Qurio Dondurma, sahile yakın küçük bir sokakta, pastel renklerle boyanmış cephesiyle uzaktan bile fark edilebiliyordu. Saat tam 15:00’te kapının önüne vardığımda, Ayça’yı çoktan orada, masalardan birinde otururken buldum — güneş gözlüğü kafasına itilmiş, elinde telefonu, beni görünce hemen ayağa fırladı.
“Ela!” dedi, kollarını açarak, sanki eski bir dostmuşuz gibi sarıldı bana. “Tam vaktinde geldin, çok sevindim.”
“Melih gelmedi mi?” diye sordum, etrafa bakınarak.
“Geliyor, biraz gecikti işten,” dedi Ayça, beni masaya doğru yönlendirerek. “Otur, otur. Ne yiyeceğine karar verdin mi?”
Menüye göz gezdirirken, Ayça’nın gözleri hâlâ bendeydi, sanki içimden geçenleri okumaya çalışıyormuş gibi. “Gece iyi uyudun mu?” diye sordu, sesinde gerçek bir merak vardı.
“Pek değil aslında,” dedim, yarı gerçeği söyleyerek, ama detaylara girmeden. “Ama iyiyim, merak etme.”
Tam o sırada, kapıdan Melih içeri girdi, saçları hafif dağınık, üzerinde rahat bir tişört, elinde telefonuyla mesajlaşıyor gibiydi. Bizi görünce gülümsedi, masaya doğru yürüdü.
“Kusura bakmayın geciktim,” dedi, yanımıza otururken. “Son dakika bir şey çıktı.”
Sipariş verdikten sonra — ben klasik bir kaymaklı dondurma seçmiştim, tıpkı Mert’in günlüğünde bahsettiği gibi — Ayça birden bana döndü, gözlerinde ışıltılı bir fikir belirmiş gibiydi.
“Aklıma bir şey geldi,” dedi, heyecanlı bir tonla. “Bizim bir arkadaşımız var, Tolga diye — Mert’in de yakın arkadaşıydı, seyahat ederken tanışmışlardı sanırım. İstersen onu da çağıralım, sana anlatacak çok şeyi vardır eminim.”
İçimde bir merak kıpırdandı bu isimle — günlükte birkaç kez geçen ama henüz tanışmadığım biriydi Tolga. “Olur,” dedim, “çok isterim, tanışmak güzel olur.”
Ayça hemen telefonunu çıkardı, hızlı bir mesaj yazdı. “Yakınlardaymış,” dedi, gülümseyerek, “on dakikaya gelirim diyor.”
Dondurmalarımız geldiğinde, konuşma yavaş yavaş Mert’e kaydı — ama bu sefer, önceki geceki hafif, nostaljik anekdotlardan farklı bir tona bürünmüştü sohbetimiz.
“Aslında,” dedi Melih, kaşığıyla dondurmasını karıştırırken, gözleri düşünceli, “son haftalarında Mert biraz değişmişti. Fark etmiştim ama pek üzerinde durmamıştım o zamanlar.”
“Ne gibi değişmişti?” diye sordum, sesim istemsizce ciddileşti, elimdeki kaşığı bıraktım.
Melih ile Ayça bir an bakıştılar, sanki bu konuyu daha önce aralarında konuşmuşlar gibi bir uyumla. “Dalgındı,” dedi Ayça yavaşça. “Yani, hep neşeli, şakacı biriydi, biliyorsun değil mi — ya da bilmiyorsun belki, ama öyleydi. Ama son birkaç haftasında, bara geldiğinde bile eskisi kadar konuşkan değildi. Bazen telefonuna bakıp aniden dalıp giderdi, sanki bir şeyi düşünüyormuş gibi.”
“Bir keresinde,” diye ekledi Melih, sesi daha alçaldı, “burada, tam bu masalardan birinde otururken, telefonu çaldı. Baktı, yüzü bir anda değişti — sanki korkmuş gibi oldu. Kalktı, dışarı çıktı konuşmak için. Döndüğünde hiçbir şey söylemedi, ama o günden sonra daha da suskunlaştı.”
İçimde bir gerginlik yükseldi bu detayla. “Kiminle konuştuğunu biliyor musunuz?”
Melih başını salladı, hayır anlamında. “Hayır, sormadık. O zamanlar önemli görünmemişti, sadece iş ya da aile ile ilgili bir şey sanmıştık.” Sesi şimdi pişmanlık doluydu. “Keşke sormuş olsaydık.”
