Kapıyı ittiğimde, önce gördüğüm şey Aras’ın masasıydı — üzerinde dağınık kağıtlar, açık bir defter, ve elinde hâlâ tuttuğu bir kalem, parmakları arasında gergin bir şekilde çevriliyordu. Ama beni asıl şaşırtan, odanın köşesindeki yatakta oturan Mina’ydı — dizlerini göğsüne çekmiş, kollarıyla sarmış, gözleri kızarmış, sanki uzun zamandır ağlıyormuş gibi.
“Mina?” dedim, şaşkınlıkla, kapının eşiğinde durakladım. “Sen de mi buradasın?”
Mina başını kaldırdı, bana baktı, dudaklarında zoraki bir gülümseme belirdi. “Selam,” dedi, sesi boğuktu. “Gir, otur. Konuşmamız lazım.”
Aras, kalemi masaya bıraktı, döndü bana, yüzünde daha önce hiç görmediğim bir ifade vardı — bir tür kararlılık, ama aynı zamanda bir yorgunluk da. Sanki uzun zamandır taşıdığı bir yükü bırakmaya hazırlanıyormuş gibi.
“Otur Ela,” dedi, sesi sakin ama ciddiydi, masasındaki sandalyeyi işaret ederek. “Sanırım artık sana her şeyi anlatmamızın zamanı geldi.”
Kalbim hızlanmaya başladı, içimde bir karışım vardı — korku, merak, ve tuhaf bir rahatlama, sanki aylardır beklediğim bir şey nihayet gerçekleşiyormuş gibi. Sandalyeye oturdum, ellerimi dizlerimin üzerinde kenetledim, bekledim.
Aras bir süre sessiz kaldı, sanki nereden başlayacağını bilemiyormuş gibi. Sonunda derin bir nefes aldı, gözlerini benden kaçırmadan konuşmaya başladı.
“Mert’in ölümü,” dedi, sesi düşük ama net çıkıyordu, “bir kaza değildi, Ela. En azından biz öyle düşünmüyoruz.”
Odadaki hava bir anda ağırlaştı sanki, kulaklarımda bir uğultu başladı. “Ne demek istiyorsun?” diye sordum, sesim titriyordu. “Nasıl yani kaza değil?”
“Kaza gecesi hakkında bazı tutarsızlıklar var,” diye devam etti Aras, sesi hâlâ sakin ama içinde bir gerginlik seziliyordu. “Ben adli bilimler okudum, biliyorsun. Olay raporlarına, o gece hakkındaki bazı detaylara bakma fırsatım oldu — resmi olarak değil tabii, ama… bazı bağlantılarım var. Ve bazı şeyler gerçekten mantıklı gelmiyor.”
“Ne gibi tutarsızlıklar?” diye sordum, sesim kısıktı, boğazımda bir yumru oluşmuştu.
Aras bir an tereddüt etti, Mina’ya baktı, sanki devam etmek için onun onayını arıyormuş gibi. Mina başını salladı, hafifçe, gözlerinde hâlâ yaşlar vardı.
“Kazanın olduğu saatte, Mert’in orada olması gereken bir sebep yoktu,” dedi Aras yavaşça. “O gece başka bir yerde olacağını söylemişti birkaç kişiye. Ve kazayı gören tanıkların ifadeleri birbirini tutmuyor — biri hızının normal olduğunu söylüyor, biri de aşırı hızlı geldiğini iddia ediyor. Ayrıca…” Duraksadı, sanki söylemek istemediği bir şeyi zorlukla söylüyormuş gibi. “Kazadan kısa süre önce, Mert’in telefonundan silinen mesajlar olduğunu öğrendik. Kim sildi, neden sildi, bilmiyoruz.”
Başım dönüyordu, kelimeler kulaklarımda yankılanıyor ama tam olarak anlam kazanmıyordu. “Ama… kim… neden birisi Mert’e zarar vermek istesin ki?” diye sordum, sesim şimdi neredeyse bir fısıltıya dönüşmüştü.
Tam o sırada, Mina’nın sessizliği bozuldu, sesi titrek bir şekilde araya girdi. “Demir,” dedi, kelimeyi neredeyse tükürür gibi söyledi, nefret ve acı dolu bir tonla. “Bizim şüphelendiğimiz kişi Demir.”
İsim odada asılı kaldı bir an, sanki havayı daha da ağırlaştırdı.
“Demir mi?” dedim, şaşkınlıkla. “Bar’da bahsedilen… Tayfun’un arkadaşı olan Demir mi?”
