Sokaklar akşam karanlığında bambaşka bir yüz takınmıştı. Gündüz gördüğüm sakin, güneşli İzmir, şimdi neon tabelaların ve sokak lambalarının turuncu ışığında daha canlı, daha gizemli bir hâle bürünmüştü. Telefonumdaki haritayı takip ederken, kaldırımların ıslak taşlarında yansıyan ışıkları izledim — az önce yağmış olmalıydı, havada o tanıdık, taze toprak kokusu vardı.
Barın adresi beni şehrin biraz daha hareketli bir bölgesine götürdü — dar sokaklar, birbirine bitişik binalar, her köşede farklı bir müzik sesi. Genç insanlar gruplar hâlinde yürüyor, kahkahalar atıyor, ellerinde içecekleriyle sokak masalarında oturuyorlardı. Bu şehrin gece hayatı, gündüzünden çok farklı bir enerjiye sahipti — daha hızlı, daha yüksek sesli, daha az temkinli.
Yürürken telefonumu sık sık kontrol ediyordum, hem yönümü kaybetmemek için hem de içimdeki gerginliği bastırmak için bir şeylerle meşgul olma isteğiyle. Aras’ın sesindeki o endişe hâlâ kulaklarımda çınlıyordu — “bazı yerler göründüğü gibi değildir” demişti. Acaba haklı mıydı? Yoksa sadece beni bir şeyden mi uzak tutmaya çalışıyordu?
On beş dakikalık yürüyüşten sonra, aradığım tabelayı gördüm nihayet: küçük, eski bir neon yazı, kırmızı harflerle “Liman Meyhanesi” yazıyordu, altında daha küçük harflerle “Bar & Canlı Müzik” ibaresi vardı. Kapının önünde birkaç kişi sigara içiyordu, içeriden hafif bir müzik sızıyordu — gitar sesi, bir kadın vokalin boğuk sesi.
Bir an kapının önünde durdum, içeri girmeden önce derin bir nefes aldım. Elimi çantamdaki günlüğe götürdüm, sanki ondan güç alırmışım gibi. Buradaydı, diye düşündüm. Mert buradan geçmişti, bu kapıdan girmişti, belki tam burada durmuştu bir zamanlar.
Kapıyı ittim, içeri girdim.
İçerisi, dışarıdan tahmin ettiğimden daha büyüktü — uzun bir bar tezgâhı bir duvar boyunca uzanıyordu, ahşap masalar dağınık bir düzende yerleştirilmişti, duvarlarda eski plak kapakları ve siyah beyaz fotoğraflar asılıydı. Sahnenin küçük bir köşesinde bir adam gitar çalıyordu, önünde birkaç kişi oturmuş dinliyordu. Mekân sigara dumanı ve bira kokusuyla doluydu, hafif loş bir ışık her yeri sarıyordu, sarı ampullerin verdiği sıcak ama gizemli bir ton.
Bir masaya doğru yürürken, bar tezgâhının arkasındaki iki kişiyi fark ettim — genç bir adam, siyah tişörtlü, kolları dövmeli, hızlı hareketlerle içki hazırlıyordu; yanında da genç bir kadın, uzun sarı saçları bir topuz yapılmış, siparişleri not alıyordu. İkisi de meşguldü, bana dönüp bakmadılar bile.
Bara yaklaşıp bir tabureye oturdum. Erkek olan, kollarındaki dövmeler ışıkta parlayan, bana döndü sonunda. “Hoş geldin, ne alırdın?”
“Bir limonata olur mu?” dedim, sesim biraz titrek çıktı.
“Tabii,” dedi, gülümseyerek, hiçbir tanıma ifadesi yoktu yüzünde. Döndü, bir bardağa buz koymaya başladı.
Bir süre öylece oturdum, çevremi izleyerek — duvardaki fotoğraflara, sahnedeki müzisyene, masalarda oturan insanlara bakarak. Acaba Mert de böyle mi oturmuştu burada, bu tezgâhın önünde, aynı ışığın altında? Cebimdeki günlüğü çıkarmak istedim ama vazgeçtim, dikkat çekmek istemiyordum henüz.
Limonatam geldiğinde, genç kadın — sarı saçlı olan — yanımdaki müşteriye siparişini verirken bana doğru bir göz attı, sonra durdu. Gözlerini kıstı, sanki beni tanımaya çalışıyormuş gibi.
“Bir dakika,” dedi, sesi yavaşça yükseldi, neredeyse kendi kendine konuşur gibi. Sonra bana döndü, gözleri büyümüştü. “Sen… sen Ela değil misin? Mert’in kardeşi?”
