseyerek. "Ama iyi geliyor." Yürüdükleri patika, sahile inen taşlık bir yoldan geçiyordu. Yosun ve tuz kokusu burna çarpıyor, rüzgâr Nurcan'ın saçlarını dağıtıyordu. Hakkı yanına biraz daha sokuldu. "Çarşı kapanmadan irmik alalım Hakkı. Helva çekti canım." Nurcan, elini karnına koyarak yavaş adımlarla yürüyordu. Rüzgâr yüzüne vurdukça şalının uçları havalanıyor, saç telleri yanaklarına yapışıyordu "Hay hay," dedi Hakkı, elini cebine atıp yan gözle karısına bakarken. Dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. "Sen helvanı yerken ben de en sevdiğim manzarayı izlerim." Nurcan başını hafifçe yana eğip ona baktı. "Hım, ne manzarası diye sormayacağım, aynaya baksam anlarım zaten." Gözlerinde hem şaka hem merak vardı. Söylerken kaşlarını hafifçe kaldırmış, sanki cevabı önceden biliyormuş gibi bakıyordu. "Seni kast ettiğimi de nereden çıkardın?" dedi Hakkı, gülüşünü saklamaya çalışarak. "Yıldızlardan bahsediyorum ben." "Alçak!" dedi Nurcan, elindeki küçük çantasını onun koluna hafifçe vurdu. Ardından gülümsemesini tutamayarak ekledi. "Utanmıyorsun değil mi hamile bir kadının duygularıyla oynamaya?" Hakkı bir adım yaklaştı, sesi alçaldı. "Seni sevmek kainatın en güzel duygusuyken bundan niye utanacakmışım ben?" Gözleri Nurcan'ın yüzünde gezindi, bir an durdu, sonra fısıltıya dönen bir tonda ekledi. "Hele bir de karşılıklı olunca." Nurcan başını öne eğdi, dudaklarının kenarında istemsiz bir tebessüm belirdi. "Hıh, sen öyle san." Ama o cümle, içten içe "evet" demenin en yumuşak hâliydi. Hakkı, karısının bu haline dayanamadı. "Trip atınca nasıl da tatlı oluyorsun ama..." dedi, gözlerinde alaycı bir ışıltı belirerek. Nurcan başını kaldırıp kaşlarını çattı, ama yüzündeki gülümsemeyi saklayamadı. Hakkı, kahkahasını tutmaya çalışırken ekledi. "Bak ama güldün, tüm tatlılığın bozuldu." Birbirleriyle atışarak ve gülüşerek yürümeye devam ettiler. Güneş, ufkun ardına çekilirken deniz kızıl bir örtüye bürünmüş, martılar bile sessizliğe karışmıştı. Nurcan, elinde tuttuğu şalı karnını korurcasına sıkıyordu. On dakika kadar bir süre yürümelerinin ardından çarşıya inip, ellerinde bir kilo irmikle evlerinin yolunu tutmuşlardı. Evin önüne vardıklarında, rüzgâr daha da keskinleşmişti. Hakkı, Nurcan'ın üşüyen omzuna kolunu doladı, kapıya uzandı. Henüz anahtarı çevirmeden, kapının hemen önünde duran iki askeri fark etti. Üniformaları ay ışığında belli belirsiz parlıyordu. Biri gençti, yüzünde tedirgin bir ifade; diğeri yaşça daha büyük, sesinde alışkanlıktan gelen bir soğukkanlılık vardı. "Üsteğmen Hakkı Ergin?" dedi yaşlı olan, elindeki evrakı kontrol ederek. Hakkı kısa bir duraksamadan sonra başını salladı. "Evet, benim." Nurcan'ın eli, kocasının koluna daha sıkı kenetlendi. Kalbi hızlanmış, nefesi sıklaşmıştı. "Ne oluyor Hakkı?" diye fısıldadı, sesi neredeyse duyulmaz bir tondaydı. Asker, dosyayı kapattı. "Sizi alıkoymamız için emir var, beyefendi. Ankara'dan gelen talimat. Derhal bizimle gelmeniz gerekiyor." Nurcan'ın gözbebekleri büyüdü, sesi çatallandı. "Ne diyorsunuz siz? Hakkı neye karışmış olabilir ki?" Genç asker, göz temasından kaçınarak yere baktı. "Emir