Melih’in molası bitene kadar yanımda oturdu, sonra tekrar tezgâhın arkasına geçmek zorunda kaldı — bar giderek kalabalıklaşıyordu, yeni gelen müşteriler tabureleri dolduruyor, sipariş sesleri havada uçuşuyordu. Ama Ayça, işlerinin arasında bile sık sık yanıma geliyor, birkaç dakikalığına duruyor, benimle konuşmaya devam ediyordu.
“Mert seni çok anlatırdı, biliyor musun?” dedi, elindeki bardakları kurularken, gözleri hafif nemliydi ama sesi sıcaktı. “Küçük kardeşiyle gurur duyan bir abi tavrıyla anlatırdı hep. ‘Kardeşim de benim gibi delidir’ derdi, gülerek. Karateden bahsederdi, senin ne kadar azimli olduğundan.”
İçim ısındı bu sözlerle, ama aynı zamanda bir hüzün de kapladı beni — abimin, benden bahsettiği bu insanları hiç tanımıyor olmam, onun hayatının bu kadar büyük bir parçasından haberdar olmamam.
“Peki o…” Duraksadım, kelimeleri nasıl seçeceğimi bilemeden. “O burada mutlu muydu sizce? Yani… kendine ait bir hayatı vardı burada, değil mi?”
Melih, elindeki bir tepsiyi bırakıp yanımıza geldi, konuşmaya katılmak ister gibi. “Mutluydu,” dedi, düşünceli bir ifadeyle. “Ama bazen de… bilmiyorum, uzaklara bakan bir hâli olurdu. Sanki iki farklı hayat arasında sıkışmış gibi. Bir yanda ailesi, geleceği, bir yanda da burada bulduğu bu özgürlük.”
Ayça başını salladı, onaylarcasına. “Aynen öyle. Bazen gece geç saatlerde otururduk burada, kapanışa yakın, ve o bize İstanbul’dan bahsederdi, seninle olan anılarınızı anlatırdı. Sonra birden dalıp giderdi, sanki bir şeyi çözmeye çalışıyormuş gibi.”
Bu detaylar içimde tuhaf bir ağırlık yarattı — Mert’in, iki ayrı dünya arasında kalmış hâli, benim hiç fark etmediğim bir gerilim. Acaba bu gerilim, onun ölümüyle bir şekilde bağlantılı mıydı? Sormak istedim ama henüz zamanı değildi, hissediyordum bunu.
Saatler ilerledi, bar yavaş yavaş boşalmaya başladı, müzik de sakinleşti — gitarist son şarkısını çalıp aletini topladı, birkaç kişi hesap isteyerek kalktı masalardan. Ben de artık gitme vaktinin geldiğini anladım, ama ayrılmadan önce Ayça bana döndü, elindeki telefonu uzattı.
“Numaranı verir misin?” dedi, gülümseyerek. “Seninle irtibatta kalmak isteriz, hem Melih hem ben.”
Telefonu aldım, numaramı yazdım, geri verdim. Ayça hemen bir mesaj attı bana, telefonum titredi cebimde — kendi numarasıydı bu, kayıtlı olsun diye.
“Yarın izin günümüz aslında,” dedi, gözleri parlayarak. “Melih’le ikimiz de çalışmıyoruz. İstersen bir yerde buluşup konuşabiliriz, daha rahat, burada değil de. Belki sana Mert’in sevdiği başka yerleri de gösteririz.”
İçimde bir sıcaklık yayıldı bu teklifle — bu şehirde, tanımadığım insanların arasında, kendimi bu kadar çabuk kabul edilmiş hissetmek garip ama güzel bir duyguydu. “Olur,” dedim, gülümseyerek. “Çok isterim.”
“Harika,” dedi Ayça, elini omzuma koyarak. “Sabah yazarım sana, nerede buluşacağımızı konuşuruz.”
Melih de yanımıza geldi, elini hafifçe omzuma dokundurdu, vedalaşır gibi. “Kendine dikkat et eve dönerken,” dedi, sesi ciddiydi. “Ve bu gece olanları çok fazla düşünme, tamam mı? Tayfun böyle biridir, içince kontrolünü kaybediyor. Sen haklıydın, kendini savundun.”
Başımı salladım, teşekkür ettim, ceketimi giyip kapıya doğru yürüdüm. Kapıdan çıkarken bir kez daha döndüm, baktım — Ayça ve Melih hâlâ tezgâhın arkasında duruyor, elleriyle bana el sallıyorlardı. Bu şehirde, kaybettiğim bir parçamı bulmuş gibi hissettim bir an, garip bir şekilde.
Eve doğru yürürken, gece havası daha da serinlemişti, sokak lambalarının ışığı ıslak kaldırımlarda titrek yansımalar oluşturuyordu. Elimi cebime sokup telefonumu kontrol ettim — saat gece yarısını geçmişti, ama hiç yorgun hissetmiyordum, aksine içimde bir canlılık vardı, bu şehrin bana açtığı yeni kapılardan gelen bir heyecan.