Kalbim bir anda hızlandı. “Evet,” dedim, sesim boğazımda takıldı. “Beni nasıl tanıdın?”
Kadın elini ağzına götürdü, gözlerinde bir karışım vardı — şaşkınlık, heyecan, ve bir tür hüzün. “Fotoğraflarını görmüştüm, Mert’in telefonunda. Ben Ayça.” Hızla dövmeli adama döndü, kolunu dürttü. “Melih, Melih bak kim gelmiş!”
Melih adındaki adam döndü, elinde hâlâ bir shaker vardı, kaşları çatık, anlamamış bir ifadeyle. “Ne oldu?”
“Bu Ela!” dedi Ayça, sesi neredeyse çığlığa dönüşmüştü heyecandan. “Mert’in kız kardeşi!”
Melih’in yüzündeki değişimi izledim — önce bir boşluk, sonra yavaşça, sanki bir bulmacanın parçaları birleşiyormuş gibi, tanıma ifadesi belirdi gözlerinde. Shaker’ı tezgâha bıraktı, bana doğru eğildi, gözleri dikkatle yüzümü tarıyordu.
“Aman Tanrım,” dedi, sesi alçaldı. “Gerçekten de… gözlerin aynı onun gibi.” Başını salladı, sanki inanamıyormuş gibi. “Buraya nasıl… neden geldin?”
“Uzun hikaye,” dedim, gülümsemeye çalışarak, ama sesim titriyordu hâlâ. “Abimin bir günlüğünü buldum. İzmir’den, buradan bahsediyordu. Sizden de bahsetmiş olabilir aslında.”
Melih ve Ayça birbirlerine baktılar, aralarında sessiz bir konuşma geçmiş gibi bir an. Sonra Melih, tezgâhın kenarından dolaşıp yanıma geldi, elini omzuma koydu, hafifçe. “Otur, biraz konuşalım. Molam var birazdan, bekle.”
O anda, arkamdaki masalardan birinde oturan bir grup gürültülü bir kahkaha attı, dikkatimi çekti. Döndüğümde, masalardan birinde oturan bir adamın sallanarak ayağa kalktığını fark ettim — otuzlu yaşlarında, kısa kesilmiş saçları, üzerinde koyu renk bir gömlek, elinde neredeyse boş bir bardak viski. Arkadaşlarına bir şey söyleyip gülerek, dengesiz adımlarla tezgâha doğru yürümeye başladı, gözleri bulanık, ayakları biraz sürünüyordu yerde.
Tam ben döndüğüm sırada, adam da aynı anda bir adım atmış olmalıydı ki, omzuyla bana sertçe çarptı. Elimdeki limonata bardağı sallandı, birkaç damla masaya sıçradı. Şaşkınlıkla geri çekildim.
“Ay,” dedim, istemsizce, dengemi toplarken.
Adam da sendeleyerek geriye savruldu, bir an dengesini kaybeder gibi oldu, sonra kendini toparladı. Yüzünde önce bir şaşkınlık, sonra hızla bir öfke belirdi — sanki çarpışmanın sebebi tamamen bendeymişçesine. “Ne yapıyorsun be, önüne bak!” diye bağırdı, sesi peltekleşmişti içkiden.
“Siz bana çarptınız,” dedim, sesimi sakin tutmaya çalışarak, ama içimde bir gerginlik başlamıştı bile.
“Ne diyorsun sen şimdi bana,” dedi, sesi daha da yükseldi, yaklaştı bana, tezgâhın kenarına yaslanarak üzerime doğru eğildi. Nefesinde ağır bir alkol kokusu vardı. “Kim olduğunu sanıyorsun ki bana böyle konuşuyorsun?”
“Sakin ol,” dedim, ondan bir adım uzaklaşarak, “kaza oldu sadece, kimse bir şey demiyor sana.”
Ama adam sakinleşmek yerine daha da sinirlendi, öfkesi bir anda kontrolden çıkmış gibiydi. “Sakin olmamı mı söylüyorsun bana, sen kimsin ki—” Elini uzattı, kabaca koluma yapıştı, beni yerimde sarsarak. “Bana kim olduğumu biliyor musun diye sormalıydın önce!”
Melih hızla araya girmeye çalıştı, “Tayfun, bırak kızı, ne yapıyorsun!” dedi, sesi endişeliydi, ama tam o sırada adam — Tayfun — daha da sıkı kavradı kolumu, sarhoşluğun verdiği o mantıksız inatla, beni kendine doğru çekmeye çalıştı.