Mina başını salladı, gözlerinden bir damla yaş süzüldü, hızla sildi elinin tersiyle. “O benim eski sevgilimdi,” dedi, sesi kırılgandı, sanki her kelimeyi zorla çıkarıyormuş gibi. “Uzun süre birlikteydik, neredeyse iki yıl. Ama… ama kötü bir ayrılık oldu. Çok kötü.”
Bir an donup kaldım, zihnim hızla parçaları birleştirmeye çalışıyordu ama tam oturmuyordu. “Bunun abimle ne ilgisi var?” diye sordum, sesim şaşkınlık ve biraz da hayal kırıklığıyla yükseldi. “Yani, anlıyorum ki kötü bir ayrılık yaşamışsın, ama bu Mert’in ölümüyle nasıl bağlantılı olabilir?”
Mina’nın yüzü buruştu, ağlamaklı bir ifadeye büründü, elleri titriyordu kucağında. “Çünkü,” dedi, sesi kırılarak, “çünkü benim suçum olabilir, Ela. Demir’den ayrıldıktan sonra, Mert bana çok yakın oldu. Her şeyimi ona anlatırdım, o da beni dinlerdi, hep yanımda olurdu Demir’le olan o kötü dönemde. Belki de Demir bunu… bunu kıskançlık olarak gördü. Belki Mert’i, kendisinden aldığım biri olarak gördü, gerçekte hiçbir şey olmamasına rağmen aramızda.”
Sesindeki suçluluk o kadar ağırdı ki, bir an ona kızmak yerine sadece acımak geldi içimden. Ama aynı zamanda içimde bir öfke de kabarıyordu, kontrol edemediğim bir öfke — abimin, belki de tamamen alakasız bir kıskançlık yüzünden hayatını kaybetmiş olabileceği fikri.
“Kesin bir şey biliyor musunuz?” diye sordum, sesim şimdi daha keskin çıkıyordu, adrenalin ve öfke karışımı bir tonla. “Yoksa bu sadece bir tahmin mi?”
Aras başını salladı, yavaşça. “Kesin bir kanıtımız yok, hayır,” dedi dürüstçe. “Ama Demir’in o gece nerede olduğuna dair net bir açıklaması yok, birkaç kişiden duyduğumuza göre. Ve Mert’in ölümünden sonraki davranışları da… tuhaftı. Aşırı sakindi, sanki hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu, oysa herkes onu da tanıyordu, en azından yüzeysel olarak.”
“Neden polise gitmediniz?” diye sordum, sesim şimdi neredeyse bağırır gibiydi, içimdeki öfke ve çaresizlik dışa vuruyordu. “Neden bunca zaman bunu kendinize sakladınız?”
Mina ve Aras birbirlerine baktılar, o tanıdık, suçluluk dolu bakışlardan biri daha. “Kanıtımız yoktu,” dedi Aras, sesi şimdi daha savunmacıydı. “Sadece şüphelerimiz vardı. Ve Demir’in babası… Yekta… o şehirde çok güçlü biri, tehlikeli biri. Kanıt olmadan bir suçlama yapmak, kendimizi tehlikeye atmak olurdu, belki de hiçbir sonuç alamadan.”
Odada uzun bir sessizlik oldu, sadece benim düzensiz nefesimin sesi duyuluyordu. Zihnim bir kaos içindeydi — Mert’in ölümünün bir kaza olmadığını öğrenmek, bunun belki de tamamen anlamsız bir kıskançlık yüzünden olabileceğini duymak, ve bunca zaman bu gerçeğin benden saklanmış olması… hepsi birden üzerime çöktü, ağır bir yük gibi.
“Neden bana daha önce söylemediniz?” diye sordum, sesim şimdi kırılgandı, gözlerim doluyordu. “Ta baştan beri biliyordunuz ve ben… ben hiçbir şeyden habersiz, sadece bir hayali tamamlamaya geldiğimi sanıyordum.”
“Korktuk,” dedi Mina, sesi de kırık, gözyaşları artık serbestçe akıyordu. “Sana nasıl söyleyeceğimizi bilemedik. Zaten yasını tutan birine, kardeşinin öldürülmüş olabileceğini söylemek… bu ne kadar ağır bir şey, düşünebiliyor musun? Doğru zamanı bekledik, ama belki de hiç doğru bir zaman olmayacaktı.”
Bir süre daha konuştuk, sesler alçalarak, sorular ve yarım cevaplarla dolu bir sessizliğe dönüşerek. Ama içimde artık bir şey değişmişti — bu şehre gelme sebebim artık sadece bir yası geride bırakmak değildi. Artık bir gerçeği, belki de bir adaleti arıyordum.