Mina’ların sokağına yaklaştığımda, apartmanın üçüncü katındaki pencereden sızan ışığı fark ettim. Yaklaştıkça, perdenin arkasında bir gölge belirdi — Mina, camdan dışarı bakıyordu, beni bekliyor olmalıydı. Onu görünce el salladım, o da hemen içeri çekildi, muhtemelen kapıyı açmaya koşarak.
Merdivenleri çıkıp kapıya vardığımda, kapı zaten aralanmıştı, Mina eşikte duruyordu, üzerinde pijamaları, saçları dağınık, ama gözleri tamamen uyanıktı — beni bekleyerek geçirdiği saatlerin izini taşıyordu yüzünde.
“Nihayet!” dedi, beni içeri çekerek, neredeyse sarılırcasına. “Ela, merak ettim seni, biliyorsun değil mi? Telefonunu neden açmadın demin aradığımda?”
“Sesi kapalıydı sanırım, farkında olmadım,” dedim, mahcup bir gülümsemeyle, ayakkabılarımı çıkarırken.
Mina beni salona doğru sürükledi, kanepeye oturttu, kendisi de karşıma çöktü, dizlerini altına alarak. “Anlat bakalım,” dedi, gözleri parıl parıldı merakla. “Nereye gittin? Kiminle görüştün? Yüzünde bir şey var, bir şey oldu, biliyorum!”
Bir an güldüm bu soru bombardımanına, tuhaf bir rahatlama hissettim aslında — bu kadar meraklı, bu kadar ilgili birinin olması güzeldi. “Bara gittim,” dedim, dikkatlice kelimeleri seçerek. “Melih’in çalıştığı yere. Ayça da oradaydı.”
Mina’nın yüzünde bir gölge geçti bir an, çok hafif, neredeyse fark edilmeyecek kadar, ama gördüm onu. “Ee, nasıldı?” diye sordu, sesi biraz daha temkinli çıktı şimdi.
“İyiydi,” dedim, “gerçekten iyiydi. Mert’ten çok bahsettiler, onun burada geçirdiği zamanlardan, gittiği yerlerden. Ayça’yla yarın tekrar buluşacağız, biraz daha konuşmak için.”
“Başka?” dedi Mina, gözleri hâlâ bende, sanki daha fazlasını bekliyormuş gibi.
Bir an tereddüt ettim. Tayfun olayını anlatmalı mıydım? Demir’in adı geçtiğinde oluşan o sessizliği? İçimde bir ses, dikkatli olmam gerektiğini fısıldıyordu — henüz bu evde kime ne kadar güvenebileceğimi tam olarak bilmiyordum, Mina’ya karşı hissettiğim sıcaklığa rağmen.
“Sarhoş bir adam biraz sorun çıkardı,” dedim, temkinli bir şekilde, detayları törpüleyerek. “Ama hallettim, merak etme. Karate işe yaradı.” Gülümsedim, hafifletmeye çalışarak.
Mina’nın gözleri büyüdü, “Ne! İyi misin sen?” diye sordu, endişeyle öne eğilerek.
“İyiyim, gerçekten,” dedim, elimi onun eline koyarak, güven vermeye çalışarak. “Adamı yere yapıştırdım, o kadar. Melih ve Ayça da yardımcı oldu.”
Demir’in adından bahsetmedim, ne o gece oluşan gerginlikten, ne de Melih’in “şimdi değil, zamanı gelince konuşuruz” demesinden. İçimde bir his vardı — bu bilgiyi şimdilik kendime saklamalıydım, en azından daha fazlasını öğrenene kadar.
Tam o sırada, dışarıdan bir anahtar sesi geldi, ardından kapının açılıp kapanma sesi. Aras’tı, elinde bir poşet vardı, muhtemelen bir yerlerden dönüyordu.
“Hâlâ ayaktasınız mı?” dedi, şaşkın bir ifadeyle, salona girerken. Üzerinde rahat bir kazak vardı, saçları biraz dağınıktı, ama yüzünde bu sefer o kadar gergin bir ifade yoktu — daha yumuşak, daha rahat görünüyordu.
“Ela’yı bekliyordum,” dedi Mina, gülümseyerek. “Yeni geldi, bardan.”
Aras poşeti mutfağa bıraktı, sonra gelip kanepenin kenarına ilişti, aramıza katılarak. “Nasıl geçti?” diye sordu, bana bakarak, sesinde bu sefer daha az endişe, daha çok gerçek bir merak vardı.
“İyiydi,” dedim, tekrarlayarak, “Melih ve Ayça çok sıcak davrandılar.”
Aras başını salladı, düşünceli bir ifadeyle. “İyi insanlardır onlar,” dedi. “Mert de çok severdi ikisini.”