İçimde bir şey tetiklendi, yıllardır dojoda çalışılmış refleksler bir anda devreye girdi. Düşünmeden, bedenim kendiliğinden hareket etti — adamın bileğini kavradım, hızlı ve keskin bir dönüşle onu kendimden uzaklaştırdım, aynı anda ayağımı arkasına attım. Adam dengesini kaybetti, şaşkın bir ifadeyle, ve bir saniye sonra kendini yerde buldu, ben de bileğini hâlâ sıkı bir şekilde tutuyordum, dizim sırtına hafifçe bastırıyordu.
Bar bir anda sessizleşti, birkaç masa dönüp bakmaya başladı. Melih, elinde tuttuğu bardağı unutmuş, ağzı açık kalmış bakıyordu bana. Ayça’nın yüzünde bir şaşkınlık, ama aynı zamanda memnuniyet dolu bir gülümseme vardı.
“Bir daha,” dedim, sesim şimdi soğuk ve net çıkıyordu, öfkemi kontrol altında tutmaya çalışarak, “bir daha bana dokunmaya kalkma.”
Adam altımda kıvranıyordu, “Tamam, tamam, bırak!” diye mırıldandı, sesi şimdi korku doluydu, az önceki kendinden eminliği tamamen kaybolmuştu.
Bıraktım onu, ayağa kalktım, elbisemi düzelttim. Adam da zorlukla ayağa kalktı, bana bir an öfkeyle baktı, sonra etrafındaki gözleri fark edince, mırıldanarak masasına doğru geri çekildi, arkadaşlarının alaycı kahkahaları eşliğinde.
Melih yanıma geldi, gözlerinde hem endişe hem de bir tür hayranlık vardı. “İyi misin?” diye sordu.
“İyiyim,” dedim, nefesimi düzeltmeye çalışarak, ellerim hâlâ hafifçe titriyordu adrenalinin etkisiyle. “Böyle şeylere alışığım aslında, merak etme.”
“Vay be,” dedi Ayça, gülerek, gerginliği dağıtmaya çalışan bir tonla. “Gerçekten Mert’in kardeşisin, belli oluyor. O da böyle bir şey olsa asla durup izlemezdi, hemen araya girerdi.”
Bu cümle içimde tuhaf bir sıcaklık yarattı — abimin, tanımadığım insanlar tarafından, tanımadığım anılarla hatırlanması. Sanki onun bir parçası, benim bilmediğim bir hayatta hâlâ yaşıyordu.
“Kim o adam?” diye sordum, Tayfun’un oturduğu masaya göz atarak. Adam hâlâ orada oturuyordu, arkadaşlarıyla fısıldaşarak, ara sıra bana doğru öfkeli bakışlar fırlatarak.
Melih’in yüzü bir anda ciddileşti, sesini alçalttı. “Tayfun’u mu soruyorsun? O…” Bir an tereddüt etti, Ayça’ya baktı, sanki izin ister gibi. “O, Demir’in yakın arkadaşlarından biri. Sık sık buraya geliyor, ne zaman sarhoş olsa böyle sorun çıkarıyor.”
Demir ismini duyduğumda içim ürperdi. “Demir’in arkadaşı mı?” diye tekrarladım, sesimdeki merakı gizleyemeden.
Melih ve Ayça bir kez daha bakıştılar, o tanıdık, bir şeyler sakladıklarını hissettiren bakışlardan biri daha. “Evet,” dedi Melih yavaşça. “Neden, tanıyor musun onu?”
“Adını duydum,” dedim, temkinli bir şekilde. Şu an bildiklerimi tamamen açmak istemiyordum — henüz kime ne kadar güvenebileceğimi bilmiyordum bu şehirde. “Mert’in günlüğünde geçiyordu.”
Melih başını salladı, yüzünde bir şey daha vardı şimdi, belki bir gerginlik, belki bir uyarı. “Demir’le ilgili çok fazla soru sormamanı tavsiye ederim şu an,” dedi, sesi alçak ve ciddiydi. “Yani… zamanı gelince konuşuruz belki. Ama burada, şimdi değil.”
Bu cevap beni tatmin etmedi ama üzerine gitmedim, çünkü Ayça araya girdi, konuyu hafifletmeye çalışan bir tonla: “Otur bakalım, sana bir şeyler ısmarlayalım, senin şerefine — hem de az önceki o harika hareketin şerefine!” Gülerek, tezgâhın arkasına geçip yeni bir bardak hazırlamaya başladı.
Melih de gülümsedi, gerginliği dağıtmaya çalışarak, ama gözlerindeki endişe tam olarak kaybolmamıştı. “Otur,” dedi, yanımdaki tabureyi işaret ederek. “Molam başladı, biraz konuşalım. Mert hakkında, istersen.”