bizden büyük hanımefendi. Lütfen engel olmayın." Hakkı derin bir nefes aldı. Yüzünde korku yoktu, ama içten içe kabaran bir kabulleniş seziliyordu. Nurcan'a döndü, ellerini tuttu. "Korkma sevgilim." "Ne demek bu, nereye götürüyorlar seni? Hakkı, bir şey söyle!" Hakkı, karnına doğru uzanıp elini bir kez daha bebeğin olduğu yere koydu. Gözleri doldu ama sesi kararlıydı. "Ne olursa olsun güçlü ol. Bu fırtına diner, inan bana." Nurcan'ın gözyaşları yanaklarına indi, titreyen sesiyle, "Ama sen olmadan ben neye inanayım?" dedi. Askerlerden biri, sessizce araya girdi. "Beyefendi, lütfen." Hakkı başını kaldırdı, bir anlık tereddütten sonra Nurcan'ın elini dudaklarına götürdü, hafifçe öptü. "Seni bulurum," dedi kısık bir sesle. "Ne olursa olsun." O cümleyle birlikte, iki asker koluna girdi. Hakkı arkasına dönüp bir kez daha karısına baktı; Nurcan'ın gözlerinden taşan yaşlar, kapının eşiğine düşüp yavaşça buharlaşıyordu. Motorun çalıştığı ses sokakta yankılanırken, Nurcan elleriyle karnını tutuyordu; sanki içinde büyüyen hayat, o an babasının yokluğunu hissetmiş gibiydi. Ada sessizdi. Bir tek rüzgâr, evin penceresindeki tül perdeyi hareket ettiriyordu. İçeriden hoşafın tarçın kokusu hâlâ yayılıyor, ama artık hiçbir sıcaklık işe yaramıyordu. ✦ 20 Ekim 2008, İstanbul. Hayat yaşattığı her tecrübeyle bizi bir sonraki bize hazırlardı. İnsan doğardı, yürümeyi, konuşmayı, okuyup yazmayı, yaşamayı öğrenirdi. Büyürdü insan; hatalarla, acı tecrübelerle, ihanetlerle, kayıplarla... Ama büyürdü. Bazen kaçtıklarıyla, korktuklarıyla sınanırdı. Benim babam bundan yirmi sekiz yıl önce uğradığı büyük bir ihanetle sınanmıştı. Hayatta adaletsizliğe tahammül edemezdi, adaletsizlikle ihanete uğramıştı. Yirmi sekiz yıl önce babamı kollarından tutup, vatana ihanet suçlamasıyla nezarete götürenler onun en yakın silah arkadaşlarıydı. Ona inanmayanlar, sırtını dönenler abilerim, kardeşlerim dedikleriydi. Elimde, babamın asker üniformasıyla kameraya baktığı çerçeveyi tutarken pınarlarım ona duyduğum özlemle yaş doluyordu. Ölmeden birkaç ay öncesindendi bu vesikalığı. Artık saçlarında beyazların, berrak yüzünde kırışıklıkların artmasına rağmen çok yakışıklıydı. Acı kahve gözlerindeki parıltı kameranın flaşından değil, ruhundaki temizliktendi. Bugün onun doğum günüydü. Yaşasaydı şayet, elli üçüncü yaşını kutlayacaktı. O kadar sağlıklıydı, o kadar formundaydı ki doksanını çok rahat görür derdim. Ancak kırk yedisinde, ani bir şekilde ayrılmıştı aramızdan. "İyi ki doğdun babacığım, iyi ki vardın..." Resmin üzerini öperek masama geri koydum. O esnada koridordan aceleci adımlarla gelen bir ses duyuluyordu. Çok geçmeden karşımda bir polis memuru belirdi. "Amirim, müsait miydiniz?" Müsait olduğumu söylediğimde bana yaklaşarak net bir sesle konuştu. "Amirim, sizi görmek isteyen biri var." Kimseyi beklemediğim için küçük bir telaşa kapıldım. "Kim?" "Terörle Mücadeleden Hakan Komiser." Kaşlarımı havalandıran bu isim, zihnimde birdenbire tozlu bir dosya gibi açılmıştı. "Hakan mı?" diye tekrar ettim fısıltıyla. Gözlerim uzaklara dalarken zihnim yaklaşık üç hafta önceye kayıyordu. Kısa