Ayça, elini masaya koyarak öne eğildi, sesi şimdi daha temkinliydi. “Bir de,” dedi, “Demir’le aralarında bir gerginlik olduğunu fark etmiştim, son zamanlarda. Eskiden birlikte otururlardı bazen, Arın’la beraber, iyi anlaşırlardı görünüşte. Ama son haftalarda, Demir geldiğinde Mert biraz gerilirdi, mesafeli davranırdı. Bir keresinde de, dışarıda, sokakta ikisinin tartıştığını gördüm — uzaktan, ne konuştuklarını duyamadım ama sesleri yükselmişti.”
“Ne zamandı bu?” diye sordum, sesim titredi hafifçe.
“Kazadan belki iki hafta önce,” dedi Ayça, düşünerek. “Emin değilim tam olarak ama, kabaca öyle bir zaman.”
Bu bilgi, Aras ve Mina’nın anlattıklarıyla birleşince, zihnimde bir resim oluşmaya başlıyordu — dağınık, net olmayan ama giderek daha karanlık bir resim. Mert’in son haftalarındaki değişimi, gizemli telefon görüşmesi, Demir’le olan gerginlik — hepsi, Aras’ın “tutarsızlıklar” dediği şeyi dışarıdan, bağımsız bir kaynaktan doğruluyordu sanki.
“Bunu daha önce kimseye anlattınız mı?” diye sordum, sesim şimdi daha ciddiydi.
Melih ve Ayça birbirlerine baktılar, sonra bana. “Kime anlatacaktık ki?” dedi Melih, omuzlarını silkerek. “Bir kaza olduğunu düşünüyorduk, üzücü ama sıradan bir kaza. Şimdi sen bu kadar soru sorunca…” Sözünü tamamlamadı, ama gözlerindeki endişe her şeyi anlatıyordu.
Tam o sırada, kapıdan içeri giren birine baktı Ayça, yüzü aydınlandı. “İşte Tolga geldi!”
Döndüm, baktım — uzun boylu, esmer, gülümseyen bir genç adam masamıza doğru yürüyordu, elini sallayarak. Üzerinde açık renk bir gömlek vardı, kolları dirseklere kadar sıvanmış, güneşten yanmış teni ve rahat yürüyüşüyle sanki her zaman güneşli bir günün içindeymiş gibi bir hâli vardı. Masaya varınca önce Ayça ile kısa bir kucaklaşma yaptı, sonra Melih’in elini sıktı, en son da bana döndü, gözlerinde bir merak ve sıcaklık karışımı.
“Sen Ela’sın demek,” dedi, karşımdaki sandalyeye otururken. “Mert bahsederdi senden, hep gülümseyerek anlatırdı — kardeşinin ne kadar inatçı, ne kadar azimli olduğunu söylerdi.” Elini uzattı, sıkı bir tokalaşma yaptık. “Ben Tolga, Mert’le seyahat sırasında tanışmıştık, bir otobüs yolculuğunda oturmuştuk yan yana, komik bir hikayesi var aslında.”
“Anlatsana,” dedi Ayça, gülümseyerek, sanki bu hikayeyi daha önce defalarca dinlemiş ama yine de dinlemekten keyif alıyormuş gibi.
Tolga güldü, başını sallayarak. “Otobüste yan yana oturmuştuk, ikimiz de yalnızdık, ve otobüs bir yerde arıza yaptı — saatlerce yolun kenarında bekledik. O saatler içinde, Mert bana hayatının hikayesini anlattı sanki, sen dahil her şeyi. O kadar samimi biriydi ki, iki saat içinde en yakın arkadaşım olmuştu neredeyse.”
Bu detay içimi ısıttı, abimin bu şekilde, yabancılarla bile bu kadar hızlı bağ kurabilen biri olduğunu bilmek güzeldi. Ama aynı zamanda hüzünlendim de — bunca insanın onu bu kadar iyi tanıması, benim ise şimdi, ölümünden aylar sonra, onun hakkında yeni şeyler öğreniyor olmam garip bir tezat yaratıyordu içimde.
“Uzun süre mi görüştünüz sonra?” diye sordum, meraklı bir şekilde.
“Evet,” dedi Tolga, sesi biraz yumuşadı. “Buraya her gelişinde beni ararrdı, birlikte takılırdık. İyi bir dinleyiciydi, ama bazen de kendi içine kapanan bir tarafı vardı — özellikle son zamanlarda.”