O gece, o küçük barın loş ışığı altında, Melih ve Ayça’nın anlattıklarını dinlerken — Mert’in burada geçirdiği akşamları, kahkahaları, hatta bir keresinde sahneye çıkıp gitarla şarkı söylemeye çalışıp rezil olduğunu — abimin bir başka yüzünü daha keşfettim. Bildiğim, sevdiğim abimin yanında, hiç tanımadığım bir Mert de varmış meğer — daha özgür, daha maceracı, belki de daha yalnız.
Sahnedeki gitarist bir şarkıyı bitirip yenisine başlarken, mekânın ışıkları bir an için daha da alçaldı, sadece sahne üzerindeki tek bir spot ışığı kaldı, gerisi neredeyse karanlığa gömüldü. Duvardaki eski fotoğraflar, o loş ışıkta daha da esrarengiz görünüyordu — sararmış kenarları, tanınmayan yüzleri, geçmişten kalma birer hayalet gibi asılıydılar orada. Havada sigara dumanının hafif kokusu, bardan yayılan tatlı-ekşi likör kokusuyla karışıyordu, ve uzaktan gelen bardak tıkırtıları, kahkahalar, bu mekânı canlı bir organizma gibi nefes alır kılıyordu.
Elimdeki limonatanın buzları erimiş, bardağın dışında soğuk damlacıklar birikmişti. Parmaklarımla o damlacıklardan birini sildim, düşüncelere dalmış hâlde. Telefonum titredi cebimde — Eylül’dü.
Eylül: Naber kaçık, söz verdiğin gibi yazıyorum ben de, sen de yaz bakalım nasıl gidiyor
Ben: Aşkım şu an bir bardayım, inanmayacaksın olanlara
Eylül: NE bar mı! Anlat anlat, kiminle
Ben: Mert’in arkadaşları Melih ve Ayça diye, barda çalışıyorlarmış, beni tanıdılar hemen
Eylül: Ay çok güzel ya, iyi insanlar mı peki
Ben: Bence evet, çok sıcak davrandılar. Ama canım bir olay oldu, sarhoş bir adam sarkıntılık etti bana
Eylül: NE?! İYİ MİSİN sen şu an
Ben: İyiyim merak etme, karateyle yere yapıştırdım onu hemen 😂
Eylül: HAHAHAH tabii ya sen misin durup bekleyecek, aslanım benim. Ama ciddiyim dikkatli ol tamam mı, o şehirde tanımadığın insanlar var
Ben: Biliyorum canım, söz veriyorum dikkatliyim. Bir de bir isim var, Demir diye, ne zaman geçse ortamda bir gerginlik oluyor
Eylül: Demir kim ki
Ben: Bilmiyorum tam olarak ama kimse açık konuşmuyor onun hakkında. Sanki hepsi bir şey biliyor ama söylemekten korkuyor
Eylül: Ela bu bana hiç iyi gelmedi şimdi, cidden. Dikkatli ol tamam mı, bir şey hissedersen hemen çık oradan
Ben: Tamam söz veriyorum aşkım. Yarın yine yazarım sana her şeyi
Eylül: Seni seviyorum kaçığım, kendine iyi bak
Telefonu kapatıp masaya bıraktım, içimde hem bir rahatlama hem de tuhaf bir gerginlik vardı — Eylül’e yazmak beni her zaman biraz sakinleştirirdi, uzaktan da olsa bir parça evimi yanımda taşıyormuş gibi hissettiriyordu.
Ama Demir’in adı geçtiğinde oluşan o sessizlik, o değişen bakışlar, bana bir şeyi net bir şekilde gösteriyordu: bu şehirde, herkesin sakladığı bir şeyler vardı. Ve ben, adım adım, o sakladıkları şeye doğru yaklaşıyordum — ister istesinler ister istemesinler.
Eve dönerken, gece yarısına doğru, sokaklar sessizleşmişti. Islak asfaltta ayak seslerimin yankısı garip bir şekilde yüksek duyuluyordu, sokak lambalarının turuncu ışığı yer yer titrek gölgeler çiziyordu duvarlarda. Uzaktan bir kedinin miyavlaması, bir yerlerden gelen belli belirsiz müzik sesi dışında şehir uykuya dalmış gibiydi. Yürürken, Tayfun’un bana bakışını, Melih’in “şimdi değil” demesini, ve en çok da Demir isminin barda yarattığı o ani gerginliği düşündüm. Bir şey netleşiyordu zihnimde: bu isim, bu şehirde herkesin bir şekilde korktuğu ya da en azından çok dikkatli davrandığı bir isimdi.
Ve ben, tam da o ismin peşine düşmüştüm.