bir tereddüdün ardından başımı salladım. "Ona biraz beklemesini söyleyin, hemen geliyorum." Bulunduğum yerde birkaç saniye hareketsiz kaldım. Derin bir nefes aldım. Adımlarımı onun beni beklediği odaya yönlendirdim. İçeri girdiğimde onu deri koltuklardan birine otururken buldum. "Hakan?" Arkadaşımın ismi dudaklarımdan dökülürken yüzümdeki şaşkınlığı gizleyememiştim. Üzerinde kahverengi deri ceketi, altında kot pantolonuyla karşımda duruyordu. "Merhaba İdil." dedi, dudakları arasından bir nefes vererek. "Böyle aniden geldim ama... Vaktin var mıydı?" Kıbrıs'tan dönüşümde aramızda geçen tatsız tartışmadan sonra ilk kez yüz yüze geliyorduk. O günden sonra onunla telefonda dahi konuşmamıştık. Bir defa benimle konuşmaya yeltenmişti ancak ben çok sinirli olduğum için geri çevirmiştim. Zaten sonrasında da bir süreliğine İzmir'e gittiğini Derya'dan öğrenmiştim. Yüzünde yarı mahcup bir ifade vardı. Diğer yarısıysa mahcubiyetini gölgeleyen samimiyetiydi. Ben Hakan'a ne kadar kızarsam kızayım, ona uzun süre küs kalamıyordum. Buna on üç yıllık arkadaşlığımız pek müsaade etmiyordu. Bundan beş yıl önce, on yıl önce de kızmışımdır ona, hatta zaman zaman unutamamışımdır da. Ama bende onun sonsuz bir kredisi vardı işte. Şapşaldı, biraz patavatsızdı, biraz da tutarsızdı ama bana göre dünyanın en iyi kalpli dostuydu. Yüzüme hafif bir tebessüm kondurarak karşılık verdim. "Tabii ki." Odanın camlı kapısını kapatarak oturduğu koltuğun yanındaki koltuğa oturdum. Ben hiçbir şey söylemeden, çehremde ağırladığım ciddiyetle ona bakarken o konuşmaya başladı. "Öncelikle nereden başlasam bilmiyorum, ben biraz beceriksizim böyle şeylerde biliyorsun." İçindeki mahcubiyet ve pişmanlık çok büyük olmalıydı, şapşal suratı kızarmaya başlamıştı. "O gün sana öyle odun gibi davrandığım için, kalbini kırdığım için çok özür dilerim İdil. Ya, kızım ben seni seviyorum biliyorsun. Sahip olamadığım kardeşim gibi değer veriyorum. Hani Allah korusun senin saçına zarar gelse ben o saçla adamı ağaca asarım." Kendini ifade ederken, özür dilerken o kadar samimiydi ki o anda ona olan kırgınlığım da öfkem de saman alevi gibi dağılıp söndü. Yüzümdeki ciddiyet kısık bir tebessüme dönüştü sonra. "Biliyorum tamam, yorma kendini daha fazla. Evet sana çok kırıldım, kızdım, ama o o günde kaldı. Unuttum bile." Konuşurken gözlerim bir an ondan ayrılıp önümüzdeki masada duran fırın poşetine kaydı. Poşetin içinden dolu bir kese kağıdı çıkararak bana uzattı. "Boyoz getirdim İzmir'den, özlemişsindir." Gözlerim çocuksu bir heyecanla açılırken kağıdı elime aldım. "Deli misin sen? Burnumda tütüyordu." İçinden yarısını dışarı çıkardığım boyozdan kopararak yemeye başladım. "Aa, Zeyneplere de getirdin değil mi? Vallahi haşlar seni." "Herhalde kızım, daha gençliğimin baharındayım. Tüm ekibe yetecek kadar aldım." Hakan, kahkahasının arasında bir an durdu. Yutkundu. Gözlerini yere indirdi. "Bu arada, gelirken Mudanya'ya uğradım." Mudanya'yı duyduğum anda gülüşüm sekteye uğramış, kalbim göğüs kafesimi dövmeye başlamıştı. Kalbimdeki çarpıntı, içime dolan buruk bir heyecanın nişanesiydi. Mudanya, Uğur'un büyüdüğü yerin