Melih ve Ayça’nın bana anlattıklarıyla aynı şeyi tekrarlıyordu Tolga da, farklı kelimelerle ama aynı özle: Mert’in son haftalarında değişmiş olduğu, içine kapandığı, bir şeyleri sakladığı hissi. Bu tekrar eden gözlem, artık benim için bir şüphe olmaktan çıkıp neredeyse bir kesinliğe dönüşüyordu.
O ilk birkaç dakika, tanışma nezaketiyle geçti, gülüşmeler ve hafif sohbetlerle — ama içimde, Melih ve Ayça’nın anlattıklarının yarattığı gerginlik hâlâ duruyordu, sindirilmeyi bekleyen ağır bir bilgi gibi. Tolga’nın da bir gün ayrıca, daha sakin bir ortamda benimle konuşmayı kabul etmesi, içimde küçük bir umut ışığı yaktı — belki de o, Melih ve Ayça’nın bilmediği başka detaylar da biliyordu.
Sohbet devam ederken, Ayça yeni bir tur dondurma ısmarlamak için kalktı, tezgâha doğru yürüdü. Ben de arkama yaslanmış, Tolga’nın anlattığı bir başka anıyı dinliyordum — Mert’in bir keresinde, sahilde geç saatlere kadar oturup denizi izlediklerini, ve o gece abimin tuhaf bir cümle söylediğini: “Bazen insan, ait olmadığı bir hikayenin içine düşüyor, Tolga. Ve çıkış yolu bulamıyor.”
Bu cümleyi düşünürken, camdan dışarıya, sokağa bakan gözlerim bir anda takıldı. Karşı kaldırımda, yavaşça yürüyen bir grup insan vardı, ve içlerinden biri — uzun boylu, koyu renk kıyafetler giyen, kendinden emin adımlarla yürüyen bir adam — bir an durup camdan içeri baktı, sanki içeride oturanları süzüyormuş gibi.
Melih’in yüzündeki değişimi hemen fark ettim, gülümsemesi donup kaldı, gözleri camdaki adama kilitlendi. “O…” diye mırıldandı, sesi alçalmıştı, neredeyse duyulmayacak kadar.
“Kim o?” diye sordum, sesim de istemsizce alçaldı, adamın hâlâ camdan bakışını sürdürdüğünü fark ederek.
Tolga da dönüp bakmıştı şimdi, yüzünde bir anda ciddi bir ifade belirdi. “Demir,” dedi kısaca, dişlerinin arasından çıkan bir fısıltıyla.
Kalbim bir anda hızlandı, elimdeki kaşığı masaya bıraktım, gözlerimi camdan alamadan. Adam — Demir — bir süre daha öylece durdu, gözleri masamıza sabitlenmiş gibiydi, sonra yanındaki gruptan biri bir şey söyledi ona, ve yavaşça yürümeye devam etti, ama giderken bir kez daha, son bir kez, camdan içeri baktı — ve bu sefer, gözleri doğrudan benimle buluştu.
O bakış, sadece birkaç saniye sürmüş olmalıydı ama bana çok daha uzun geldi. İçinde ne olduğunu tam olarak okuyamadım — merak mıydı, tehdit miydi, yoksa sadece bir tanımanın verdiği şaşkınlık mıydı? Ama o gözlerin bende bıraktığı soğukluk, tenimde ürperti olarak hissedildi, yaz sıcağına rağmen.
Adam uzaklaşıp gözden kaybolduğunda, masada bir sessizlik oldu, hepimiz birbirimize bakıyorduk, kimse ilk sözü söylemeye cesaret edemiyormuş gibi.
“Seni tanıdı,” dedi sonunda Melih, sesi hâlâ gergindi. “Yüzündeki ifadeden belliydi, seni tanıdı Ela.”
“Nasıl tanıyabilir ki beni?” diye sordum, sesim titriyordu şimdi, adrenalin ve korku karışımı bir tonla. “Onunla hiç tanışmadım, hiç görmedim bile şu ana kadar.”
Ayça, elindeki dondurmalarla masaya döndü, ama yüzündeki ifadeden bir şey olduğunu hemen anlamış olmalıydı. “Ne oldu?” diye sordu, oturmadan, masadaki gerginliği hissederek.
“Demir buradaydı,” dedi Tolga, sesi düşük. “Dışarıdan geçti, içeri baktı. Ela’yı gördü.”
Ayça’nın elindeki tepsi hafifçe sallandı, dondurmalardan biri az kalsın düşecekti. “Ay Tanrım,” dedi, sesi endişeliydi, hızla oturdu. “Bu iyi değil. Şehirde herkes birbirini tanır, biliyorsun. Eğer seni gördüyse, kim olduğunu, neden burada olduğunu çok geçmeden öğrenir.”