Bir süre üçümüz de sohbet ettik, hafif ve rahat bir tonda — Aras’ın antrenmanından, Mina’nın kargo ile gelen yeni elbiselerinden, hatta İzmir’in en iyi dondurmacısının nerede olduğundan bile konuştuk. Bu sıradan, gündelik konuşma, garip bir şekilde rahatlatıcıydı — sanki bu evde, bu insanların arasında, bir aileden parçaymışım gibi hissettim kendimi bir an için, tüm gizemlere ve gerginliklere rağmen.
Aras, konuşurken bazen gülüyordu, ve gülüşü, kız kardeşininkine çok benziyordu, aynı gözlerdeki kırışıklıklar, aynı sıcaklık. Onu bu şekilde görmek, dünkü ve bugünkü temkinli, şüpheci hâlinden çok farklıydı — sanki gece geç saatlerde, yorgunluğun ve rahatlığın etkisiyle, gerçek hâline dönüyordu.
Saat ilerledikçe, esnemeler başladı aramızda, göz kapaklarımız ağırlaşmaya başladı. “Ben yatıyorum artık,” dedi Mina, gerinerek ayağa kalkarken. “Yarın işim var, erken kalkmam lazım.”
“Ben de,” dedi Aras, ayağa kalkarken, bana bakarak. “İyi geceler Ela. Bugün… bugün için üzgünüm, o adamın yaptığı için demek istiyorum. Kendine dikkat ettiğine sevindim.”
“Teşekkür ederim,” dedim, gülümseyerek. “İyi geceler.”
Üçümüz de kendi odalarımıza doğru dağıldık, koridorda kısa bir “iyi geceler” daha mırıldanarak.
Odama girdiğimde, yorgunluğuma rağmen bir süre uyuyamadım. Yatağa uzandım, tavana bakarak, gecenin olaylarını zihnimde tekrar tekrar geçirdim — Ayça’nın sıcaklığı, Melih’in endişesi, Tayfun’un öfkesi, ve en çok da Demir’in adının yarattığı o gerginlik. Zihnim durmadan dönüyordu, sorular üst üste yığılıyordu.
Ne kadar süre öyle yattığımı bilmiyorum, ama sonunda susadığımı fark ettim, boğazım kurumuştu. Yataktan kalktım, kapıyı sessizce açıp koridora çıktım, mutfağa doğru yürümek için.
Ev tamamen karanlıktı, sadece koridorun sonundaki gece lambası hafif bir ışık veriyordu. Ayaklarımın altında parke zemin serindi, her adımda hafifçe gıcırdıyordu, ben de dikkatli adımlarla, kimseyi uyandırmamaya çalışarak ilerledim.
Mutfağa varıp bir bardağa su doldururken, evin sessizliğinde garip bir ses dikkatimi çekti — düzenli, keskin bir tıkırtı, sanki bir şey sert bir yüzeye vuruyormuş gibi. Tak. Tak. Tak. Durakladım, kulak kabarttım. Ses, koridorun ucundan, Aras’ın odasından geliyordu.
Bardağımı yavaşça tezgâha bıraktım, sesin geldiği yöne doğru birkaç adım attım, dikkatlice. Ses devam ediyordu — düzenli, sert, sanki bir kalem masaya vuruluyormuş gibi, hızlı ve gergin bir ritimle. Tak-tak-tak. Sonra bir duraklama, sonra yine tak-tak-tak, sanki biri düşünürken ya da sinirliyken elindeki bir şeyi bilinçsizce masaya vuruyormuş gibi.
Kalbim hızlanmaya başladı, nedenini tam bilmeden. Saat gece yarısını çoktan geçmişti, herkes uyumuş olmalıydı — ama Aras’ın odasından gelen bu ses, uykusuz, gergin, belki de endişeli birinin varlığına işaret ediyordu.
Bir an geri dönmeyi düşündüm, bu benim işim değildi sonuçta, belki de Aras sadece uyuyamıyordu, herkesin başına gelebilecek sıradan bir şeydi bu. Ama içimdeki merak, ya da belki de son birkaç günün getirdiği o tetikte olma hâli, beni durdurmadı.
Kapıya yaklaştım, elimi kaldırdım, bir an tereddüt ettim — vurmalı mıydım, yoksa geri mi dönmeliydim? Ama parmak uçlarım kendiliğinden hareket etti, kapıya hafifçe vurdum, üç kez.
Tıkırtı sesi aniden kesildi.
“Aras?” dedim, sesim koridorun sessizliğinde garip bir şekilde yüksek çıktı. “İyi misin?”
Bir sessizlik oldu, birkaç saniye sürdü ama bana çok daha uzun geldi. Sonra, boğuk bir ses geldi içeriden: “Evet, iyiyim, gir.”
Kapı koluna uzandım, yavaşça çevirdim, ve kapıyı ittim, içeri girdim.