adıydı. Hakan, oraya uğradığını söylediğinde gözlerime dolan yaşlar da, içimi kuşatan burukluk da bu yüzdendi. "O evin önünden de geçtin mi?" diye sordum, gözlerimi devirerek. Başını aşağı yukarı sallayarak dudaklarını birbirine bastırdı. "Vedat Amca yakında satılığa çıkaracakmış evi." Uğur'un babası Vedat Bey'den bahsediyordu. Eşini Uğur küçükken kaybedince onu babaannesinin yanına, Mudanya'ya bırakıp Amerika'ya yerleşmişti. Uğur, o evde babaannesiyle birlikte büyümüştü. Vedat Bey'i hayatımda bir defa, Uğur'un cenazesinde görmüştüm. "Hayırlısı olsun." dedim, başımı öne eğerek. Yüzüme düşen hüznü dağıtmak için konuyu değiştirdi Hakan. "Operasyon nasıl gidiyor?" "Tereyağından kıl çeker gibi." Muzip bir tebessümü çehremde ağırlarlen devam ettim. "Bir görsen, etrafımda pervane olmaya başladı bile." "Pervanesini si-..." Cümlesine devam etmeden kendini durdurdu. "Pardon." Konuyu değiştirerek karşılık verdim. "Eee, Nesrin Teyze nasıl?" "Bildiğin gibi. Emekliliğe alışamadı pek." "Haklı kadın, o kadar sene mali müşavirlik yaptıktan sonra evde oturmak zor gelmiştir." "Nurcan Teyze ona çok iyi geliyor ama, yalnızlığını unutturuyor sağ olsun." dedi, annemi anarken yüzünde minnetin kıvılcımları belirdi. "İki emekli takılıyorlar işte." diye karşılık verdim, gülerek. "Valla ben bile şimdiden düşünüyorum emeklilikte ne yapacağım diye." "Sen emekli olmazsın kızım. Sende o göz yok." Kesin bir dille tezini sunarken yüzünde alaylı bir tebessüm belirdi. "Bak seksen yaşına gelirsin, suratın kırış kırış, belin kambur, huysuz, aksi, cadı bir emniyet müdürü olursun, yine de emekli olmazsın." Koluna dirseğimle sertçe vurdum. "Ne hainsin sen ya!" Bir yandan kaşlarımı çatıyor, bir yandan da gülmemek için kendimi zor tutuyordum. Oysa eğlenerek gülmeye devam ediyordu. Aradan geçen yarım saatte Hakan yanımdan ayrılıp kendi şubesine geçmişti. Ben de onun getirdiği boyozlarla birlikte odama dönmüştüm. ✦ Gri bulutlar şehrin üstüne örtülmüş, araçların ve yayaların dolduğu caddelerde hayat akıp gidiyordu. Siren sesleri şehrin kalbinde çanlar çalıyor, ambulanslar, devriye araçları hedeflerine ulaşmak için adeta trafikle yarışıyorlardı. Komiser Akın aracın şoför koltuğunda gözünü ayırmadan yola bakıyordu. Yanında Komiser Orhan, arka koltuklarda da Zeynep, Murat ve Mesut Komiserler oturuyordu. Ekip kendi içinde sohbet edip gülüşürken Akın ne kadar onlara dahil oluyormuş gibi dursa da gözleri yolda, zihniyse başka yerde gibiydi. Ara sıra gözlerini yoldan ayırarak telefonunu kontrol ediyordu. Arka koltukta oturanlar hafif atışmalarla, hafif sıkıcı geçen devriyeye renk katarlarken Zeynep ve Murat doğacak bebekleriyle ilgili konuşuyorlardı. Komiser Orhan camdan dışarı bakarken bir yandan telefonda eşi Aysun'la konuşuyordu. "Ne o, verdiğim ceza ağırlarına mı gitmiş eşek sıpalarının?" diye sitemle söyleniyor, kaş göz yapıyordu. "Kızım ne acıyacağım ya bırak sen de acıma. Başka türlü adam olmaz bunlar." Ekip onun konuşmasına ister istemez kulak misafiri oluyor ve muhtemelen çocukluktan ergenliğe yeni geçmiş iki oğlu hakkında konuştuğunu tahmin ediyorlardı. "Tamam hayatım, konuşuruz