Odadan çıktığımda saat sabaha çok yakındı, gökyüzü doğuda hafifçe aydınlanmaya başlamıştı bile. Kendi odama döndüm, yatağa uzandım ama uyku gelmedi hemen — zihnim durmadan dönüyordu, Demir’in adı, Mina’nın gözyaşları, Aras’ın ciddi sesi, hepsi üst üste biniyordu düşüncelerimde. Belki bir iki saat kadar, gözlerim kapandı sonunda, yorgunluğun ağırlığına yenik düşerek, ama uyku bile huzursuzdu, dağınık ve tekrarlayan görüntülerle doluydu.
Sabah, güneş ışığı perdelerin arasından sızıp yüzüme vurunca uyandım, gözlerim ağırdı, boğazım kuru. Saate baktım — geç kalmıştım biraz, ama vücudumun ihtiyacı olan o birkaç saatlik uykuyu almış olmam iyiydi en azından.
Aşağı indiğimde, mutfaktan gelen tanıdık kahvaltı kokusu karşıladı beni — taze demlenmiş çay, kızarmış ekmek, ve Gökçe’nin sırtı bana dönük, ocağın başında bir şeyler karıştırıyordu.
“Günaydın canım,” dedi, beni fark edince, sesi her zamanki gibi sıcaktı, hiçbir şeyden habersiz gibi. “Otur, hemen bir şeyler hazırlıyorum sana.”
Masaya oturdum, Gökçe’nin özenle hazırladığı kahvaltıya baktım — beyaz peynir, zeytin, taze sıkılmış portakal suyu, sıcacık gözleme. Onun bu sıcaklığı, bu özeni karşısında, gece öğrendiklerimin ağırlığını taşımak daha da zorlaşıyordu. Acaba Gökçe biliyor muydu, kızının ve oğlunun sakladığı bu gerçeği? Yoksa o da mı bir şekilde bu sırrın dışında tutuluyordu?
“Nasıl uyudun?” diye sordu Gökçe, karşıma oturarak, kendi çayını yudumlarken.
“İyi,” dedim, yalan söylerken sesimin titremediğinden emin olmaya çalışarak. “Biraz yorgunum ama iyiyim.”
Gökçe başını salladı, anlayışlı bir gülümsemeyle. “Bu şehir insanı yoruyor,” dedi, “hem fiziksel hem de… başka türlü.” Gözlerindeki o anlam dolu bakış, bir an için beni ürküttü — acaba o da bir şeyler biliyor muydu, benim düşündüğümden çok daha fazlasını?
Mina ve Aras henüz aşağı inmemişti, muhtemelen gece geç saatlere kadar konuştuğumuz için hâlâ uyuyorlardı. Sessizce kahvaltımı yedim, Gökçe’nin sıcak ama biraz da gizemli sohbetiyle, zihnimde hâlâ dönen sorularla boğuşarak.
Kahvaltı bitmek üzereyken, telefonum titredi masanın üzerinde. Melih’ten bir mesajdı.
Melih: Günaydın Ela! Nasılsın, dün geceden sonra iyi misin
Ben: İyiyim, teşekkür ederim. Sen nasılsın
Melih: İyiyim ben de. Ayça can atıyor seninle buluşmak için, hazır mısın bugün
Ben: Hazırım, çok isterim
Melih: Harika. Mert’in bahsettiği bir dondurmacı vardı, çok severdi orayı. İstersen orada buluşalım
Ben: Olur, tamam. Saat 15:00’te, Mert’in bahsettiği o dondurmacıda buluşalım
Melih: Evet, Qurio Dondurma değil mi? Mert orayı gerçekten çok severdi, her geldiğinde mutlaka giderdi
Ben: Evet aynen, günlüğünde de öyle yazıyor. Görüşürüz o zaman, saat 15:00’te
Melih: Görüşürüz, kendine iyi bak
Telefonu masaya bıraktım, içimde hafif bir umut ışığı yandı — bu karanlık, ağır gecenin ardından, en azından bugün biraz daha netlik, biraz daha bilgi bulabilirdim belki. Gökçe’ye gülümsedim, kahvaltı için teşekkür ettim, ve odama çıkarken, zihnimde tek bir düşünce vardı: bu şehir, bana sadece abimin kayıp bir hayalini değil, çok daha büyük, çok daha tehlikeli bir gerçeği de gösteriyordu — ve ben, artık geri dönüşü olmayan bir şekilde, o gerçeğin peşindeydim.