“Belki de bu iyi bir şey,” dedim, kendimi şaşırtan bir kararlılıkla, sesimdeki titremeye rağmen. “Belki de bilmesi gerekiyordu, buradayım diye.”
Melih başını salladı ama gözlerinde endişe vardı hâlâ. “Dikkatli olman lazım Ela,” dedi ciddi bir tonla. “Bu adam… duyduklarımıza göre, tehlikeli biri olabilir. Babası kim, biliyorsun değil mi?”
“Yekta,” dedim, sesim alçaktı.
“Evet,” dedi Melih. “Ve bu şehirde, Yekta’nın adı geçtiğinde kimse rastgele davranmaz.”
Masadaki hava ağırlaşmıştı artık, dondurmalarımız erirken kimse pek dokunmadı onlara. Bir süre daha oturduk, ama konuşma eskisi gibi rahat akmıyordu artık — her cümlenin arkasında, az önce gördüğümüz o soğuk bakışın gölgesi vardı.
Güneş yavaşça alçalırken, dondurmacıdan çıktığımızda saat neredeyse akşama yaklaşmıştı. Tolga ile de kısa ama sıcak bir tanışma yaşamıştık — onun hakkında daha fazla konuşacak zaman olacağını hissediyordum, ama bugünlük bu kadarı yeterliydi, zihnim zaten yeterince doluydu.
Melih ve Ayça beni evin yakınlarına kadar bırakmak istediler ama nazikçe reddettim, biraz yalnız yürümeye ihtiyacım vardı — öğrendiklerimi sindirmek, düşüncelerimi toparlamak için. Vedalaştık, tekrar buluşma sözü vererek, ve ben sahil boyunca yavaş adımlarla yürümeye başladım, denizin kokusu ve akşamüstü rüzgârı eşliğinde.
Yürürken, telefonumu çıkardım, Eylül’e yazmak için parmaklarım kendiliğinden hareket etti.
Ben: Aşkım müsait misin, çok şey oldu bugün
Eylül: Tabii ki canım, anlat hemen
Ben: Önce şunu söyleyeyim, dün gece çok ağır bir şey öğrendim. Mert’in ölümü kaza değilmiş, en azından öyle düşünüyorlar
Eylül: NE Ela ne diyorsun sen, ciddi misin
Ben: Ciddiyim. Mina’nın kardeşi Aras, adli bilimler okumuş, bazı tutarsızlıklar bulmuşlar olay hakkında. Ve şüphelendikleri biri var
Eylül: Kim
Ben: Demir diye biri, Mina’nın eski sevgilisiymiş. Kıskançlıktan olabileceğini düşünüyorlar
Eylül: Ela bu çok ağır bir şey, sen iyi misin şu an
Ben: Bilmiyorum aslında, şok içindeyim hâlâ. Ama bugün de Melih ve Ayça’yla buluştum, onlar da bir şeyler anlattı — Mert son haftalarında çok değişmiş, gergin, dalgın olmuş. Demir’le de bir tartışma yaşamışlar kaza olmadan iki hafta önce
Eylül: Yani gerçekten de bir şeyler dönüyormuş demek. Ela beni çok korkutuyorsun şimdi, dikkatli ol lütfen, çok dikkatli
Ben: Söz veriyorum canım. Ama artık geri dönemem, biliyorsun değil mi? Gerçeği öğrenmem lazım
Eylül: Biliyorum, seni durduramayacağımı da biliyorum. Sadece her gün yaz bana, her şeyi anlat, tamam mı
Ben: Söz veriyorum aşkım. Seni seviyorum, iyi ki varsın
Eylül: Ben de seni seviyorum kaçığım benim, kendine iyi bak
Telefonu cebime koyup, denize baktım bir süre, dalgaların sesi zihnimdeki karmaşayı biraz olsun yatıştırıyordu. Bu şehir, geldiğim günden beri bana durmadan yeni katmanlar açıyordu — her konuşma, her yeni yüz, Mert’in hayatının daha önce bilmediğim bir parçasını gösteriyordu bana. Ama artık bu parçalar, sadece bir kardeşin merakını değil, bir gerçeğin peşindeki bir kararlılığı besliyordu içimde.
Eve doğru yürürken, aklımda tek bir isim dönüp duruyordu: Demir. Onunla yüzleşmem gerektiğini biliyordum, er ya da geç — ama nasıl, ne zaman, hangi güvenlik içinde, bunu henüz bilmiyordum.