akşam." Komiser Orhan telefonu kapatıp yeleğinin cebine koyarken söylenmeye devam etti. "Valla oğlun var derdin var he." Akabinde başın'ı Murat'a çevirdi. "Murat, bak bunların hepsi sana ibret olsun kardeşim." "Hayırdır usta? Yine ne yaptı seninkiler?" diye araya girdi Mesut, alayla tebessüm ederken. Dudaklarından verdiği yılgın bir nefesle hayıflanarak anlattı Komiser Orhan. "Büyüğü ödev satarak para almış arkadaşlarından. Küçüğü o paralarla kızın tekine gitmiş pahalı bir hediye almış." "Senin oğlanlar işleri büyütmüş abi. Yakında ticarete de atılırlar." diye karşılık verdi Murat, kahkahasını bastıramayarak. Orhan'ın kaşları çatıldı. "Ticarete atılsınlar da bu yaştaki ticaret değil lan! Küçük sıpa daha on bir yaşında kız peşine düşmüş. Büyüğü desen, sırf bilgisayar oyunu almak için harçlığını çıkarmaya çalışıyor. Vallahi ikisinin kafasına vurup duvara çarpasım geliyor." "Baba olmanın cilveleri işte." dedi Zeynep, karnını sıvazlayarak. "Bizimki büyüyünce senin dertlere ortak olacağız belki." Murat hemen kaşlarını kaldırdı. "Ortak olmak mı? Erkenden saçım beyazlar benim böyle oğlum olursa." "Beyazlamış zaten." diye sokuldu Mesut, arkadan eğilip Murat'ın şakaklarını işaret ederek. Bir yandan gülmemek için kendini zor tutuyordu. Murat aceleyle, omzuna dek uzamış saçlarını kontrol etti. "Ne diyorsun abi ya?" "Beyazlamış işte" diye güldü Mesut. "Saklamaya çalışma boşuna." Gülüşünü tutarak adamın omzuna vurdu Zeynep. "Ya yapmasana Mesut Abi şöyle." "Ne var kızım eğleniyoruz." diye fısıldadı Mesut, gülüşünü bozmadan. "Benim taktiği uygula bak Murat. Beyazları koparıyorsun, bir bakıyorsun ki gençleşmişsin. Tek sorun üç gün sonra on tane çıkıyor." Orhan kahkahayı bastı. "Yapma usta, kel kalırsın vallahi." "Ya da Nevzat Müdür'ün taktiği uygula." dedi Mesut, kıkırdayarak. "Geçen çocuklar fark etmiş. Kafası serum gibi bir şey kokuyormuş. Sonra masasında bir serum kutusu görmüşler, araştırmışlar; saç çıkaran bir serummuş." "Saç çıkaran serum mu?" diye güldü Orhan. "Vallahi Nevzat Müdür işi çözmüş he. Ne varsa eskilerde var be." Arabanın içinde kahkahalar yükselirken, konuşma akıp gidiyordu. Direksiyonun başındaki Akın, konuşmalara kah gülerek katılırken kah telefonunu kontrol etmeye devam ediyordu. Yüzündeki parıltı ve huzur ekibin kahkahalarından değil, telefonuna gelen SMS bildirimlerinden kaynaklanıyordu. "Şş," dedi Komiser Orhan, Akın'ın ensesine hafifçe vurarak. "Ne o lale? Senin de mi saçların dökülmeye başladı yoksa?" Telefonunu aceleyle cebine koyarak Komiser Orhan'a döndü Akın. Mavi gözleri büyümüş, yüzü panik halini almıştı. "Yoo abi, ne alaka?" "Bir saattir kiminle mesajlaşıyorsun sen?" Orhan'ın sorusunu kekeleyerek yanıtladı Akın. "K-kimseyle." "Hakkaten ya, bir saattir telefonun elinden düşmüyor senin." diye araya girdi Zeynep, imayla. Hayıflanarak cevap verdi Akın. "Sana ne kızım ya!" Zeynep direksiyon koltuğuna uzanarak elini Akın'a uzattı. "Versene sen şu telefonunu." "Ya bırak, Murat alsana karını başımdan." diye yardım dilenir gibi söylendi Akın. Kollarını bağlayarak halinden memnun bir ifade takındı Murat. "Almıyorum." "Sevgilisi var bunun he, kesin bak." dedi Orhan, parmağını sallayarak. "Varsa var size ne ya?" diye söylendi Akın, bunalmış gibi. "Doğru tabi lan size ne? Bekar çocuk, genç, yakışıklı." dedi Mesut, araya girerek. Başını sallayarak imayla güldü Komiser Orhan. "Ulan lale..." "Eee, bir ara tanıştırırsın artık." dedi Mesut, tebessümle arkadaşına bakarak. Mesut'a bakarak hayıflanır gibi bir söylemde bulundu Orhan. "E usta sıra sana da gelsin artık yeter." Eliyle Akın'ı işaret etti. "Bu laleden neyin eksik senin? Sonra sıra Aylin'de, Sonra Derya, İdil..." "İdil'e sıra gelmesi biraz zor Orhan Abi." dedi Zeynep, dudağının kenarını kıvırıp yüzünü düşürerek. Onun verdiği yanıtla hepsi, onun neyi kast ettiğini anlamıştı. Yüzlerindeki neşe, buruk bir hüzne dönüşmüştü. "Ya, bir buçuk yıl geçti." diye karşılık verdi Komiser Orhan, kısık bir sesle. Sanki sesini yükseltirse İdil'in duyma ihtimali varmış gibi bir hali vardı. "Acısı tabii ki de derin, yası taze. Ama ileride de mi düşünmüyor hiç?" "İdil Uğur'u çok seviyordu biliyorsunuz. Tanıyorsunuz onu, kolay kolay kimseye açamaz kalbini. Bir Uğur'a açmıştı, onu da kaybedince hepten kendi içine kapandı." diye açıkladı Zeynep, yüzü düşük, sesi ciddiydi. Sanki İdil'in yaşadığı acıyı hissedebiliyormuş gibiydi. "Bütün zamanını onun intikamını almaya adadı." "Ya adasın tamam, ona bu konuda desteğimiz tam. Uğur bizim de kardeşimiz sayılırdı." diye karşılık verdi Orhan. "Ama böyle de nereye kadar be kızım? Hadi diyelim aldı intikamını, tıktı o adamı içeri. Ya sonra?" "Sonrasını o da bilmiyor ki." Derin bir iç geçirdi Zeynep. "Bakın yirmi küsür yıllık arkadaşıyım ben bile kerpetenle laf alıyorum ağzından." "İdil'in yolundan bir zamanlar ben de geçtim biliyorsunuz. Yeşim'den sonra bir daha yaşayamam zannediyordum. Onun katillerini bile bulamadım." Komiser Mesut, anlatırken sanki o acılı zamanlarını, hayatının çıkmaz dönemini, acısını unutmak için alkole sarılışını, tüm travmalarını yeniden yaşıyordu. "İdil'in hiç değilse bir umudu var, o da ona tutunuyor. Sevdiği mezarında rahat uyusun diye çabalıyor. O yüzden ben İdil'e hak veriyorum, sonuna dek de arkasındayım." Yaptığı açıklama ve sunduğu fikrin ardından da ekledi. "Ama ne yalan söyleyeyim, o herifle çok yüz göz olması, bu kadar yakın durması hiç içime sinmiyor." Sonra bakışları Murat'ı buldu. "Adı üstünde Maraz. Herif arızanın teki işte. Murat, kusura bakmıyorsun değil mi?" "Vallahi neye baksam bilemedim abi. Size, İdil'e Ali Asaf'ı belki de bin kez anlattım. O kadar inanmıyorum ki bir polise silah sıkmış olabileceğine. Özellikle de karanlık tarafa geçmiş olabileceğine." Anlatırken sisli gözlerini bir noktaya odaklıyordu Murat. Sesine, zihnindeki tüm ikircikli düşüncelerin nişanesi vuruyordu. Ekip onun bu halinin farkındaydı. İki perspektif vardı, ikisi de teraziye iki farklı Maraz Ali çıkarıyordu. Terazinin hafif tarafında Murat'ın tanıdığı Maraz Ali varken, ağır tarafında teşkilatın tanıdığı Maraz Ali vardı. Murat ne kadar Ali Asaf'ın aldığı nefesten bile ciğerini bilse de şunun da farkındaydı; O bir insan olduğu kadar, bir polisti, kanunlar için çalışırdı. Ve kanunlar ne söylüyorsa ona göre hareket etmek zorundaydı. Konuşma, oluşan yeni bir sessizlikle dağılmıştı. Çok geçmeden telsizden kulakların içine dolan bir kadın sesi, sessizliğe sıkılan bir kurşun olmuştu. "4540 merkez, 4540 merkez!" "4540 dinlemede." dedi Murat, telsizi eline aldığı anda. "Yıldız Teknik Üniversitesi'nden bir kaçırılma ihbarı geldi. Kampüsün çıkışında genç bir kız zorla bir arabaya bindirilip götürülmüş, çevredekilerin söylediğine göre araç beyaz bir otomobil, plakası 34 SR 6050. Araç şu anda Beykoz yönünde seyrediyor." "Anlaşıldı tamam." Telsizin ucundaki kadın iletişimi kestiğinde şoför koltuğundaki Akın, gaza ve sirene basmış, o güzergaha doğru ilerliyordu. Sirenler şehrin gürültüsüne karışırken büyük devriye minibüsü sokaklar arasında akıp gidiyordu. Ekip alarmda kalmaya devam ediyordu. Mesut telsizi bir an olsun bırakmazken, Orhan gözlerini caddeye dikmiş, aracın izini sürüyordu. "Plaka 34 SR 6050... Beyaz bir sedan, muhtemelen Honda ya da Renault." dedi Mesut, telsiz konuşmasından çıkardığı bilgiyi sesli tekrarlayarak. "Görür görmez kenara çektireceğiz." Akın hızını artırdı, yirmi dakika içinde aracın altı virajlı Beykoz yollarında inlerken asfaltın üstünde lastik sesleri yankılanıyordu. Telsizden yeni bir bilgi gelmişti o esnada. Bir görgü tanığına göre araç orman yoluna girmişti. Son görüldüğü yer dağ yoluydu. "Orası terk edilmiş dağ evlerinin olduğu yol." demişti Murat hemen. "Çocukken kampa gitmiştik oraya. Etrafı tenhaydı." Akın önlerine çıkan ilk ara yoldan sağa kırarak orman yoluna saparken telsizi aldı. "4540 merkez, şüpheli aracı takibe aldık. Beyaz sedan görüş alanında. Uyarı yapılacak." Yol, yoğun ağaçların arasına gizlenmiş, neredeyse görünmez hâle gelmişti. Aracın farları, ilerideki beyaz sedanın arka lambalarını yakaladı. Ancak araç, ön tarafı ağaçlardan birine çarpmış haldeydi. Etrafındaki zemin lastik izleriyle boyanmıştı. "İşte orada!" dedi Mesut. Akın sireni durdururken gözlerini büyüterek, "Kaza yapmış." diye mırıldandı. Aracı yavaşlatıp frene bastığında tüm ekip araçtan inmeye başladı. Temkinli adımlarla silahlarına davranarak araca doğru yürüyorlardı. Beyaz sedan ağaca çarpmasıyla birlikte kaputundan hasar almıştı. Şoför koltuğunda genç bir erkeğin yüzü cama yaslı ve yaralı haldeydi. Yan koltuğunun kapısı açıktı, açık kapının az ilerisindeyse sırtını ağaca yaslamış, tüm vücudu titreyerek ağlayan bir kız vardı. Murat koşarak kıza yöneldiğinde ilk tanımladığı şey onun mavi gözlerindeki korku ve panikti. Aldığı nefes sanki ciğerlerine yetmiyormuş gibiydi, arbededen turuncu saç telleri yüzüne yapışmıştı. Kendisine doğru yaklaşan polisi fark ettiğinde gözlerindeki korku önce güvene, akabinde de bir şaşkınlığa dönüştü. "M-Murat Abi?..." Murat önce kızın adını biliyor karşın öylece donakalmıştı. Ardından onun gözlerine daha dikkatli baktığında, tanımladığı ikinci şey, uğradığı şaşkınlık olmuştu. "Açelya?" diye mırıldandı çok geçmeden, yeşil hareleri giderek büyüyordu. Çünkü genç kız, kan kardeşi bildiği Maraz Ali'nin kızkardeşinden başkası değildi.
Bölüm 15
14- Yol Ayrımları
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.